Haber dosyasını indirin
İndir
Mersin Milletvekilimiz Faruk Dinç, yüz binlerce yatırımcıyı mağdur eden fon vurgununa iştirak ettiği iddia edilen kişiler ve gruplarla ilgili soruşturmanın yeterince şeffaf yürütülmemesinin, kamuoyundaki soru işaretlerini ve spekülasyonları artırdığına dikkat çekti.
Genel Başkan Yardımcımız ve Mersin Milletvekilimiz Faruk Dinç, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında; yüz binlerce vatandaşı mağdur eden fon vurgununa, Meclis’e sunulması gündemde olan 13. Yargı Paketi’ne, emekliler ile asgari ücretlilerin geçim sıkıntısına, “Millî” gün kutlamalarında sergilenen gösterilere, eğitim desteğine, Mekke İttifakı üyelerinin İran ziyaretine ve siyonist terör rejimindeki sözde seçimlere dair değerlendirmelerde bulundu.
“13. Yargı
Paketi, ertelenen sorunlara kalıcı çözümler üretmelidir”
Meclis’e sunulması
gündemde olan 13. Yargı Paketi’nin, önceki paketlerde ertelenen ve toplumun
uzun süredir çözüm beklediği temel sorunlara kalıcı çözümler üretmesi
gerektiğini belirten Dinç, yargının ağır işleyişi, süresiz nafaka mağduriyeti,
karmaşık infaz rejimi ve aile içi uyuşmazlıklar gibi kronikleşen alanlarda
adil, eşit ve yapısal reformların hayata geçirilmesi çağrısında bulundu.
“Süresiz nafaka
meselesi artık ertelenmemelidir”
Reform beklenen
dört yapısal sorunu sıralayan Dinç, şöyle konuştu:
“Birincisi;
yıllarca süren davalar, yargının ağır işleyişi ve adalet duygusunu zedeleyen
kararlar ciddi mağduriyetlere yol açmaktadır. Yargının hızlı, etkin ve adil
işlemesini sağlayacak köklü idari, teknik ve yapısal düzenlemeler hayata
geçirilmelidir.
İkincisi; yıllardır
çözüm bekleyen süresiz nafaka meselesi artık ertelenmemelidir. Tarafların
ekonomik durumunu, evlilik süresini ve hakkaniyet ilkelerini gözeten; nafakada
makul süre ve ölçülülük esasına dayanan adil bir düzenleme yapılmalıdır.
Üçüncüsü; karmaşık
ve çoklu infaz rejimi, eşitlik ilkesini zedeleyen ciddi mağduriyetler
üretmektedir. Cezaevlerindeki yoğunluk da dikkate alınarak hukuki
öngörülebilirliği sağlayan, benzer durumdaki hükümlüler arasında eşitsizlikleri
gideren, tek, eşit ve adil bir infaz sistemine geçilmelidir.
Dördüncüsü; aile
içi uyuşmazlıklarda doğrudan kolluk ve yargısal süreçlere başvurulması, kimi
zaman sorunları derinleştirerek aile birliğinde telafisi güç yaralar
açmaktadır. Aile içi anlaşmazlıkların büyümeden çözülmesini sağlayacak, hukuki
güvencelere dayanan aile hakemliği mekanizması hayata geçirilmelidir.
13. Yargı Paketi,
sorunların bir kez daha ertelendiği değil; adaletin güçlendiği, mağduriyetlerin
giderildiği ve kalıcı çözümlerin üretildiği bir reform paketi olmalıdır.”
“Emekliye ve
asgari ücretliye reva görülen bu mu?”
Milyonlarca emekli
ve asgari ücretlinin aldığı maaşla ayın sonunu getiremediğini ve vatandaşın
sırtına yeni yükler bindirildiğini belirten Dinç, “En düşük emekli maaşı ve
asgari ücret, insanca yaşamaya yetecek seviyeye çıkarılması gerekirken
vatandaşın temel ihtiyaçlarını dahi karşılamaya yetmiyor. Bu durumu kabul etmek
mümkün değildir.” diye konuştu.
