"Toplumsal Mutabakat Arayışı ve Yeni Anayasa" çalıştayımızın üçüncü oturumunda, anayasanın milletin değerleriyle barışık olması, eğitimin yerliliği ve kişisel verilerin korunması hakkında değerlendirmelerde bulunuldu.

İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Başkanlığımızın İstanbul’da düzenlediği "Toplumsal Mutabakat Arayışı ve Yeni Anayasa" başlıklı çalıştayın üçüncü oturumu Prof. Dr. Yasin Aktay, Doç. Dr. Halil İbrahim Çelik ve Dr. Adnan Akalın’ın sunumlarıyla sona erdi.

Av. İlhami Sayan’ın moderatörlüğündeki son oturumunda Prof. Dr. Yasin Aktay, "Kültürel Haklar ve Kültürel Hakların Korunması" başlığıyla bir sunum yaptı.

“Halk genellikle o anayasa yapma sürecinin tamamına çok fazla katılmaz”

2003-2004'ten itibaren Türkiye'de sürekli anayasanın tartışıldığını belirten Aktay, anayasanın bir toplumsal sözleşme olduğunu söyledi.

Hiçbir anayasanın, toplumun çok farklı, hatta azami derecede birtakım insanlarının katılımıyla gerçekleşmediğini ifade eden Aktay, "Yani bunu hangi anayasanın tarihine başvurursak vuralım, müracaat edersek edelim; anayasalar genellikle belli bir elit tabakanın, kendi aralarındaki tartışmalarıyla oluşturdukları bir metnin nihayetinde belki bir referandum yapılır ama o referandumlar genellikle göstermelik olur. Bu sadece Türkiye'de olmaz, her tarafta genellikle göstermelik olur. Halk genellikle o anayasa yapma sürecinin tamamına çok fazla katılmaz; katılır gibi gösterilir ama neticede çok da fazla katılmaz, en azından böyle diyebiliriz." diye konuştu.

Anayasaların bir açıdan "dayatma metinler" olduğunu söyleyen Aktay, "12 Eylül Anayasası'nı milletin nasıl kabul ettiğini biliyoruz, yani yüzde 92 ile kabul etti bu millet. Kabul etme gerekçesi şuydu: Bir kısmının zaten başka seçeneği yoktu, şeffaf zarfların içerisine konulacak, o jandarma gözetiminde konulacak, o işkenceler… Gerçekleri bir şehir efsanesi haline gelmiş olan o ortamda, 'sıkıysa bir insan gitsin, hayır oyu versin.' Birçok insan böyle korkarak, birçok insan gerçekten benimseyerek, 'Ya terörden kurtardı, Allah razı olsun bu askerden' falan diyerek yaptı. Yani herkes öyle yaptı diyemezsin, bu toplum çoğulcudur, toplum çeşitlidir, hiçbir zaman sizin hayallerinizdeki gibi bir şey değildir." dedi.

“Siyaset, derdimizi başkalarının derdi haline getirme sanattır”

Aktay, "Toplum bazen sizi hayal kırıklığına uğratacak kadar sizden uzaktır; hayallerinizden, beklentilerinizden, inançlarınızdan uzaktır. Zannetmeyin ki siz o topluma birtakım şeyler dayatılmış. 'Dayatılmasaydı bizden olurdu' diye bir şey yok; dayatılmasaydı da yine bizden olmazdı. Toplumda biz bir unsuruz, sadece bir örneğiz. Daha doğrusu bir örneklemiz, bir kesitiz. Toplumun bir derdi yok. Yani toplumda insanlar sizin dertlerinizden çok uzak dertlere sahiptirler. Onun için, bir bakıma da siyaset, derdimizi başkalarının derdi haline getirme sanattır. İnsanların bizim derdimizi dert haline getirmesini sağlayabilme sanatıdır. Bunu ne kadar başarabilirsek o kadar iyi bir siyaset yapmış oluyoruz. İrşat da bunun için yapılır, tebliğ de bunun için yapılır. İnsanlara 'Ey insanlar dert ettiğiniz şeyler dert değil, asıl dert 'Aha da budur' deyip, insanların gündemine Gazze'yi sokabilmektir. Bugün o kadar insan katlediliyor Gazze'de, kiminin umurunda…" şeklinde konuştu.

