Haber dosyasını indirin
İndir
"Toplumsal Mutabakat Arayışı ve Yeni Anayasa" çalıştayımızın ilk oturumunda yeni anayasada değiştirilemez maddelerin olmaması gerektiğine vurgu yapıldı.
İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Başkanlığımızın İstanbul’da düzenlediği "Toplumsal Mutabakat Arayışı ve Yeni Anayasa" başlıklı çalıştayın ilk oturumunda Prof. Dr. Abdurrahman Eren, Prof. Dr. Emir Kaya ve Av. Ahmet Sait Öner sunumlarını gerçekleştirdi. Öner, “Giriş bölümünün, başlangıç bölümünün, anayasada manifestosu yazılmalıdır; değiştirilebilir bir anayasanın önü açılmalıdır. Bu yüzden değiştirilemez maddeler şerhinin kaldırılması gerekir.” ifadelerini kullandı.
Dr.
Hüseyin Sudan’ın moderatörlüğündeki ilk oturumda Prof. Dr. Abdurrahman Eren,
"Türkiye'nin Anayasa Yapım Deneyimi Işığında Yeni Anayasa Yapımında Yetki
ve Yöntem Sorunu" başlıklı bir konuşma yaptı.
“Olağan bir Meclis yasama yetkisine
dayanarak yeni bir anayasa yapılabilir”
Kurucu
Meclis'in yanı sıra olağan hukuk düzeni içerisinde de olağan bir Meclis’te de
yeni anayasa yapılabileceğini söyleyen Eren, "Bunun da tarihimizde
örnekleri vardır. 1876 ve 1924 anayasaları aslında olağan hukuk düzeni içinde
anayasa yapmaya örnek gösterilir. Yani devam eden mevcut iktidarın içinde yeni
bir anayasa yapılmasıdır. 1876 Anayasası ilk anayasamız olarak devam ediyor.
Biz anayasayı o dönemki cari hukuk düzenine göre kabul ediyoruz ve padişahın
onayıyla yürürlüğe koyuyoruz. Burada bir kurucu Meclis yok, hukuk dışı bir
durum yok. Dolayısıyla bu olağan düzen içerisinde bir anayasa yapmaktır. Bizim
tarihimizde en çok örnek gösterilen bugünkü gibi bir yapı içerisinde yeni bir
anayasa yapma örneği 1924 Anayasası'dır. Çünkü İkinci Meclis normal seçimlere
göre oluşmuştur. Bir kurucu Meclis olarak oluşmamıştır. Normal Meclis olduğu
halde 1876 ve 1921'i kaldırıp yeni bir anayasa yapmıştır. Demek ki olağan bir Meclis
yasama yetkisine dayanarak yeni bir anayasa yapabilir." dedi.
“Biz anayasa yapma ortalamasının çok
altındayız”
1961
ve 1982 anayasalarının da bir darbe anayasası olduğunu söyleyen Eren, "O
zaman şu tespiti yapabiliriz. Şu an Türkiye'de bir darbe, savaş olmadığına göre
ve bir egemenlik tartışmaları da olmadığına göre, olan bir hukuk düzeni
içerisinde olduğumuza göre yeni anayasayı yapma yetkisi hiç şüphesiz ki şu anki
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Dünyada şu an anayasasını hiç
yenilemeyen 8 tane ülke var ki bunlar da monarşi ile yönetiliyor. Dünyada 193
tane ülke var. Demek ki herkes anayasa yapmış. Dünyada anayasa yapma ortalaması
10. Biz anayasa yapma ortalamasının çok altındayız. Toplam 5 kere anayasa
yapmışız. Dünyada ortalama 10'dan fazla anayasa yapılmış. Yani anayasa yapmayı
çok kutsal olarak görmeye gerek yoktur. Anayasa bir yönüyle de teşkilat
kanunudur aslında. Dolayısıyla eski tecrübemiz bize gösteriyor ki şu an bizim
ihtiyacımız bir reform anayasası ve bu reform anayasaları da olan hukuk düzeni
içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılır. Bunun tarihimizdeki
örneği 1924 Anayasası’dır." şeklinde konuştu.
