"Toplumsal Mutabakat Arayışı ve Yeni Anayasa" çalıştayımızın ikinci oturumunda konuşmacılar, sunumlarında yeni anayasada yer alması gereken hususlarla ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Muharrem Coşkun’un moderatörlüğünü yaptığı çalıştaymızın ikinci oturumunda Prof. Dr. Saffet Köse, "Aile ve Fıtratın Korunması" başlığıyla bir konuşma gerçekleştirdi.

Bugün insî ve cinnî şeytanların aileyi hedef aldığını belirten Köse, "Çünkü aileyi bozduğunuzda her şeyi bozuyorsunuz. Bu yüzden ailenin kendine özgü, doğal kuralları vardır. Fıtrat dediğimiz şey de aslında budur. Kadınlık ve erkeklik normları. Dolayısıyla bunlar üzerinden çok fazla oynanıyor. Aile; uygun kadın ve erkek arasında kurulan, kadınlık ve erkeklik normlarına göre düzeni olan, cinsel hayatı düzenleyen, neslin temiz bir şekilde üremesini temin eden, bunu hedefleyen, doğumun meşruiyetini sağlayan esnek bir hiyerarşisi olan kurumsal yapıdır." dedi.

“Modern dünya insanları arzuların hükmettiği bir dünyaya yönlendiriyor”

Ailenin kavramı üzerinde birtakım oynamaların olduğunu ifade eden Köse, "Bu oynamalar özellikle feminizm hareketi üzerinden ve daha sonraları feminizmin 'eşcinsel özgürlük hareketine' eklenmesi ile de çok farklı bir boyuta taşınarak aile üzerinde yeni bir dönemi başlatmak istediklerini ifade etmek istiyorum. Özellikle şunu vurgulamak isterim ki din, bütünüyle düzenleyen bir yapıya sahiptir. Çünkü aile ile ilgili insanlığın maslahatı sabittir. Bu kurallar o yer ve zamana göre değişmeyen sabit kuralları belirlediği için ve o da sabit maslahatı korumak üzere geldiği için ayrıntılarıyla gelmiş hükümlerdir.  Tevrat, İncil, Zebur bozulmuştur. Açın bakın onlarda da bu ayrıntıları görürsünüz. Kur'an-ı Kerim'de ve Efendimizin sünnetinde neler varsa oralarda da aynı şeyler var aslında. Fakat modern dünya kendisini din karşıtlığı üzerine kurduğu için bunları bir tarafa bırakıyor ve artık insanları arzuların hükmettiği bir dünyaya yönlendiriyor." şeklinde konuştu.

"Kadın bedeninin özgürlüğü ve kontrolü gibi kavramlar üzerinden yürütülen bir zihniyet değişikliği söz konusu"

Köse, "Geldiğimiz noktada aileyi ilgilendiren şöyle bir durum var; cinsiyetsiz insan, ailesiz toplum, nikâhsız cinsel hayat ya da cinsel özgürlük yönünde bir temayülün güçlendirilmesi çabaları, cinsiyet disforisi yani insanın cinsiyetini beğenmemesi, cinsiyetini değiştirmeye çalışması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin kutsanması, evliliğin çeşitlenmesi arayışları (aynı cinlerin evliliği), kadın bedeninin özgürlüğü ve kontrolü gibi kavramlar üzerinden yürütülen bir zihniyet değişikliği bütün dünyada söz konusu... Bunlar doğrudan artık aileyi ilgilendiriyor. Aileye yönelik tehditler içerisinde yer alan konuların bazıları bunlardır." diye konuştu.

Bakara suresinin 204-206 ayetlerinden, "Hasımların en azgınları içerisinde öyleleri var ki yönetimi ele geçirip egemenliğini kurduklarında yeryüzünü ifsat etmek, harsı ve nesli bozmak gibi bir çaba içerisine girerler." buyruğuna atıfta bulunan Köse, "Buradaki 'hars'tan maksadın kadın olduğunu söylüyor bazı müfessirler. Bu kadınlık normlarının bozulmasıyla birlikte bir ifsat ortamının oluşturulduğunu söylüyor Kur'an-ı Kerim. O yüzden şimdi işte biz bu kültürel hegemonya içerisinde kendi değerler dünyamızın dışında, dışarıdan din karşıtlığı üzerinde kurulmuş bir zihniyetin ürettiği kavramlarla bir tarafta Müslüman diğer tarafta mutlu kalmaya çalışıyoruz. Bu mümkün değildir." dedi.