“Türkiye henüz kurtulmadı, 1918'de ülkemiz işgal edildi. O gün bugün o işgal devam etmektedir”

1921 Anayasası’nın yapılış sürecini anlatan Aktay, "1921 Anayasası, bir işgal sonrasında yapıldı. Vatanımız işgal edildi 1918 yılından itibaren. Türkiye diye bir devlet yok. Biz istediğimiz kadar böyle havalara girelim; bağımsızlık, kurtuluş… Öyle bir kurtuluş olmadı. Türkiye henüz kurtulmadı, hiçbir zaman kurtulmadı. 1918'de ülkemiz işgal edildi. O gün bugün o işgal devam etmektedir ve bize dayatılan bir anayasa, bize yeni bir kimlik, yeni bir istikamet belirlemek üzere önümüze bir metin konuldu. Sadece 'siz şusunuz' denildi. Neysek o değil; onlar ne dediyse o olduk. Bu toplum onlar ne istedilerse öyle oldu da nitekim. Maalesef oldu. Geldiler, yeni bir kimlik, yeni bir şey belirlediler." değerlendirmesinde bulundu.

"1924 Anayasası ile birlikte Türkiye artık dünya Müslümanlarını temsil eden bir devlet olma hüviyetini kaybetmiştir"

1921 yılında iyi kötü bir şekilde Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilmiş olan, iyi bir anayasanın olduğunu ifade eden Aktay, "Fena olmayan, hakikaten halen Osmanlı'dan devralınmış bir bilinçle, şuurla, saltanat hâlâ devam ediyor, Hilafet hâlâ devam ediyor ama işgal altında. İşgal altında da olsa henüz bir varlığı var, yani resmi bir varlığı, tüzel bir varlığı var, ama o da 1924 ile birlikte tamamen yok edildi. Ondan sonra başlayan süreç, bize dayatılan 1924 Anayasası ile birlikte… Tabii ki ilk etapta bütün içeriği hâlâ 'İslam devletidir.' 1924 yılında bile Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir İslam devletidir, Müslümanların devletidir. Tevhid-i Tedrisat henüz gerçekleşmemiştir, ama hilafet kaldırılmıştır. Dolayısıyla Türkiye Devleti artık dünya Müslümanlarını temsil eden bir devlet olma hüviyetini kaybetmiştir; artık sadece Türkiye'yi kabul eden bir devlet olmuştur." diye konuştu.

1924 Anayasası ile birlikte kademeli olarak kimliklendirme sürecinin başlatıldığını aktaran Aktay, " Türkiye'de var olan farklı kültürlerin haklarının korunması… Bütün kültürlerin üzerinden silindir gibi geçilen, hiçbir kültüre hiçbir varlık hakkı tanınmayan. Buna Türk kültürü de dâhil. Bazıları diyor ki mesela Kürt kültürü, Türk kültürü lehine asimile edilmiş, yok edilmiş. Hayır, Kürt kültürü yok edildiği kadar Türk kültürü de yok edilmiştir. Türk kültürü bu değildi. Zinhar, Türk kültürü canlı bir kültürdür. Kültür canlı bir varlıktır ve yaşandığı şekilde, 1924 yılı itibariyle belli bir aşamaya gelmiştir. O kültürü olduğu gibi kabul etmek zorundasınız. Eğer saygın varsa bir topluma. Türklere saygın varsa, Türkleri, yaşadıkları o birikimleri ile birlikte var edeceksiniz." değerlendirmesinde bulundu.

"Türk kültürü, bir harf inkılabı ile birlikte yok edildi"

1924'ten sonra, 1928 Harf İnkılabı ile birlikte Türk kültürünün yok edildiğini vurgulayan Aktay, şöyle devam etti:

Yani Türk kültürü, bir harf inkılabı ile birlikte yok edildi. Ondan sonra bizim karşımıza çıkarılan kültür Türk kültürü değildir. Başka bir kültürdür, üretilmiş, endüstriyel bir kültürdür ve bu kültür bütün insanlara empoze edilmiş oldu. Bakın, bunu özellikle söylüyorum: Bu yaşanan kültürel dezenformasyonun veya deformasyonun en önemli mağduru Türkler olmuştur. Türk kültürü yok edilmiştir. Ondan sonra tabii ki Kürt kültürü de Arap kültürü de Alevi kültürü de Sünni kültürü de… Türkiye içerisinde yaşanan bütün çok kültürlülük başlığı altında inceleyebileceğimiz ve ele alabileceğimiz diğer bütün kültürlerin hepsine de bir kültür katliamı uygulanmıştır. Kültür soykırımı uygulanmıştır hatta. Ve bu kültür soykırımı anayasada güvence altına almak da neymiş, öyle bir kültür yok, öyle bir farklılık yok; herkes tektir, herkes Türk'tür! Herkes anayasa karşısında eşittir!"