“Vesayetçi anayasadan kurtulmakta
uzlaşabilirsek yeni bir anayasa yapabiliriz”
1982
Anayasası’nın darbeci ve vesayetçi bir zihniyetin markası olduğunu belirten
Eren, "Bundan kurtulma her dönemin ilk önceliği olmuştur. Halen de
öyledir. Hatta belki tek öncelikle denilebilir şu an için. Şu anda tek ihtiyaç
da belki de bu darbe anayasasından kurtulmaktır. Bu gerçekleştirilebilir
anlamında söylüyorum. İçerik tartışmalarını oraya ya da buraya çekersek yeni
bir anayasa yapamayız. Eğer sadece vesayetçi anayasadan kurtulmakta
uzlaşabilirsek belki yeni bir anayasa yapabiliriz diye düşünüyorum." dedi.
"Ya kurucu Meclis ya da olağan Meclis
anayasa yapar"
1991-1993
döneminde yeni anayasa çalışmaları başlayınca o dönemde de malum vesayetin
yüksek olduğu, sivil iktidarın kafasına göre anayasayı yapıp etmeye yönelik
tartışacağı ya da konuşacağı alanın olmadığını söyleyen Eren, "Fakat o
dönemde darbeci ve vesayetçi yapılarla yakın ilişkisi olan TÜSİAD gibi daha çok
örgütlü sendikaların çalışmaları olduğunu görüyoruz. Partiler yeni anayasa
konusunda çok da sesini çıkartamıyordu. O yüzden 91-93 döneminde en önemli
çalışmayı TÜSİAD yapmıştır. TÜSİAD'ın hazırladığı bu yeni anayasa
çalışmalarında heyet toplanıp yeni bir anayasaya kesinlikle bir ihtiyacın
olduğunu söylüyorlar. Yönteme ilişkin öneriler getiriyorlar. Yani dünyada iki
türlü anayasa yapma yöntemi vardır. Ya kurucu meclis olur ya da olağan meclis
anayasa yapar, referandumla halkın onayına sunulur ve öylece anayasa yapılır.
Aslında o dönemin bütün anayasacıları da Türkiye'de kurucu meclis olmasını
değil normal bir meclisin bir anayasa yazacağına dair raporuna herkes
ulaşabilir. Olağan meclis, yeni anayasa yapabilir diyorlar. Hatta şu cümleyi
kurmuşlar 'anayasada değişiklik yapmaya yetkili bir organın yeni bir anayasa
yapma konusunda da yetkisi olduğu hususunda bir kuşku yoktur.' Hatta buna örnek
olarak da 1924 Anayasası’nı örneklemişler." şeklinde konuştu.
2007-2010
döneminde anayasa sürecine AK Parti'nin katıldığını hatırlatan Eren, "AK
Parti'de o zamanlar malum yaşadığı süreç içerisinde sürekli askeri vesayet ile
mücadelesi hep bir sivilleşme, sivil bir anayasa, demokrasi zırhı ile kendini o
şeyden kurtarma çabası içinde olduğu için hep yeni anayasa gündeminde olmuştur.