Feministlerin, kadın ve erkekliğin biyolojik olmadığını, cinsiyetin toplumsal olduğunu ve dolayısıyla da bunun mücadelesini verilmesi gerektiğini söylediğini aktaran Köse, "Batı dünyasında bu çalışmaların ortaya çıkardığı problemler görülmeye başlandı. Batı dünyasının özellikle Yahudiliğin, Hristiyanlığın diğer dinlerin vesaire kadına yaptığı büyük işkenceler var. Aslında feminizmi doğuran da biraz bunlar." diye belirtti.

Köse, "Farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görüp kendi değerler dünyamızın içerisinde bunları ele almamız gerekiyor diye düşünüyorum. O yüzden kendi kavramlarımız üzerinden kendi dünyamızı inşa etmeliyiz. Özgürlük, haklar, eşitlik vesaire evet bunlar birer değerdir ama kendi değerlerimizle bunları mayalamadığımız sürece bunlar bize problem olarak dönüyor." değerlendirmesinde bulundu.

Daha sonra bir konuşma gerçekleştiren Mazlum-Der Başkanı Avukat Kaya Kartal ise “Etnik Kimlikler ve Anayasal Düzen: İlkeler ve Yaklaşımlar” başlıklı sunumunu yaptı.

"12 Eylül ile birlikte çizilmiş çerçeveye hapsedilmiş durumdayız"

Kartal, "Gerek tarihi itibarıyla, gerek coğrafya itibariyle Türkiye’ye bu anayasa olabildiğince dar gelmiş durumda. Temel problemlerinin de aslında kaynağını teşkil ediyor. Şunun da farkındayız, bir metin ortadan kalktığında, değiştiğinde, her şey bitmiş olmayacak, güllük gülistanlık olmayacak, anayasa metni olmasa da pekâlâ anayasal bir düzen kurulabilir. Burada neticede bir gerçeklikle karşı karşıyayız. 12 Eylül ile birlikte çizilmiş bir çerçeve var. O çerçeveye hapsedilmiş durumdayız.” dedi.

"1924 Anayasası ile birlikte oluşan bir bakış açısı var"

"Bu sadece 12 Eylül ile ilgili bir durum değil." diyen Kartal, "Lozan'la birlikte oluşan sistem ve sonrasında hemen ilan edilen Cumhuriyet, sonrasında 1924 Anayasası ile birlikte oluşan bir bakış açısı var. Aslında bu toplumun geçmişine, geleneklerine, dini anlayışına aykırı olarak tepeden inme bir şekilde sistem inşa edildi ve bu varlığını bugüne kadar sürdürdü. Siyaset vardı, seçilenler vardı, ama bunlar hep koltuğun sol tarafında değişken olmalarına rağmen, koltuğun sağında daha sabit ve sistemin asıl sahibi gibi duran bir unsur oldu hep maalesef." ifadesini kullandı.

"Kürtler ana düşman olarak belirlenmiş maalesef"

Kartal, "Aradan artık 100 yıl geçti. Biz halen bu zeminle idare edilmeye çalışılıyoruz. Cumhuriyet kurulduğu günden itibaren aslında temel düşmanlar edinmiş. Bunun farkına varmak lazım. Burada etnik olarak bir dayatma var. Çoğunluğu teşkil ediyor olması hasebiyle Kürtler ana düşman olarak belirlenmiş maalesef. Yine aynı şekilde dindarlar, İslam büyük oranda bir düşman olarak algılanmış, böyle muamele görmüş. İşte âlimlerin yaşadıklarından, toplumun yaşadıklarından birçok örnek verilebilir. Bu düşmanlıklar üzerinde oluşan bir sistem var. Bunun yazılı hali de anayasa olarak karşımızda duruyor."

"Değiştirilemez maddelere her halükârda dokunmak lazım"

Dokunulmaz maddelerin olmaması gerektiğinin altını çizen Kartal, şunları söyledi:

"Bunu bir kırılma olduğunu öncelikle fark etmek ve vurgulamak lazım. Bu kalıcı olan, olması gereken bir şey değil. Bugünkü tartışmalarda sürekli dokunulamaz maddeler, değiştirilmez maddeler, kırmızıçizgi dayatmalara 'hadi oradan demek lazım' çünkü bize dayatılan şey şu aslında; 'siz toplumun yüzde 99 bilmem kaçı dahi bir araya gelseniz, bu maddelere dokunamazsınız. Ama biz istediğimiz zaman 10 yılda bir yaptığımız darbelerle bu modeller de dâhil olmak üzere, bütün sistemi değiştirip, yeni bir anayasa kurabiliriz.' diyen bir yapı var karşımızda. Bu tartışmalarda da beni en çok tedirgin eden şey; sivil bir anayasa tartışıyoruz. Ama günün sonunda sivillerin elleriyle yapılmış bir darbe anayasası ile de karşılaşmak riskimiz var. Dokunulmayacaksa eğer bu maddelere, bu maddelere her halükârda dokunmak lazım. Bu maddeler aynı korunursa bile, yerlerini değiştirmek lazım ki bu kabul edilemez bir şey olduğu ortaya konulmuş olsun. Aksi halde insanlar istenilen şeye uymuş olacak. Neredeyse ilah gibi tasavvur edilen bir darbeci iktidar, onun dayattığı bir metin... Buna hiçbir sivil otorite, sivil unsur dokunamıyor. Böyle bir gerçeklikle bizi baş başa bırakmış olacaklar. Bunu kabul etmemek lazım."

"En temelde bir kimlik inkârı ile karşı karşıyayız"

En temelde bir kimlik inkârı ile karşı karşıya olunduğunu belirten Kaya, kimlik inkârıyla birlikte dilden kaynaklı bir inkâr olduğunu vurguladı.

Kartal, "Baskılar, yasaklamalarla karşı karşıya kalmış durumdayız. Kimlik inkârı ile alakalı konu, doğrudan vatandaşlık tanımı ile ilgili, açıkça ifade etmek lazım. 1924 Anayasası ile birlikte ilk defa herkesi Türk sayan bir metinle karşı karşıyayız. 1876 Osmanlı anayasasına baktığımızda aslında herhangi bir din ve mezhepte ne olursa olsun, Osmanlı tabir ediliyor.  Kapsayıcı ve kuşatıcı bir tabir karşımızdayken, 1921'de bir tanıma yer verilmeden Türkiye devleti, Türkiye halkı gibi ifadeler daha geniş bir şemsiye içerisinde bir çerçeve çizilmiş. Ama 1924'te artık çok açık bir şekilde Türkiye ahalisine din ve ırk ayrımı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denilir şeklindeki vurguyla aslında bu ülkenin vatandaşı olan herkes Türk yapılmış."

"Anadil meselesi Cumhuriyet tarihi boyunca hep bir sorun alanıydı"

Anadil meselesine de değinen Kartal, "Anadil meselesi Cumhuriyet tarihi boyunca hep bir sorun alanıydı. Bunu yine 1924 Anayasası ile birlikte artık tamamen bir Türkçülük üzerinde, resmi dil üzerinde dayatılan bir çerçevede bir sorun alanı oldu. Aslında dille alakalı asimilasyon sadece Kürtler ya da diğer dilleri konuşan diğer unsurlarla alakalı değil, Türklerle ilgili ciddi bir asimilasyon sürecine dönüşmüş durumda. Dil devrimi, sadece Kürtçenin yasaklanmasıyla Kürtler açısından bir inkâr aşmış oldu. Dil devrimi ile aslında Müslümanların da inkârına, İslam'dan kaynaklı, aslında Türkçenin de İslam'ın yoğurduğu bir dil olması sebebiyle dini kimliklerin de inkârına dönük bir proje olarak bu ülkede icra edildi ve ciddi anlamda başarılı oldu maalesef. Bugün konuştuğumuz dil ne kadar Türkçe, her dönem tartışılmış zaten."

"Temsil konusu her dönem yine bir tartışma konusu olmuş"

Kartal, "Temsil konusu her dönem yine bir tartışma konusu olmuş. Osmanlı anayasasında, 1921 Anayasası’nda âdem-i merkeziyetçi bir yapı ortadayken, aslında 1924 Anayasası’nda kuruluş ideolojisinin de olabildiğince merkeziyetçi bir düzen inşa edildi. 1982 Anayasası’yla da bu çok daha baskın bir şekilde karşımızda duruyor maalesef. Son yaşadığımız 10-15 yıllık süreçte de bu kayyum atamaları ile birlikte özellikle kayyum atamasındaki valilerin doğrudan belediye başkanı atanması suretiyle daha da ilerletilmiş durumda. Bir halka 'siz iyi seçememişsiniz, biz sizin yapamadığınızı yapıp daha iyilerini atayabiliriz.' olarak ifade edilebilecek bir şekilde, biraz da aşağılayıcı bir ton içeren bir usulle temsilciler belirleniyor. Osmanlı tecrübesinde de bugünkü dünyada da çok farklı yöntem ve usuller var. Hem bölünme kaygısını giderecek şekilde hem bir ortaklık talebini yok saymayacak şekilde yöntemler geliştirilebilir. Dünyada çok çok örnekleri var." dedi.