Aktay, ardından yapılan 1961, 1982 anayasalarının da yönteminin aynı olduğunu, 2005-2006'dan itibaren Türkiye'nin gündemine anayasa tartışmalarının girdiğini ve bugün halen devam ettiğini kaydetti.

1982 Anayasası’nın hâlen tek kültürlü ve 12 Eylül Darbesi’nin kurucu ruhunu barındırdığını belirten Aktay, şöyle konuştu:

"Hani hep sözü dolaştırıp dolaştırıp şeye getiriyoruz; ilk 4 maddeye falan getiriyoruz. İlk dört maddenin içeriğiyle ilgili, ben Türkiye'de herhangi bir kimsenin bir iki şey dışında bir tartışması olduğunu zannetmiyorum, bir itirazı olacağını, bu milletin bayrağı konusunda kimsenin bir tartışma konusu ettiğini zannetmiyorum. Bu bayrak Müslüman bayrağıdır; Türk bayrağı tek başına bir etnik grubun bayrağı değildir. Ve bu bayrak zaten özü itibariyle baktığınız zaman Pakistan'dan Cezayir'e kadar, ay yıldızlı bayrak bütün Müslüman milletlerin sembolüdür. Bu anlamda hiç kimsenin bayrağı tartışma konusu yaptığı yok. Orada başkentinin Ankara olması… Başkentinin Ankara olmasına hiç kimseye itiraz yok. Kalsın. Ama niye tartışılamasın kardeşim, niye düşünülemesin, niye değiştirilmesi teklif dahi edilemez olsun? Ben teklif etmiyorum, itirazım da yok. Ankara'da oturuyorum ve başkent Ankara'da olmasına hiçbir itirazım yok. Ama niye…

“1924 Anayasası’nda zaten 'değiştirilmesi teklif edilemez' diye bir şey yok”

Nitekim size şunu söyleyeyim: Daha Sakarya Savaşı esnasında Yunanlılar Ankara'ya doğru geliyorlar. 'Eyvah, şimdi ne yapacağız? Başkent elden gidecek. Hadi başkenti Kayseri'ye taşıyalım' diye bizzat önerenlerden biri bu anayasayı yapanlar. Yani anayasaya göre başkentin Ankara olmasını teklif edenler, Ankara'nın Kayseri'ye taşınmasını teklif etmişler. Niye değiştirilmesi teklif dahi edilemiyor ki? 1924 Anayasası’nda zaten 'değiştirilmesi teklif edilemez' diye bir şey yok. O hurafe sonradan çıktı. O kadar sonradan çıkmış olan bir hurafeden, sanki ezeli ve ebedi bir vahiy düsturuymuş gibi bize dayatılmış olması, bizim aklımıza aslında büyük bir hakarettir. Esas itibariyle, benim o maddeyle ilgili en önemli problem insan aklına hakaret olmasıdır.

Kemalizm'in şu anda düşünülemeyen o kadar çok alanı vardır ki… Bu anayasanın bizzat kendisi bunun kanıtıdır. Önümüze öyle bir şey koyuyor ki: Atatürk ilkeleri… Yani o ikinci madde saçma sapan bir maddedir. Atatürk ilkelerine, Atatürk'ün milliyetçiliğine uygun bir anayasa metni olması ciddi bir problemdir. Çünkü Atatürk Milliyetçiliğinin içine ne sokmuşsanız sokmuşsunuz işte. Bizi asimile etmiş, kültürel varlığımızı da deforme etmiş, üzerimizden silindir gibi geçmiş. Onun üzerine, bizim üzerimizde bir otorite kurulmuş.