O dönemde ilk defa yönteme dair somut öneriler ortaya kondu. 2010 yılının
özelliği sendikaların dışında daha geniş kitleler yavaş yavaş anayasa sürecine dâhil
olmaya çalıştı. Ama 2011-2013 dönemi tarihimizde ilk defa toplumun tüm
kesimlerinin en geniş katılımla yürüttüğü yeni anayasa teşebbüsü... Bu dönemde
herkes ilk defa eteğindeki taşı ortaya döktü. Bu taşlar dökülünce biraz
irkildiler. Bu talepleri sindiremediler. 2013 yılından günümüze yıllar geçti
acaba sindirebilecek miyiz? Farklılıklarımızı henüz sindiremedik. 2028'e kadar
da mümkün olmayacağı kanaatindeyim. 2011-2013 dönemi yöntemi kesinleştirdi. İlk
olarak Meclis çatısı altında anayasa uzlaşma komisyonu kurulması, sonra bu
komisyon Türkiye'den tüm talepleri toplayacak. Bu ikisi yapıldı. Üçüncü aşama
olarak taslak metin de yazıldı. Çoğu insan hakları ile ilgili olan 60 madde
yazıldı. Sonra asıl iktidar alanına gelince yani hükümet sistemine gelince,
yasama ve yürütmeye gelince AK Parti'nin başkanlık sistemi demesi ve
muhalefetin de buna karşı çıkmasıyla o süreç kapandı. Eğer süreç devam etmiş
olsaydı taslak metin yazılacaktı. Bu teklifleştirilecekti. Teklif Meclis’te
kanunlaşacaktı ama altını çizmek istiyorum ki bu kanun, anayasa demek değildir.
Bunu anayasallaştıran milletin onayıdır. Dolayısıyla millet bu kanunu
referandumda onaylarsa o kanun anayasal bir kanun haline gelecek. Demek ki yeni
bir anayasada bu formül geçerlidir. Bir anayasa yaparsak da bu yönteme göre
yapacağız." değerlendirmesinde bulundu.
"Türkiye Büyük Millet Meclisi
yeni bir anayasa yapabilir"
Eren,
"Malum 2016-2017 döneminde de FETÖ iktidarı değiştirmeye kalktı.
Dershaneler üzerinden kendini meşrulaştırmaya çalıştı. O zaman başkanlık
sistemine kesin olarak karşı çıkan MHP darbe sonrası başkanlık sistemine olumlu
yaklaşınca başkanlık sistemine geçildi. O dönemde de İsmail Kahraman
başkanlığında partiler arası uzlaşma denendi, yeni bir anayasa yapalım dendi
ama bir anayasa değişikliği ile başkanlık sistemine geçtik ve 2021 yılına
gelince cumhurbaşkanımız yeni bir anayasa dedi. Herkes anayasa yapsın dedi ama
ne hikmetse henüz kendileri bir metin yapamadılar. MHP 2021 yılının mayıs
ayında 100 maddelik anayasa diye anayasa metnini kamuoyuna duyurdu. Sonra 22
Kasım 2022 yılında 6 partiden oluşan Millet İttifakı 'anayasa önerimiz' diye
bir duyuru yaptı. 11 Haziran 2025'te AK Parti yeni bir anayasa komisyonu kurdu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı başkanlığında şu an partiler arası uzlaşma
süreci yürütülüyor. Araya “Terörsüz Türkiye” meselesi girince anayasa
çalışmaları biraz geri kaldı. Ama artık yetki konusu yerine netleşmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni bir anayasa yapabilir. Böylece 1982 Darbesi’nin
vesayetçi kalıntısı alan bu metinden kurtulup yeni bir anayasaya sahip
olunabileceğinin, yöntem olunabileceğinin, yöntem olarak bir sorun yok."
şeklinde konuştu.
Daha
sonra Prof. Dr. Emir Kaya, "Devlet Nedir? Ne İçindir?" başlıklı bir
konuşma yaptı.
Türkiye
Cumhuriyeti Devletini yöneten, yönlendiren devlet tasavvurunun ülkece
üretilmediğini söyleyen Kaya, "Biz devlet tasavvurumuzu ihraç ettiğimiz
için ve bu da bizim sosyolojik dokumuzla, altyapımızla uyumlu olmadığı için pek
çok krizi yaşıyoruz." dedi.