"Türkiye artık bu toplumsal mutabakatı, toplumsal barışı sağlamak zorunda"

Bölgedeki gelişmelerin bunun artık sürdürülebilir olmadığını gösterdiğini belirten Kartal, “Güvenlik, güç, askeri yöntemlerle bir yere kadar götürülebilir bu konular. Özellikle son dönemlerde Suriye'de yaşanan süreçler, israilin bölgedeki aktivasyonu, işte Dürziler üzerinde kurulan ilişkiler benzeri ile birlikte artık coğrafyamız açısından çok riskli bir sürece girildiğini görüyoruz ve Türkiye artık bu toplumsal mutabakatı bir an önce sağlayıp yeni bir düzene geçmek zorunda. Aksi halde ciddi riskler bekliyor. Biz tarih boyunca biliyoruz ki bu coğrafyada ortak bir siyasi birlik sağladığında, bu coğrafyanın gücü ve enerjisi açığa çıkıyor. Böldüğünüzde, parçaladığınızda, bu sadece Kürtler açısından değil; Araplar, Dürziler, Aleviler, bu coğrafyada yaşayan Rumlar, Hristiyanlar, Yahudiler fark etmiyor, bütün bunlarla birlikte bir güç olabildiğimizde, bu bölgeden hem emperyalistleri gönderme imkânına ve olanağına sahip oluyorsunuz hem de kendi değerlerinizle de var olabiliyorsunuz. Bu gerçeklikle artık Türkiye yüz yüze gelmek zorunda." diye konuştu.

"Tevhid-i Tedrisat dediğimiz bir bela ile baş başa kaldık"

Türkiye'deki eğitim sistemindeki inkâra da dikkat çeken Kaya, şunları söyledi:

"Cumhuriyetle birlikte aynı zamanda Tevhid-i Tedrisat dediğimiz bir bela ile baş başa kaldık. Burada tek tip zorunlu eğitim modeli ile de bu toplumun çocuklarını, gençlerini sürekli belli bir ideolojik çerçevesinde, toplumun kahir ekseriyetinin inancının, düşüncesinin dışında bir ideoloji çerçevesinde, bir sistemle karşı karşıyayız. Biz bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan Müslümanlar, bugüne kadar buna dair çok söz söylemişsek de bunu değiştiremedik maalesef. Aynı zamanda bu müfredat hem dinî kimlikleri hem etnik kimlikleri yok sayan bir müfredat. Kemalist bir ideoloji dayatılıyor, seküler bir ideoloji dayatılıyor ve bizler de kendimizi bu ideolojiye ait hissetmesek de çocuklarımızı oraya teslim etmek zorunda kalıyoruz. 5-6 yaşından alıyorlar, 21 yaş aralara kadar, üniversitede dâhil edersek 23-25 yaşlara kadar. Böyle bir sistemle karşı karşıyayız. Buna dair de maalesef bir tartışma göremiyoruz. Hâlbuki bunun kırılması lazım. Ortak tarihi tecrübe bu müfredatta yok maalesef."  

Daha sonra Hamza Türkmen, " İdeoloji Dayatmayan Kuşatıcı Bir Anayasa Mümkün Olabilir mi?" başlıklı bir sunum yaptı.

Hamza Türkmen, Türkiye’de anayasa yapma talebi ve çabası, hukukî ve fıtrî değerleri çiğneyen iç ve dış vesayetten uzaklaşma kadar, ideolojik dayatmalardan arınma yollarını da öncelikli olarak ele alma tutarlılığını göstermesi gerektiğini söyledi.

Toplumun çoğunluk veya azınlık kesimlerinin dini, ideolojik veya etnik taleplerine “tarafsızlık ilkesi” ile nasıl yaklaşılacağı sorularına açıklık getirilmeden yapılacak çalışmalar yeni sorunlara hapsolan bir giriftlikten kurtulmayacağını ifade eden Türkmen, “Toplumsal mutabakat adına içinde girift sorunları taşıyan resmi mirasın yükünü hafifletmek istiyorsak, en azından Anayasa tasarısı yapıcılarının hangi paradigmanın “değer ölçüleri” ile davrandıklarının ve bu kişiler arasında “tarafsızlık” tutumunun nasıl sağlanacağının farkındalık bilincini öne çıkartmaları gerekir. Türkiye’de anayasa yapma talebi ve çabası, hukukî ve fıtrî değerleri çiğneyen iç ve dış vesayetten uzaklaşma-kopma arzusu kadar, ideolojik dayatmalardan arınma görev ve yollarını da öncelikli olarak ele alma tutarlılığını göstermelidir.” dedi.