“12 Eylül Anayasası’nın ruhu ilk 4 maddede”

Yeni anayasa yapacağız ama bu maddeye dokunmayacağız, '4 maddeye dokunmayacaksın.' Bırak kalsın olduğu gibi o zaman canım… Yani ilk 4 maddeye de dokunmayacaksan, niye o zahmete katlanıyorsun? 12 Eylül Anayasası’nın ruhu bu maddelerde zaten. Diğer yerlerin hepsini değiştiriyoruz zaten. Değiştirmekle ilgili hiç kimsenin bir problemi yok. Tapu kadastronun müdürlüğe mi, bakanlığa mı ait olacağı ile ilgili maddeleri değiştirip değiştirmemenin bize ne faydası var ki? Dolayısıyla ilk o maddeleri değiştirmediğimiz zaman, yapılacak hiçbir şeyin olmayacağını düşünüyorum şahsen.”

“Kemalist eğitim ve Kemalist zihniyet terakkiye manidir”

Anayasa çalışmalarının ve tartışmalarının, çaresiz tartışmalar olsa da anayasa metni yazma konusunda çok şey kazandırdığını söyleyen Aktay,  "Anayasa yazılması noktasında fikirler verildi ama şu gerçeği, sosyolojiyi ıskalamamamız lazım. Sosyoloji, bir noktadan sonra artık resmi devletten korkmak diye bir şey değil, halktan korkmak. Halk çeşitlenmiş, halk sahiplenmiş bazı düşüncelere… O halkın direnişi var, halkın direnci var. Bazı tabular toplumda yaygınlık kazanıyor, onlar bir takım saçma sapan fikirlerin muhafızları çoğalıyor toplumda. Bu da Kemalist eğitimin bir sonucu. Kemalist eğitim insanı geri bırakır. Yani Kemalist eğitim ve Kemalist zihniyet terakkiye manidir; bu çok açık bir şey. Yani insanı geri bırakır ve bu aşılmadan, yeni bir anayasaya düşüneceğimiz zaman bu gölgeden mutlaka ari bir şekilde yapmamız lazım. Yoksa kültür gidiyor." değerlendirmesinde bulundu.

 

 

“Eğitim, 1947'den sonra ABD’nin Türkiye üzerinde, 'yeni nesil insan' yetiştirmek için uyguladığı bir model hâline gelmiştir”

Doç. Dr. Halil İbrahim Çelik, "Eğitimin Yeniden Yapılandırılması: Süreklilik, Değişim, İhtiyaç ve Beklentiler" başlığıyla bir sunum yaptı.

Çelik, sunumunda; eğitimin tanımı ve tarifinden başlayıp, Türkiye'deki eğitim alanındaki değişim ve dönüşümü, bu dönüşümün ülkeye maliyetini, eğitimin uluslararası ilişkiler bağlamındaki dönüşümünü; ardından Türkiye'deki güncel eğitimin temel altyapılarını bazı fotoğraflarla anlattı.

Eğitimin, Osmanlı Devleti modernleşme ve yeniden yapılanma döneminden itibaren bir 'iç işimiz' olmaktan çıktığını söyleyen Çelik, "Eğitim artık önce Fransa'nın, ardından Almanya'nın, sonra 1947'den sonra özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye üzerinde, 'yeni nesil insan' yetiştirmek için uyguladığı bir model hâline gelmiştir. Başarılı olup olmaması ayrı bir mesele olmakla beraber, geldiğimiz noktadaki dönüşüm önemli bir noktayı göstermektedir." dedi.

“Makbul vatandaş yetiştirme düşüncesinde bir değişiklik görmüyorum”

Çelik, "Batılı öğretim üyelerinden Türkiye'den bu ülkelere eğitim için giden öğretim üyelerimize, uzmanlardan bir anlamda eğitim bir Batı'nın ihraç aracı hâline gelmiştir. Ama üzülerek söyleyelim ki, Avrupalılar Türkiye'ye eğitim ihraç etmek isterken aslında sonuna kadar açık olan kapıyı zorla kırmaya çalışmamışlardır. Çünkü şöyle kötü bir örnek var: II. Abdülhamid döneminde, Robert Koleji açılmıştır. II. Abdülhamid bir genelge ile Müslüman Türk çocuklarının Robert Koleji'ne gitmelerini yasaklamıştı. Ama Müslüman aileler, çocuklarına 'mahlas isimlerle' bu okullara kaydettirdiler." diye ekledi.

Yeni çalışmalarda, 'Türk Eğitim Sistemi', 'Maarif Modeli'nin ön planda olduğunu ifade eden Çelik, "Çok dolu bir şeyler yapılıyormuş gibi bir görüntü oluşuyor ama temel yaklaşım o kanunlardaki Cumhuriyet çocuğuna ideal, makbul vatandaş yetiştirme düşüncesinde bir değişiklik görmediğimizi ifade ediyorum." ifadelerini kullandı.