Siyasi
tarihçilerin, "Birinci Dünya Savaşı'na girmemiz hataydı, İkinci Dünya
Savaşı'na girmememiz hataydı." şeklinde söyleminin olduğunu söyleyen Kaya,
"Her halükârda savaşa girmemek iyidir bence. Ama İkinci Dünya Savaşı'na
girmememizin şöyle bir sonucu olmuştur: Bizim devlet anlayışımız, çoklarının
zannettiği gibi Mustafa Kemal Atatürk tarafından üretilmiş bir devlet anlayışı
değil; o zamanın modası olan devlet anlayışı. Yani o üretmiyor, onu aslında
ithal ediyor. O zamanın Fransa'sı öyle, Almanya'sı öyle, İtalya'sı öyle, Kara
Avrupası'nda devlet anlayışını Türkiye'ye getiriyor. Ve İkinci Dünya Savaşı'na
Türkiye katılmadığı, özellikle Kara Avrupası ülkeleri katıldıkları için, İkinci
Dünya Savaşı'ndan sonra onlar devlet tasavvurlarını değiştiriyorlar." diye
konuştu.
Devlet
kavramının, insanlar kitleselleştikten sonra yönetim ihtiyacı olarak ortaya
çıktığını söyleyen Kaya, "Yönetim biçimleri ortaya çıktı ve bu yönetim
biçimlerinden bir tanesi de devlet oldu. Ve devlet tarih boyunca çeşitli
biçimler, dönüşümler geçirdi, yapısal olarak… Bugün mesela İstanbul'dayız.
İstanbul'da Osmanlı zamanında yapılmış hastanelere bakın, vakıf hastaneleridir.
Hamamlar, vakıf hamamlarıdır. Yani devlet, kamu hizmeti adı altında hastane
yapmıyor, okul açmıyor ama medrese seviyesinde açıyor. Yani bunlar devletin
görevi olarak görülmüyordu. Tarihsel olarak devletlerin iki tane ana görevi
vardı: Yargı ve asayiş. Ve bunun karşılığında da vergi topluyordu. Devletin
yetki alanı çok dar anlaşılıyordu. Devlet denildiğinde böyle bütün hayatı
dolduran, her tarafı hizmetlerle dolduran, işte yollar, köprüler, barajlar
vesaire yapan, bunları yapmak görevi olan, eğitim vermek görevi olan bir organ
olarak devlet anlaşılmıyordu." ifadelerini kullandı.
Modern
zamana gelindiğinde devletlere yüklenen anlamın çok büyüdüğünü söyleyen Kaya,
"Devletlerin sorumlulukları çok arttı ve devletlerin sorumlulukları çok
artarken yetkileri de çok arttı ve biz bunu doğal karşıladık. Ama aslında bu
doğallaştırma 'devlet denilen o büyük olgu, o büyük referans noktası neyin
yerine konuldu, ikame edildi' sorusunun da cevabını bulmamız lazım. Modernite
öncesinde devlet dediğimiz o büyük yapı yok iken insanlar anlam ve değerlerini
nereden buluyorlardı?" diye ekledi.
"Bu devlet, bir türlü stabil hale
gelemiyor"
Hegel'in,
"İnsan için mutluluk; devletin bir parçası olmaktır, devletle
bütünleşmektir' dediğini aktaran Kaya, "Şimdi bu düşünce sistemini
Türkiye'ye getirip Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken, bu düşünceleri, o zamanın
ruhunu esas aldığınızda insanlara da 'Ey insanlar, siz anlamınızı ve değerinizi
devletle ve benim ideolojimle bütünleşmekten alırsınız.' dediğinizde o zaman ne
oluyor? Devletin ideolojisi ne? Laik-seküler… Bu ideolojiye uzaklığın oranında
değersizsin. Devletin ideolojisi Türkçülük. Bu ideolojiye uzaklığın oranında
değersizsin. Ve öyle bir devlet oluşturmuşuz ki biz 100 sene önce, halkın çok
büyük bir kısmına değersizsin mesajını veriyor alttan alta. 'Sen değersizsin,
şu kimliğin, şu özelliğin bu yapın nedeniyle sen değersizsin' sürekli bu mesajı
veren bir devletle halk da reaksiyona geçiyor, halk da onunla didişmeye geçiyor
ve bu devlet, bir türlü stabil hale gelemiyor." değerlendirmesinde
bulundu.