Türkiye’de Müslümanlar başta olmak üzere farklı paradigmal bakışa veya etnik yapıya sahip olan unsurlar “Olmasını istedikleri devlet ve olunmasını istedikleri toplum” olamamanın derin ıstırabı içinde olduklarına dikkat çeken Türkmen, “Türkiye Cumhuriyeti 1982 Askeri Darbe Anayasası’nın taşıdığı ve beslendiği önceki militan/militarist demokrasi şartlarını bünyesinde barındıran totaliter anayasa uygulamalarının tasfiyesi sürecinde katılımcı, söz hakkı itibariyle eşitlikçi ve adil yeni bir anayasa yapımı önemlidir. Ancak bu niyet için öncelikli şart olarak Türkiye toplumunun ortak kültür, inanç ve maruf örf değerleri karşısında taşınan ön yargılardan ve ideolojik dayatmalardan arınma yollarının müzakeresi ilk gündem maddesi yapılabilmelidir. Türkiye’de Müslümanlar başta olmak üzere farklı paradigmal bakışa veya etnik yapıya sahip olan unsurlar “Olmasını istedikleri devlet ve olunmasını istedikleri toplum” olamamanın derin ıstırabı içindedirler. 1924’ten beridir yürürlükteki anayasalar Batılı kavramlara; değerlere, teamüllere ve deneyimlere dönük pembe yanaklı bir coğrafya ve toplum oluşturmaya çalıştılar. Geçmişten dersler çıkartmalıyız. İçinde yaşadığımız coğrafyanın 1400 yıllık başat medeniyetine, 1400 yıllık yerlilik tesânüdüne ve Müslümanlara karşı çatık kaşlı bir anayasanın yasal, hukuki, sosyal ve siyasi yeni giriftlikler ve geleceğe taşınacak huzursuzluklar oluşturacağı unutulmamalıdır.” ifadelerini kullandı.

“Tarafsız bir toplumsal sözleşme oluşturmak kaçınılmazdır”

Kimsenin kendini dışlanmış hissetmeyeceği bir vatandaşlık tanımının yapılması gerektiğini belirten Türkmen, Coğrafyamıza ait mirasçısı olduğumuz medeniyet değerleri İslam’a uygun bir hayat inşasını öngördüğü açıktır. Tabii ki yaşadığımız ve tebaası olduğumuz bugünkü ulus toplum, farklı talepler doğrultusunda içinde çeşitlilikler taşımaktadır. Çatışma mı, anlaşma mı, teslimiyet mi diye sorduğumuzda; tabii ki taleplerimizi ve hukukumuzu yaşatabilmek için öncelikli seçenek, bir mutabakat arama durumudur. Ve anayasa tartışmalarına ideal olanın değil, asgari bir düzlemin teşkili olarak yaklaşmalıyız. Ve anayasal olarak da ayrım gözetmeksizin herkese adalette eşit mesafede ve kimsenin kendini dışlanmış hissetmeyeceği bir vatandaşlık/tebâlık tanımı yapılmalıdır. Bunun için tarafsız bir “toplumsal sözleşme” oluşturmak kaçınılmazdır.” şeklinde konuştu.

“Yaşadığımız toplumda İslamî kimlik mensubiyeti, en önde gelen tercih olagelmektedir”

Modernitenin ürünü olan ulusal devlet anayasaları, dini yasaları dışarıda bırakmayı zorlayıcı bir kural haline getirdiğini söyleyen Türkmen, “Toplumsal sözleşme”nin üst değerlerinin ne olacağı meselesine, ister doğal hukuk arayışı içinde; ister vahyi ilkelerle sosyal vakıa gerçeğini yorumlanma açısından; ister pozitivizm veya ilerlemecilik gibi çağdaşçılık söylemiyle süslenen ideolojik farklı bakış açılarıyla yaklaşılsın, toplumun her kesimini gözetecek “tarafsızlık” ilkesinin ne olduğu ile ilgili tartışmalar hep var olmuştur ve var olacaktır. Herkesin öncelediği ya da kutsadığı bir üst kimliği vardır. Örneğin yeni anayasa konusunda konuşan benim de öncelikli olarak benimsediğim kimliğim İslam’dır. Ve açık vakii bir gerçektir ki yasal, idari, psikolojik ve askerî bariyerlere rağmen yaşadığımız toplumda İslamî kimlik mensubiyeti, en önde gelen tercih olagelmektedir. Ama batılı paradigmanın yani modernitenin ürünü olan ulusal devlet anayasaları, dini yasaları dışarıda bırakmayı zorlayıcı bir kural haline getirmiştir. Bu dışlayıcı laik, seküler veya pozitivist tavır ve çatışma ruhunu aşacak, adil bir mutabakatı nasıl sağlayacağımız sorusu kaçınılmazdır.” dedi.