“Milletin manevi ve maddi imkânlarıyla bağlı bir eğitim sistemi kurgulamak zorundayız”

'Peki, ne yapmalıyız?' sorusu var. Ben şöyle formüle ediyorum: Öncelikle anayasamızda bir eğitim düzeni var. 42'nci madde ile doğrudan, 24-58 ve 59 ile dolaylı olarak eğitime atıfta bulunuluyor.

Anayasa ve devlet bağlamında eğitim düzeninde yapılması gerekenleri anlatan Çelik, şöyle konuştu:

"Anayasa ve devlet bağlamında biz, öncelikle milletin manevi ve maddi imkânlarıyla bağlı bir eğitim sistemi kurgulamak zorundayız. Yani biz eğitim sistemini kurgularken, milletin ilgisini, ihtiyaçlarını ve milletin beklentilerine uygun bir eğitim modeli kurgulamak zorundayız. Bunu kurguladığımızda bir diğer nokta; Türkiye'nin ihtiyaçları ve eğilimlerini dikkate almak zorundayız. Şimdi bazı şehirlerimizde hâlen var: Tavanı olmayan, Amerikan çatılı okullar yapıldı, hiçbir zaman ısıtamadığımız... Bu bile aslında çok simgesel bir şey olarak yapıyı gösteriyor. Ama benim daha çok üzerinde durduğum, bunları düzeltebiliriz de... Esas düzeltmemiz gereken nokta, bizim öğretmen yetiştirmeye ilişkin yapacağımız düzenlemelerdir. Binaları ne kadar güzel yaparsak yapalım, ne kadar teknolojik ürün koyarsak koyalım, sonuçta binayı mektep, teknolojik araçları ders aracı yapacak olan muallimdir. Bu nedenle, muallimin nitelikli yetişmesi ve medeniyet kodlarımıza uygun muallim yetişmesi son derece kıymetlidir.

“Devlet bürokrasisi ile ekonomik bağımlılığının olmadığı bir eğitim yapısının kurulması gerekiyor”

Son olarak da öğrencilere... Bizde 'ezber' çok tartışılıyor. Elbette ezber içinde olacak. Ama mutlaka öğrenmeyi öğrenen, bilgiyi yapılandıran, bilgiyi üretebilen, yönlendirebilen öğrenciler yetiştirmek zorundayız. Bunun için anayasanın sınırlayıcılıkları değil, iyi yetişmiş muallimin Selçuklu, Osmanlı medrese örneklerinde örneklenmiş olan müfredatın öğrenciye ve öğretmene göre belirlendiği, öğretmen tarafından belirlendiği ve finansman kaynaklarının vakıflar aracılığıyla karşılanıp, eğitimcinin devlet bürokrasisi ile ekonomik bağımlılığının olmadığı bir eğitim yapısının kurulması gerekiyor."

"Medeniyet değerlerimizle uyumlu öğrenciler yetiştirmek için çaba sarf etmeliyiz"

Öncelikle aileler başta olmak üzere çocuklarını sadece okula bağlamaması gerektiğini söyleyen Çelik, "Eğitim okullara bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Özellikle kısa vadede biz, çocuklarımızın eğitimini okul dışı faktörlerle güçlü bir şekilde desteklemeliyiz ve bu anlamda çaba sarf etmeliyiz. Özel okullar üzerinden, vakıf okullar üzerinden, diğer yönüyle sinema, tiyatro, televizyon, medya gibi araçlarda da bizim düşündüğümüz medeniyet değerlerimizle uyumlu öğrenciler yetiştirmek için çaba sarf etmeliyiz." dedi.

Çelik, "Bizim odaklanmamız gereken öncelikli alanın sivil eğitimin sadece okula bırakılmaması ve ardından da bu okullar için nitelikli öğretmen yetiştirmek olduğunu gösteriyor. Şimdi böyle yaparsak eğer, medeniyet değerlerimizle uyumlu bir eğitim sistemi inşa etmek için en azından yeni bir nesil geliştirmiş oluruz. Çünkü mektepsiz bir atinin olmayacağı gibi, mazisiz de bir mektep olmayacaktır." değerlendirmesinde bulundu.