Devletlerin,
insan ruhu ve insanlık karşısında aciz ve küçük olduğunu belirten Kaya,
"Devletlerin haddini bilmesi gerekir. İnsan, insanları şekillendirecek. Beni
Allah bir kere yarattı; Allah beni yarattı, ruhumla yarattı. Bir de devlet beni
yaratamaz. Böyle bir haddi ve cüreti olamaz; hiçbir devletin olamaz. Devletlerin
de insanlar gibi ömrü var." dedi.
Batı'da
da insan haklarının, bu devlet ideolojisine sonradan enjekte edilmiş bir şey
olduğunu söyleyen Kaya, "Tabi o maya tutmamıştır. Tutmamasının sebebi de
insan hakları Batı felsefesinde de insan haklarının temel fikri olan 'İnsan
onuru, Tanrı insanı kendi suretinde yarattı' şeklindeki Tevrat ayetinden gelir.
Yani insanın değeri Batı'daki Yahudi-Hristiyan geleneğinde de Allah'tan
geliyor. Siz Allah'ı ve yaratıcıyı sahnenin dışına aldıktan sonra, insanın bir
kediden, köpekten değer olarak, onur olarak farkı yoktur." şeklinde
konuştu.
Hazreti
Peygamber'in, devletin fonksiyonel bir şey olduğunu öğrettiğini ifade eden
Kaya, "Peygamber, sembollere bizi boğmuyor. Sembollere boğmadığı zaman biz
Peygamberimizi örnek aldığımızda, devlet çok önemli bir fonksiyondur. Mevcut devletimize,
onun bütünlüğüne sahip çıkmak çok önemlidir. O bütünlük içerisinde çalışmak çok
önemlidir. Ama o bütünlük içerisinde de aynı zamanda bir takım ince işçilikler
yapmak, devlet anlayışımızı, onu dönüştürmek hem bizim insan değerimizin
artması hem de devletin aslında gerektiği mümkün olan seviyeye çıkması için
zorunludur." dedi.
Kaya,
"Bugün Türkiye'de çözüm süreci diye bir şey… Bizim ağzımıza bal
çalıyorlar. Ya zaten çözüm süreci; sorunu da sen yarattın, çözümü de sen
arıyorsun. Bizimle alakalı bir şey yok ki. Sen insanlara 'Bu devlete yakınlığın
oranında değerlisin.' mesajını vermişsin, Kürtleri değersiz hissettirmişsin.
Şimdi gel, gel, gel, 'Siz de değerlisiniz' diye Kürtleri geri çağırıyorsun.
Yani bugünkü çözüm sürecinin özeti bu. Başta değersiz
hissettirmeyecektin." diye konuştu.
İlk
oturumunun son konuşmasını "Nasıl Bir Anayasa? Manifesto Temsil
Özgünlük" başlığıyla bir Av. Ahmet Sait Öner gerçekleştirdi.
"Türkiye'de hukuk sistemi,
yatağında akmayan akarsu"
Türkiye'de
emperyal müdahalenin, ülkenin hukuk sisteminde ani bir rota kırımı oluşturduğunu
söyleyen Öner, "Bu ani rota kırımıyla Türkiye'de hukuk sistemi, yatağında
akmayan akarsu gibi… Su yatağında akmadığı zaman taşkınlık yapar, rotasız kalır
ya da aktığı havzaya bir değer, bir katkı akıtamaz. Türk hukuk sistemine de şu
anda biz bu nedenle aslında kendi gerçekliğimiz üzerinden bir havza bu nedenle
buluşturmamış durumdayız. Çünkü yatağında akmayan bir akarsu modeli ile karşı
karşıyayız."