“Kış kapıdayken
faturaları pahalılaştırmak sosyal devletle bağdaşmaz”
Elektrikte devlet
desteği sınırının 3 bin kilovatsaate düşürülmesini ve kış öncesi doğal gazda da
kademeli fiyatlandırmaya geçiş adımlarını eleştiren Dinç, açıklamasına şöyle
devam etti:
“Doğal gazda
kademeli tarife uygulamasıyla tüketim limitini aşan abonelerin devlet desteği
dışına çıkarılması, elektrikte ise yıllık destek kapsamındaki tüketim sınırının
4 bin kilovatsaatten 3 bin kilovatsaate düşürülmesi gündemde. Kış kapıdayken
vatandaşın ısınma ve aydınlatma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamasını daha da
pahalı hâle getirmek hangi sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaktadır? Vatandaş
tasarruf edemediği için değil, geçinemediği için zorlanıyor. Emekli aylığı ve asgari ücret artırılmalı; doğal gaz ve elektrik desteklerinin kapsamı da
genişletilmelidir. Geçim derdi yaşayan milyonların karşısına yeni faturalar
çıkarmaktan vazgeçilmelidir.”
Dinç, emeklinin
maaşının, işçinin ücretinin ve vatandaşın geçiminin halkın birinci gündemi
olduğunu belirterek geçim konusunun ertelenecek bir mesele olmadığını ve derhâl
çözülmesi gerektiğini vurguladı.
“Fon vurgununun üzeri
örtülmemelidir”
Eylül ayında patlak veren,
yüz binlerce vatandaşı mağdur eden ve Borsa İstanbul'da trilyonlarca liralık
sarsıntıya yol açan büyük fon vurgununa da değinen Dinç, kriz öncesinde tepe
fiyattan satış yapan grupların yaklaşık 188 milyar liralık haksız kazanç
sağladığına dikkat çekerek, adli ve idari süreçlerin kamuoyunun beklentisini
karşılayacak açıklıkta yürütülmediğini vurguladı.
“455 bin kişi
mağdur edildi, 188 milyar liralık haksız kazanç sağlandı”
Açıklamasında
krizin boyutlarına ve küçük yatırımcının uğradığı zarara dikkat çeken Dinç, şu
ifadeleri kullandı:
“Eylül ayında
patlak veren fon krizinde 455 bin kişi mağdur edilmiş, krizin hemen öncesinde
en tepeden satış yapan belli gruplar, yaklaşık 188 milyar liralık haksız kazanç
elde etmişlerdir. Vurgunun ortaya
çıkmasının ardından SPK'nın aldığı tasfiye kararları
sonrasında fonlarda yaşanan değer kaybı 227,1 milyar lirayı bulmuştur. Ayrıca
krizin patlak vermesiyle panik satışa geçen yatırımcılar, portföy yönetim
şirketlerinin gerçekleştirdiği zorunlu likidite satışları, şişirilmiş fiyatların çöküşü ve yaşanan
uluslararası güven kaybı, Borsa İstanbul'da trilyonlarca liralık değer kaybına
yol açmıştır.”
“Geçim
sıkıntısının zirve yaptığı dönemde kamuoyu infial halinde”
Ekonomik koşulların
ağırlığına değinen Dinç, dar gelirli ve birikimini korumaya çalışan
vatandaşların mağduriyetinin toplumda derin bir yara açtığını belirterek, “Hayat
pahalılığının, geçim sıkıntısının ve ücretlerdeki yetersizliklerin had safhada
olduğu bu dönemde, telaffuz edilmesi bile zor olan bu denli büyük bir vurgunun yapılmış olması
kamuoyunda infiale neden olmuştur.” şeklinde konuştu.
Dinç, yaşanan fon
vurgununun, sokağın yanı sıra medya ve siyaset dünyasında da en önemli gündem maddelerinden biri olmayı sürdürdüğünün altını çizdi.
“Soruşturma
yeterince şeffaf değil, şüpheler büyüyor”
Gözaltı, tutuklama ve mal varlığı tedbirlerinin kamuoyu vicdanını
rahatlatmaya yetmediğini belirten Dinç, “Soruşturmalar,
tutuklamalar, mal varlıklarına konulan tedbir kararları birbirini izlemektedir.
Ancak vurguna iştirak ettiği
iddia edilen kişiler ve gruplarla ilgili soruşturmanın yeterince şeffaf
yürütülmemesi, kamuoyundaki soru işaretlerini ve spekülasyonları artırmaktadır. Özellikle
haksız kazanç elde ettiği, vurgunun gerçekleştirilmesine katkı sağladığı veya
yaşananlara göz yumduğu öne sürülen kişi ve yetkili kurumlarla ilgili iddialar
hâlâ gündemdeki yerini korumaktadır.” ifadelerini kullandı.