“İslam’ın temel kaynakları mahremiyetin korunmasına dair güçlü ilkeler ortaya koymuştur”

Dr. Adnan Akalın ise "Kişisel Veriler ve Mahremiyetin Korunması: İslam Hukuku Perspektifi ve Modern Hukuk Sistemleriyle Mukayeseli Bir Model Önerisi"  başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.

Modern çağda bireylerin kişisel verilerinin korunması ve mahremiyet hakkının en temel meselelerden biri olduğunu söyleyen Akalın, "Dijitalleşme, büyük veri, yapay zekâ ve sosyal medya, bireylerin özel hayatını daha görünür ve kırılgan hâle getirmiştir. Sosyal medya paylaşımlarından sağlık kayıtlarına kadar birçok veri, çoğu zaman rıza dışında toplanıp işlenebilmekte, bu da mahremiyeti anayasal ve evrensel bir hak olarak gündeme taşımaktadır." dedi.

Türkiye’nin yeni anayasa sürecinde bu konunun özel önem taşımadığını ifade eden Akalın,  "Anayasa, hem bireysel özgürlüklerin sınırlarını hem de devletin birey karşısındaki yükümlülüklerini belirleyen en yüksek normdur. Kişisel verilerin korunmasının güçlü biçimde yer alması, devlet-toplum güvenini artıracak ve uluslararası normlarla uyumu destekleyecektir. İslam’ın temel kaynakları da mahremiyetin korunmasına dair güçlü ilkeler ortaya koymuştur. Kur’an’da 'Birbirinizin kusurlarını araştırmayın' (Hucurât 49/12) ve 'Evlerinize izin almadan girmeyin' (Nur 24/27) ayetleri, özel hayatın dokunulmazlığına işaret eder. İslam hukukunda özel hayat, konut dokunulmazlığı, haberleşme mahremiyeti ve haysiyetin korunması erken dönemlerden itibaren tartışılmıştır. Öte yandan modern hukukta Avrupa Birliği’nin hukuki düzenlemeleri ile Türkiye’nin 2016’da yürürlüğe giren KVKK’sı, kişisel verilerin korunmasına dair belirli hükümler getirmiştir." ifadelerini kullandı.

Akalın, sunumunun devamında toplumun kahir ekseriyetinin inanç ve kültürünü ifade eden İslam hukukunun mahremiyet yaklaşımını ayet ve hadisler ile klasik kaynaklar üzerinden inceleyerek, modern hukukla karşılaştırmalı bir analiz yaptı ve Türkiye’nin yeni anayasa süreci için öneriler sundu.

İslam hukukunda bütüncül yaklaşım

İslam’ın temel kaynakları ve fıkıh literatürü dikkate alındığında, mahremiyet ve kişisel verilerin korunması şu ilkelerle güvence altına alındığını ifade eden Akalın, bunları şöyle sıraladı:

"Rıza ilkesi: Kişinin izni olmadan özel bilgilerine erişmek veya onları ifşa etmek caiz değildir.

Zarar vermeme ilkesi (lâ darar ve lâ dirâr): Kişisel bilgilerin paylaşımı, sahibine zarar veriyorsa yasaktır.

Maslahat ilkesi: Toplumsal fayda için bazı verilerin sınırlı kullanımı (örneğin suç soruşturmaları) meşru olabilir; ancak bu durum bireyin onuru ve hakkı gözetilerek yapılmalıdır.

Devletin yükümlülüğü: Devlet, kişisel verilerin korunması konusunda aktif sorumluluk taşır ve bireyin mahremiyetini garanti altına alır."

Modern hukukta mahremiyetin temelleri

Modern hukuk sistemlerinde mahremiyete değinen Akalın, bunun genellikle “özel hayatın gizliliği” kavramı etrafında tanımlandığını söyledi. Akalın, "Bu, bireyin yalnızca fiziksel alanına değil, aynı zamanda kişisel bilgilerinin toplanması, işlenmesi ve paylaşılması süreçlerine yönelik korumayı da içerir." diyerek şunları ekledi:

"Uluslararası belgelerde: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) madde 12 ve  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950) madde 8, özel hayatın ve mahremiyetin korunmasını temel hak olarak tanımaktadır.

Kıta Avrupası hukukunda: Mahremiyet, daha çok insan onuru ve kişilik hakkı ile ilişkilendirilmiştir.