Konuşmasının
devamında "manifesto" başlığına dair düşüncelerini de aktaran Öner,
"Uluslararası hukuk, bir manifestosu yazılmış ve bugün küresel sistemi
dizayn ediyor. Birleşmiş Milletlerin yapısı, Dünya Ticaret Örgütünün yapısı bir
manifestonun eseridir. Medine Sözleşmesi… Bunu da bu kavram bağlamında ifade
ediyorum, bir manifestodur. Hukuk sistemimizin manifestosu bize ait olmadığına
göre burada bir 100 yıllık muhasebe gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Elbette
“100 yıllık muhasebenin karşısına 100 yıllık bir inşa projesi koyabilecek
miyiz? Yeni bir anayasa burada bu inşanın bir parçası olabilecek mi?” sorusuyla
karşı karşıyayız. Ben bu nedenle öncelikle yeni anayasanın manifestosunun
yazılması gerektiğini burada bu vesileyle ifade etmek istiyorum. Bu anayasanın
bir başlangıç bölümü var, başlangıç bölümü yeniden yazılabilir, anayasanın
muhtevasında da olabilir. Bununla ilgili farklı bakış açılarını, farklı
tartışmaları şu anda gündeme getirmeye gerek yok ama bir manifesto yazımına
ihtiyaç duyduğumuz kendini açık bir şekilde gösteriyor."
değerlendirmesinde bulundu.
"Temsil, halkın kendini yönetme
iradesini ortaya koyması açısından kıymetlidir"
Anayasada
temsiliyetin önemine dikkat çeken Öner, "Temsil kavramının ve
tanımlamasının devletle de çok yakından ilgisi var. Yani temsil edilmediğiniz
yerde üst aklınız alınıyor. Biraz da taarruz eden bir fikriyatla konuşmak
gerekirse aslında bu halkın üst aklı, yani temsil değerinin alınması bana göre
Osmanlı yıkımından daha büyük bir yıkımdır. Çünkü yönetime katılmayan bir
toplumun haliyle süreç içerisinde yönetme asaletini kaybettiğini de dikkate
almamız gerekiyor. Bu nedenle aslında temsil, bu yönle de halkın kendini
yönetme iradesini ortaya koyması açısından kıymetlidir. Bu yönüyle anayasayı
kim yaparsa da egemen tabii ki o oluyor. Yani temsil aslında egemene de işaret
etmiş oluyor. Toplumsal iradeleri temsil etmeyen anayasalarda bu yüzden biraz
zümre temsili devreye giriyor." diye konuştu.
Öner,
"Manifestosu yeniden yazılmış bir anayasaya ihtiyacımız var ve elbette
dillendiriliyor bütün bu başlıklar. Yeni ve sivil bir anayasaya ihtiyacımız
var. Burada mevcut anayasanın öngördüğü usullere bağlı kalarak yapılacak bir
anayasa ne yeni olacaktır ne sivil olacaktır. O darbe anayasalarının halka
rağmenliği devreye girecektir. Dolayısıyla mevcut bir anayasayla yapmış
olduğumuz yeni anayasa belki sivil olabilir ama halka rağmenliği devam
edecektir böyle bir anayasanın." ifadelerini kullandı.
Terörsüz
Türkiye deklarasyonuyla, şu anda aslında mevcut Meclis yapısı dikkate
alındığında daha geniş bir mutabakat ortamının, bir uzlaşı imkânının ortaya
çıktığını söyleyen Öner, "Dolayısıyla buradaki birikimi ben önemsiyorum
ama 2013 tecrübesini yeniden yaşama ihtimali de halen karşımızda duruyor. Yani
akim kalma ihtimalinin olduğunu ifade edebilirim. Burada yine değinmem
gereken bir başlık, yani mutabakatı konuşurken muhalefet geleneğimizi,
muhalefet kültürümüzü de konuşmak durumundayız. Bizde muhalefet, temelde
sisteme karşı yapılan bir muhalefet değil. Bunu kimin getirdiğine yönelik bir
muhalefet. Yani teklifin özünden ziyade teklifi getirene karşı bir muhalefet
söz konusu. Dolayısıyla biraz ringe çıkarak, böyle sağlı sollu yumruklarla bir
muhalefet geleneği geliştirmiş durumdayız. Bu da bizim yapısal sorunlarımızın
tespitine ve çözüm önerilerimizin kabiliyetini zayıflatan bir kültüre dönüşmüş
durumda. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi tartışmalarını da ben böyle
görüyorum. Yani bu ve artık bir temelde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemimizin
veya başkanlık sistemi üzerinden Türkiye'de bir anayasal sistem sorunu
olmadığını düşünüyorum. Artık sorun, mevcut hükümet sisteminin nasıl daha güçlü
şekilde tahkim edileceği meselesidir. Bunun konuşulması gerektiğini daha çok
ifade etmek gerekir." diye konuştu.