“Ucu kime
dokunursa dokunsun hesap sorulmalıdır”
Kamuoyunda oluşan
hassasiyetin de dikkate alınarak tavizsiz ve kararlı bir soruşturmanın
yürütülmesi çağrısında bulunan Dinç, şöyle konuştu:
“Bu büyük vurgunun üzeri örtülmemeli, sorumlular kim
olursa olsun mutlaka hesap vermelidir. Haksız kazanç elde edenler tespit
edilmeli ve ucu kime dokunursa dokunsun olayın tüm boyutlarıyla aydınlatılması
sağlanmalıdır. Bu, yalnızca adaletin gereği değil, aynı zamanda toplumun güven
duygusunun korunmasının da temel şartıdır.”
“Eğitimde Maarif
Kardeşliği Dayanışması kurulmalı"
Eğitim kurumlarında
öğrenim gören yaklaşık 25 milyon öğrencinin ülke nüfusunun yüzde 29’unu
oluşturduğuna dikkat çeken Dinç, maddi imkânsızlık ve manevi boşluğun hiçbir
çocuğun eğitim hayallerine engel olmaması için devlet, yerel yönetimler,
hayırseverler ve sivil toplum kuruluşlarının iş birliğiyle "Eğitimde
Maarif Kardeşliği Dayanışması" kurulması çağrısında bulundu.
“Destek, okul
öncesinden üniversiteye kadar sürdürülmelidir”
Okul öncesinden
üniversiteye kadar uzanan süreçte kimsesiz, yetim ve ihtiyaç sahibi çocukların
tüm ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini ifade eden Dinç, “Kimsesiz, yetim
ve ihtiyaç sahibi öğrencilerin kırtasiye, internet, bilgisayar, ulaşım ve kurs
ihtiyaçları karşılanmalıdır. Bununla birlikte öğrencilerin ilim, irfan,
ahlak ve hikmetle yetişmeleri
sağlanmalı; onlara manevi destek sunacak hizmet ve ortamlar oluşturulmalıdır. Destek, okul öncesinden üniversiteye kadar sürdürülmelidir.” dedi.
“Bir çocuğun
elinden tutmak, bir geleceği kurtarmaktır”
Ekonomik durumu iyi olan çevreler ile dar gelirli aileler arasında
kurulacak köprülerin toplumsal bağları güçlendireceğine vurgu yapan Dinç, “Hiçbir çocuk maddi yoksunluk ve manevi boşluk yüzünden eğitimden mahrum
kalmamalı; imkânı olanlarla
ihtiyaç sahipleri arasında bir kardeşlik köprüsü
kurulmalıdır. Bir çocuğun elinden tutmak, bir geleceği kurtarmaktır.” şeklinde
konuştu.
Eğitim kurumlarında
ve resmi törenlerde gerçekleştirilen “Millî” gün kutlamalarının içeriğine
yönelik eleştirilerde bulunan Dinç, Millî Eğitim Bakanlığına acil düzenleme
çağrısında bulundu.
“Kutlamalar
millî ve manevi değerlerden kopuk olmamalıdır”
Kültürel değerleri
gölgede bırakan ve kültür emperyalizmine zemin hazırlayan gösterilerden
vazgeçilmesi gerektiğini ifade eden Dinç, şunları kaydetti:
“ ‘Millî’ günlerin
kutlamalarında sergilenen bazı etkinlikler, tercih edilen kıyafetler ve Batı
kültürünü merkeze alan gösteriler, millî ve manevi değerlerimizle
bağdaşmamaktadır. Bir lisedeki sözde kutlamalarda, gençlere Alman valsi yaptırılması,
bu anlayışın somut örneklerinden biridir. Oysaki millî günler, milletin ortak
hafızasını ve bağımsızlık ruhunu yaşatmalı; kültürel değerlerimizi gölgede
bırakan, dahası kültür emperyalizmine teşne olan gösterilere
dönüştürülmemelidir.”