“Anayasa, beşeri kanunlar sıralamasında en önde gelen kanundur”

1961 ve 1982 Askeri Darbe Anayasaları ile korunan ve değiştirilmesi bile teklif edilemeyeceği bildirilen laik-ulusal Kemalist resmi ideolojinin mantığı, hukukun katılımcı gelişimini engellediğini ifade eden Türkmen, şöyle devam etti:Türkiye’de 1928 ve 1937 Teşkilat-ı Esasi maddelerinde İslami bütünlüğün tasfiyesi ile ilgili yapılan anayasal değişikliklerle ve çeşitli cürümlere sebep olan kanunlarla yasaklar getirilmesiyle, Müslümanlara inanç ve düşünce özgürlüğü açısından kitlesel mağduriyetler yaşatılmıştır. 1961 ve 1982 Askeri Darbe Anayasaları ile korunan ve değiştirilmesi bile teklif edilemeyeceği bildirilen laik-ulusal Kemalist resmi ideolojinin mantığı ise hukukun katılımcı gelişimini engellemiştir. Resmi ideoloji strateji yöneticileri; tüm yargı mensupları ve Kemalist ilahiyatçılar ile birlikte İslam’ın bütünsel algılanışını örten ve onu sadece dar bir inanç sistemine ve Şeb-i Arûz törenleri gibi şaz ritüellere indirgemeyi planlayan bir tutum içinde olmuşlardır. Anayasa, beşeri kanunlar sıralamasında en önde gelen kanundur. Anayasa, Avrupa kıtasında oluşan paradigma içinde hakimiyeti kurallara bağlama veya beşeri idrakin adalet arayışı ve çabalarından doğmuştur. 1215 Magna Karta metni de Batı’da bu çabaların ilk örneği olarak gösterilir. Beşeri anayasalar zaman ve şartlara göre oluşturulan kanunlardır. Zaman ve şartlar değişince normlar da değişir; yani batılı paradigma için normlar evrensel değildir.”

“Yakın tarihle ilgili alternatif incelemeler yapan insanlara Atatürk milliyetçiliği zorla dayatılamaz”

“Teşkilat-ı Esasi Kanunu” doğrultusunda anasır-ı İslam’ın birliktelik ruhunu devam ettirme güvencesi içinde Anadolu Savaşlarının kazanıldığını belirten Türkmen, “Vahye bağlı kavimlerde / toplumlarda ise beşeri idrak, bütün insanlığın fıtratını yaratan ve o fıtratı en iyi bilen Yaratıcının vahyi hakikat bildirimini ölçü alarak zaman ve şartlara göre kanunlar yapar. İslam medeniyet havzasında kanunlar değişebilir ama korunmuş olan vahyin evrensel hükümleri değişmez. Osmanlı Yönetimi’nde 1878 yılında tanzim edilen “Kanunî Esasi” vahyî olanı da gözeten bir toplumsal sözleşme mühendisliği idi. Milli Mücadelede, Kanuni Esasî doğrultusunda 1921’de kabul edilen ve çerçeve anlamında 23 maddeden ibaret olan “Teşkilat-ı Esasi Kanunu” doğrultusunda anasır-ı İslam’ın birliktelik ruhunu devam ettirme güvencesi içinde Anadolu Savaşları kazanılmıştı. 1922-1923 Lozan Anlaşması görüşmelerinde,  Batı dışı bir toplum olarak ilk defa bizlere Batı’nın küresel hukuk formu dayatıldı. Ve Lozan’da taahhüt edilenlere göre 1928’de Teşkilat-ı Esasi’den “Devletin dini İslam’dır” maddesi çıkartıldı. Türkiye Cumhuriyeti laik; aynı zamanda ulusal, demokratik ve sosyal devlet olduğunu (1961 ve 1982 Anayasalarının 2. Maddesi) 1937’den bu yana resmi olarak duyurdu.  Ve devletin varlığı ile ilgili Anayasanın değiştirilemez ilk üç maddesinin içine ise gerek “Atatürk milliyetçiliği” gibi farklı standartlar içeren ideolojik maddeler, yine batılı paradigmadan kopyalanan ve içeriği muammalı olan “laiklik” ile göreceli ve çifte standart taşıyan “insan hakları” gibi mahiyet değeri açıklanmayan benzeri kavramlar yerleştirildi. Oysa farklı kimlik ve dini telakkî taşıyan; ayrıca yakın tarihle ilgili alternatif okuma ve incelemeler yapan insanlara Atatürk milliyetçiliği zorla dayatılamaz. İntihal edilen batı paradigmasına ait kavramlarla ve totaliter bir ideolojiyle biçimlendirilen Anayasa’nın 4, 42 ve 66. maddeleri fikri ve toplumsal talepleri yasaklayıcı mahiyettedir.  Bu anlayışa sahip resmi ideoloji mensubu Anayasa uzmanı siyasiler, hukukçular ve aydınlarla özgürlükçü bir anayasanın yapılamayacağı son derece açıktır. 1982 Anayasası’nın felsefî temelleri tartışmaya açık “demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, yargının bağımsızlığı, çağdaş uygarlığın ve bilimin zorunluluğu” gibi konuların arkasına gizlenerek ideolojik niyetleri istikametinde bir anayasa şekillendirme niyetinden vazgeçmediler. Kamuoyunu kandırma yoksa şeffaflık asıl olmalıdır.” şeklinde konuştu.