Anglo-Sakson hukukunda (özellikle ABD): Mahremiyet, bireyin yalnız bırakılma hakkı (“right to be let alone”) olarak ortaya çıkmıştır.

Günümüzde mahremiyet, yalnızca bireyin onurunu koruma değil, aynı zamanda dijital çağın risklerine karşı veri güvenliği anlamına da gelmektedir."

Modern hukukta ortak ilkeler

Akalın, modern hukuk sistemleri arasında farklılıklar olsa da, kişisel verilerin korunmasına dair ortak ilkeleri şu şekilde özetledi:

 "Rıza ilkesi: Bireyin izni olmadan kişisel veriler işlenemez.

Şeffaflık: Verilerin kim tarafından ve ne amaçla işlendiği açıkça belirtilmelidir.

Sınırlılık: Veri yalnızca gerekli olduğu kadar işlenebilir.

Güvenlik: Veriler yetkisiz erişimden korunmalıdır.

Hak sahipliği: Birey, kendi verileri üzerinde kontrol hakkına sahiptir.

Modern düzenlemelerin İslâm hukukuna göre eksik kalan boyutları

Modern hukuk sistemlerinin bireyin mahremiyetini ve kişisel verilerini koruma konusunda ileri düzenlemeler getirse de, İslâm hukukunun ortaya koyduğu bütüncül çerçeveyle karşılaştırıldığında bazı eksikliklerin göze çarptığını vurgulayan Akalın, "Modern hukuk, mahremiyeti yalnızca seküler ve hukuki bir hak olarak tanımlar. Oysa İslâm’da mahremiyetin korunması aynı zamanda ahlaki ve dinî bir sorumluluktur. Bu nedenle modern hukuk, bireylerin vicdanî sorumluluklarını ve günah bilincini harekete geçiren normatif derinlikten yoksundur.

Modern hukuk, kişisel verilerin korunmasını bireysel hak ekseninde ele alır. İslâm hukuku ise maslahat-ı âmme (kamu yararı) ilkesini merkeze alır. Kişisel verilerin ihlali sadece bireyin değil, tüm toplumun düzenini tehdit eden bir sorun olarak değerlendirilir. Dolayısıyla modern sistemlerde bireysel özerklik aşırı ön plandayken, toplumsal fayda göz ardı edilebilmektedir.

Modern hukukta kişisel verilerin korunması, çoğunlukla denetleyici kurumlar (örn. KVKK Kurumu, AB Veri Koruma Kurulları) aracılığıyla sağlanır. İslâm hukukunda ise bireyin mahremiyetini ihlal etmek, yalnızca hukuka değil, aynı zamanda Allah’ın koyduğu sınırlara karşı bir suç olarak kabul edilir. Bu fark, modern sistemlerde kanunun boşluklarını kullanarak mahremiyeti ihlal etmeyi kolaylaştırırken, İslâm’da ahiret sorumluluğu bu boşlukları kapatır." şeklinde konuştu.

“Yeni anayasa çalışmaları yapılırken, modern normların yanında İslâm’ın derinlikli bakış açısının da dikkate alınması gerekir”

Akalın, şöyle devam etti:

DPR veya KVKK, verilerin nasıl işleneceğini teknik düzeyde belirler. Ancak bireylerin sosyal medyada kendi mahremiyetlerini ihmal etmeleri veya ifşa kültürü gibi konulara ahlakî kılavuzluk sağlamaz. İslâm hukukunda ise “gözlerin harama bakmaması” (Nûr 24/30) veya “ayıpları araştırmama” (Hucurât 49/12) gibi ilkeler, bireylere ahlakî özdenetim kazandırır.

Modern hukuk, kişisel veriyi daha çok kimlik, sağlık, finans, biyometri gibi kategorilerle sınırlar. İslâm hukukunda ise kişinin onuru, şerefi, sırları, itibar bilgileri hatta kalpte sakladığı düşünceler bile mahremiyet kapsamında değerlendirilir. Dolayısıyla İslâm, modern hukukun sınıflandırmasının ötesinde daha geniş bir koruma alanı sunar.

Nihayetinde modern hukuk, teknik düzenlemeler ve bireysel haklar açısından güçlü bir koruma sağlar; ancak İslâm hukukunun sunduğu ahlaki bütünlük, ilahî sorumluluk, toplumsal maslahat ve kapsamlı dokunulmazlık boyutlarını içermediği için eksik kalır. Bu nedenle yeni anayasa çalışmaları yapılırken, modern normların yanında İslâm’ın bu derinlikli bakış açısının da dikkate alınması büyük önem taşır."