“Çocukların
görsellere secde ettirilmesi ve beden teşhiri kabul edilemez”
Törenlerde çocuklara yaptırılan bazı ritüelleri ve kıyafet tercihlerini
eleştiren Dinç, “Öte yandan küçük çocukların, velilerinin
rızası gözetilmeden birtakım görsellere secde ettirilmesi ve bedenlerinin
teşhir edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Tören kıyafetlerinin
maliyetinin ailelere yüklenmesi de mağduriyetlere neden olmaktadır.” şeklinde
konuştu.
“Millî Eğitim
Bakanlığı gerekli düzenlemeleri yapmalıdır”
Millî Eğitim
Bakanlığına çağrıda bulunan Dinç, “Millî gün
kutlamalarının temel ahlak kurallarını gözetecek, beden teşhirini engelleyecek,
manevi ve kültürel değerlerimizi yansıtacak ve ailelere maddi külfet
yüklemeyecek şekilde gerçekleşmesi için
gerekli düzenlemeler Millî Eğitim Bakanlığı tarafından
yapılmalıdır.” dedi.
“Dış güçlerin
askeri varlığı istikrar değil, savaş getiriyor”
Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan temsilcilerinin İran ziyaretini bölgesel güvenlik için
önemli bir adım olarak değerlendiren Dinç, “Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan'ın üst düzey temsilcilerinin İran'a gerçekleştirdiği ziyaret, bölgesel
barış ve güvenlik açısından önemli bir adımdır. Bölge ülkelerinin kendi
güvenliklerini ortak iradeyle sağlamaya yönelik girişimleri oldukça önemlidir. Bölgemizde
dış güçlerin askerî varlığının istikrar değil, savaş ve kriz getirdiği
ortadadır. Bu nedenle bölgesel savunma ve güvenlik iş birliği, somut adımlarla
güçlendirilmelidir.” şeklinde konuştu.
“Yabancı askeri
varlıklar bölgeden tasfiye edilmeli”
Bölge devletlerinin
birbirlerine güvenlik teminatı vermesi gerektiğini belirten Dinç, şu çözüm önerilerinde
bulundu:
“Bu yöndeki en
önemli adım, başta ABD üsleri olmak üzere yabancı askerî varlığın bölgeden
tasfiye edilmesi olacaktır. Bölge ülkeleri, topraklarını ve hava sahalarını
birbirlerine yönelik saldırılarda kullandırmayacaklarına dair karşılıklı
güvenceler vermelidir. Bölgenin güvenliği, dış güçlerin askerî himayesiyle değil,
bölge devletlerinin egemenliğine dayanan diyalog, dayanışma ve ortak güvenlik
mekanizmalarıyla sağlanmalıdır.”
“Sorun tek
başına Netanyahu yönetimi değil, siyonist rejimin varlığıdır”
İşgal rejimindeki
sözde seçimlerin ve siyasi aktör değişimlerinin bir yanılsamadan ibaret
olduğunu dile getiren Dinç, “Siyonist terör rejiminde sözde seçimlerin ardından
yeni yönetimin oluşturulmasına yönelik süreç devam ederken yaşanacak siyasi
değişimin işgal ve soykırım politikalarında köklü bir dönüşüm sağlayacağı
beklentisi gerçekçi değildir. Netanyahu'nun yerine başka bir ismin gelmesi,
işgal politikalarının sona ermesinden ziyade, dünya kamuoyunun tepkisini
azaltacak yöntemlerle, daha az görünür biçimde sürdürülmesi demektir.” diye
konuştu.
“Bölge ülkeleri
normalleşme arayışlarına bel bağlamamalı”
Sözde ateşkese
rağmen Gazze'deki soykırımın devam ettiğine dikkat çeken Dinç, sözlerini şöyle
noktaladı: “Bölge ülkeleri, Netanyahu sonrası normalleşme arayışlarına bel
bağlamak yerine Filistin meselesinin çözümünü öncelik haline getirmelidir. Zira
bölgesel barışın önündeki temel engel, yönetimdeki isimler değil, katliam ve
yayılmacılığı esas alan siyonist işgaldir. Kalıcı barış ve istikrarın sağlanması;
işgalin sona erdirilmesine, saldırgan politikaların durdurulmasına ve Filistin
halkının meşru haklarını güvence altına alan bir çözümün hayata geçirilmesine
bağlıdır.”
Önemli Gelişmeler
200 metrekare altı konutlar için emlak vergisi muafiyeti teklifimiz November 4, 2026