Öner,
"Toplumun tüm katmanlarını bir arada tutacak, kategorize etmeyen, bir
şahsa, bir şahsın görüşüne, bir zümrenin ilkesine münhasır olmayacak bir
mutabakat, bir ortak payda imkânı var. Buradan hareketle, 1982 Anayasası'nda bu
kapsayıcılığı, bu kuşatıcılığı zedeleyen “Türklük”, “Atatürk milliyetçiliği”, “Atatürk
ilke ve inkılapları” ve “laiklik” vurguları yerine, yeni anayasada daha
kuşatıcı ilkelerin, kavramsallaştırmaların ve tanımlamaların peşine düşmenin
yürünen bu yolda bir fayda getireceğine inanıyorum." değerlendirmesinde
bulundu.
'Türkiyelilik'
kavramı ve benzeri 'millet' kavramı gibi tartışmaların olduğunu hatırlatan
Öner, "İşte Mustafa Kemal'in de anayasa taslağında 'Türkiyeli' tabirini
kullandığını biliyoruz, ama toplum olarak buna hazır değiliz. İşte burada
değişimin normalleşmesi devreye giriyor. Yani bir taraftan bizi bugüne getiren
süreçlerin geride kalması, bir taraftan kuyruk acısı, bir taraftan evlat acısı,
bir taraftan bugüne kadar ötekileştirilmiş, kutuplaştırılmış bu çatlakların
giderilmesi; değişimin normalleştirilmesi ihtiyacını beraberinde getiriyor.
Dolayısıyla henüz buralarda çok daha hazır olmadığımızı ifade etmek
istiyorum." görüşünü savundu.
“LGBT ve benzeri tehlikelere karşı 41.
maddenin yeniden ele alınması ve kapsamının genişletilmesi gerekir”
Öner,
konuşmasının devamında yeni anayasayla ilgili şu önerilerini paylaştı:
"Giriş
bölümünün, başlangıç bölümünün, anayasada manifestosu yazılmalıdır;
değiştirilebilir bir anayasanın önü açılmalıdır. Bu yüzden değiştirilemez
maddeler şerhinin kaldırılması gerekir. Bunun için değişimin normalleşmesi
ilkesinden bahsettim. Toplumsal inisiyatif temsil edilmeli; bunun için sivil
toplum unsurlarını hem iradesi hem de değerleri yansıtılmalıdır. Bu yöntem ve
içeriğe değinir. 'Türkiyeli', 'millet' gibi kuşatıcı alternatif kavramlara,
tanımlamalara ihtiyaç var. Temel hak ve hürriyetleri baskılayıcı bir misyona
dönüşmüş, laiklik ilkesi gibi 14. maddede bunun örneklerini görüyoruz. Bu
anlamda, tanımlanması ve yeni anayasada bu baskı rolüyle bulunmaması gerekiyor.
İnkılap
kanunları, bu toplumun yüzünün geleceğe dönüklüğünü korunması hakkında kanunu
kast ediyorum. 174. madde; bu toplumun yüzünün geleceğe dönüklüğünü yine anayasaya
girmiş başlıklardan bir tanesi. Bunu da yeni anayasada yer almaması gerekir.
Aile
kurumu, günümüzde tartışmanın çok merkezinde durduğu için ve toplumun
temelidir. 41. maddede bir güvence var. Fakat bu güvencenin kapsamı
genişletilmeli; anayasalarda çok spesifik tanımlamalar yapılmamalı. Çerçeve
anayasa olmalı ama günümüzde aileyi tehdit eden, ifrat eden, LGBT ve benzeri
tehlikelere karşı 41. maddenin yeniden ele alınması ve kapsamının genişletilmesi
gerekir."