“Kişisel verilerin korunması ilahi bir hak olarak tanınmalıdır “

İslam hukukunun temel kaynaklarının, mahremiyet ve kişisel verilerin korunması konusunda güçlü referanslar sunduğunu söyleyen  Akalın, "Yeni anayasa, bu ilkeleri şu şekilde yansıtabilir: Kişisel verilerin korunması ilahi bir hak olarak tanınmalıdır. Kur’an’da yasaklanan 'tecessüs'  (başkasının özel bilgilerini araştırma) ve hadislerde teşvik edilen 'sır saklama' ilkeleri, anayasal güvenceye dönüştürülmelidir. Rıza ilkesi anayasal düzeyde açıkça yer almalıdır. Bir kişinin rızası olmadan kişisel bilgilerinin toplanması, saklanması ve paylaşılması yasaklanmalıdır. Zarar vermeme ilkesi (lâ darar ve lâ dirâr) anayasal bir kural olarak yer almalı; kişisel verilerin ihlali, bireyin maddi ve manevi zararına yol açan bir fiil kabul edilmelidir. Toplumsal maslahatın gözetilmesi: Verilerin yalnızca bireysel haklar için değil, toplum düzeni ve ahlakın korunması için de sınırlandırılabileceği belirtilmelidir." şeklinde konuştu.

"Modern hukuk standartlarıyla entegrasyon"

Türkiye’nin hem uluslararası hukuk hem de AB süreci açısından uyumlu bir anayasa oluşturması için modern standartların dikkate alınması gerektiğini söyleyen Akalın, şöyle devam etti:

"GDPR benzeri haklar anayasal düzeyde tanınmalıdır: Unutulma hakkı, veri taşınabilirliği, verilerin silinmesi, bilgilendirilme hakkı.

KVKK anayasal dayanağa kavuşturulmalıdır: Hâlihazırda var olan 6698 sayılı Kanun, yeni anayasada açık bir şekilde kişisel verilerin korunması başlığı altında desteklenmelidir.

Dijital çağın riskleri anayasal düzeyde tanınmalıdır: Yapay zekâ, büyük veri, biyometrik takip gibi modern tehditlere karşı anayasal güvence oluşturulmalıdır.

Devletin yükümlülüğü açıkça tanımlanmalıdır: Devlet, bireylerin özel hayatını ve kişisel verilerini korumak için hem yasal düzenlemeler yapmak hem de teknik altyapı sağlamakla sorumlu tutulmalıdır." diye belirtti.

“Mahremiyetin korunması hem dünyevi hem de uhrevi anlamda bütüncül bir güvence sağlanabilir”

Yeni anayasanın, yalnızca bireylerin haklarını değil, devletin ve kurumların sorumluluklarını da açıkça tanımlaması gerektiğini ifade eden Akalın, 

 Devlet: Kişisel verilerin korunması için bağımsız denetim organları kurmak, ihlallere karşı caydırıcı yaptırımlar uygulamak.

Kamu kurumları: Bireylerden topladıkları verileri yalnızca kamu hizmeti amaçlarıyla kullanmak, ticari veya keyfî kullanımlardan kaçınmak.

Özel sektör: Veri toplama ve işleme faaliyetlerini yalnızca bireyin rızasına dayalı yürütmek, aksi halde ağır yaptırımlarla karşılaşmak.

Birey: Kendi mahremiyetini korumak ve başkalarının mahremiyetine saygı göstermekle yükümlüdür." dedi.

Akalın, konuşmasının sonunda, "Türkiye’nin yeni anayasasında, İslam’ın evrensel değerleri ile modern hukukun teknik araçları birleştirilerek bireyin hem hukuken hem ahlaken korunacağı güçlü bir çerçeve oluşturulmalıdır. Kişisel verilerin korunmasına dair açık hükümler, rıza, şeffaflık, zarar vermeme ve devletin yükümlülüğü esas alınarak anayasal güvence altına alınmalıdır. Sonuçta, mahremiyetin korunması insan onuru, bireysel haklar ve devletin sorumluluğu boyutlarıyla ele alındığında hem dünyevi hem de uhrevi anlamda bütüncül bir güvence sağlanabilir." ifadelerine yer verdi.