“Yeni Anayasa, baskı guruplarına meydan vermeyecek kurallar taşımalıdır”

“Laiklik” tanımının anayasada ve hukuk disiplininde tam olarak belirgin olmadığına dikkat çeken Türkmen,Anayasada kendi medeniyet değerlerimize uzak ama batılı değerlerden intikal ettirilen tartışılacak birçok kavram var. Örneğin Anayasa’da “Türk” ifadesi etnik bir kimliği ifade etmiyorsa neden Türklerin kökeninin 5 bin yıllık Orta Asyalı sarı ırka mı, yoksa 7 bin yıllık beyaz ırktan olan Hitit ve Sümerlere mi dayandığı tartışmaları uzun yıllar yapıldı ve hâlâ yapılıyor? İptal edilmek zorunda kalınan 1932 yılında gündemleştirilip ders kitaplarında işlenen ırk temelli “Türk Tarih Tezi” kurgusu ile bir nesil niçin kandırıldı?  “Laiklik” tanımı da anayasada ve hukuk disiplininde tam olarak belirgin değildir. Anayasada laikliğin altında yatan değerin ne olduğu da muğlaktır. Farklı laiklik normları, pozitvist – bilimci – ilerlemeci mutlakçılığın bir tezahürüdür ve bu konudaki tüm tanımlar ideolojiktir. Dayatmadır. Yeni Anayasa, hem toplumsal mutabakata uygun olmalı, hem mutabık kalınan konular dışında inisiyatif kullanan elit zümrelere veya baskı guruplarına meydan vermeyecek kurallar taşımalıdır. Ayrıca toplumun ağırlıklı kesimi gözetilerek İslamî değerlere karşı olan hükümler anayasada da, kanunlarda da yer almamalıdır. Yargı kurumlarına üye seçimi, Cumhurbaşkanının yetkileri, parlamento üyelerinin hangi hallerde dokunulmazlığının kaldırılacağı gibi teknik konular ise “tarafsızlık” ve “ideolojik tutumdan arınma” dirayeti gösterecek “uzman” ekiplerce geniş çerçevede ele alınmalıdır. Son olarak tekrar vurgulayacak olursak, anayasa yapıcıları arasında “tarafsızlık ilkesi”nde ve “önyargı yaklaşımlarını aşma yöntemi” konularında bir konsensüs sağlanmalıdır. Yoksa yeni anayasanın akıbeti de, yamaları sökülen yasalar bohçası haline gelmiş 1961 ve 1982 Anayasalarından farkı olmaz. Dolayısıyla teknik ve uzmanlık gerektiren anayasa maddelerinin yazılmasından önce içinde yaşadığımız topluma ait “ortak bir anlam ruhu”nu yakalamamız gerekir. Avrupa’da kuvvetler ayrımı esasını ortaya atan Montasquieu (ö. 1755), “Kanunların Ruhu” isimli eserinde Avrupa toplumları kanunlarının ruh bütünlüğü içerisinde olmasını önermiştir. Ama dikkat çekici husus aynı paradigmadan beslendikleri halde hiçbir Avrupalı ülke diğerinin anayasasını iktibas etmemiştir. Her Avrupalı ülke kendi anayasa hükümlerini az da olsa farklılaşan kendi kültürel renkleriyle oluşturmuştur. Bize düşen ise ilk dönem Cumhuriyet elitleri gibi Avrupa paradigmasına ait olan normları iktibas etmek değil, toplumsal mutabakatımızın ortak değerleriyle oluşacak bir ruhla medeniyet değerlerimizden kopmayan bir anayasa yapmak olmalıdır. Başında belirttiğimiz soruyu sonunda da tekrarlamalıyım: Anayasa tasarısı hazırlayıcılar önyargılardan ve ideolojik dayatmalardan nasıl arınabilecekleri konusunu, öncelikle müzakere etmeyi düşünüyorlar mı?” ifadelerini kullandı.

Çalıştayın ikinci oturumunda son olarak Prof. Dr. Abdulmuttalib Arpa, "İnanç Temelli İktisadi Faaliyet Hakkının Anayasal Güvence Altına Alınması" başlıklı bir sunum yaptı.

İnsanlık tarihi boyunca iktisadi hayatın, sadece kazanç/getiri amaçlı üretim ve tüketim ilişkilerinden ibaret olmadığını, aynı zamanda dini inançlar, kültürel değerler ve toplumsal normlarla da şekillendiğini belirten Arpa, "Bu bağlamda, iktisadi düzenlemelerin salt piyasa mekanizmaları üzerinden değil, aynı zamanda inanç temelli hassasiyetler üzerinden şekillenmesi, modern anayasacılıkta yeni bir boyut olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Türkiye gibi Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerde, bu konu sadece teorik değil, aynı zamanda pratik bir zorunluluk haline gelmiştir." dedi.

Hak kavramı ve anayasal bağlam

Anayasaların, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan toplumsal sözleşmeler niteliğinde olduğunu ifade eden Arpa, "Klasik haklar, bireysel özgürlükleri; sosyal haklar, refahı; üçüncü kuşak haklar ise dayanışmayı temsil eder. 'İnanç temelli iktisadi faaliyet hakkı' bu kategorilerle doğrudan kesişmekte, özellikle din özgürlüğü ile ekonomik özgürlüğün birleştiği noktada konumlanmaktadır. Bu hakkın anayasal düzeyde tanınması, bireylerin sadece inançlarını serbestçe ifade etmeleri değil, aynı zamanda bu inançlarını ekonomik yaşamda uygulamaları açısından da özgürleşmeleri anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu hak, klasik anlamda bir dini özgürlüğün ötesine geçerek, ekonomik hayatta da inanç temelli bir tercih alanı açmaktadır." diye konuştu.

İnanç temelli iktisadi faaliyetlerin tanımı/çerçevesi

Anayasaya bakıldığında iktisadi faaliyetlerin daha çok; girişim özgürlüğü, çalışma hakkı ve mülkiyet hakkı gibi güvencelerle anayasada desteklendiğinin görüldüğünü söyleyen Arpa, "Ancak bireylerin inançlarına uygun biçimde ekonomik faaliyette bulunma talepleri, çoğu zaman açık bir anayasal güvenceye sahip değildir.  Bu kapsamda; faizsiz finans kurumları, helal gıda ve üretim standartları, zekât ve vakıf temelli sosyal yardımlar, tekâfül (faizsiz sigortacılık), inanç temelli turizm ve üretim modelleri gibi alanlar, inanç temelli iktisadi faaliyetlerin başlıca örneklerini oluşturmaktadır. Bu faaliyetler, sadece ekonomik aktörlerin değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın da önemli bir parçasıdır.  Örneğin, faizsiz finans kurumları bireylerin dini hassasiyetlerini dikkate alarak ekonomik katılımı artırırken, helal gıda standartları tüketicilerin güvenini ve tercih özgürlüğünü güçlendirmektedir." şeklinde konuştu.

Mevcut hukuki çerçeve ve uluslararası boyut

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 24. maddesinin din ve vicdan özgürlüğünü, 35. maddesinin mülkiyet hakkını, 48. maddesinin ise çalışma ve sözleşme özgürlüğünü düzenlediğini hatırlatan Arap, ancak inanç temelli ekonomik faaliyetlerin doğrudan ve açık bir anayasal korumaya sahip olmadığını belirtti.

Arpa, "Uluslararası hukukta da benzer bir boşluk söz konusudur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, din özgürlüğünü garanti altına almakla birlikte ekonomik faaliyetlere doğrudan temas etmemektedir. Oysa Malezya ( Islamic Banking Act: 1983) ve Endonezya (Islamic Banking Act: 2008, Kanun: İslami esaslara (faizsiz bankacılık kurallarına) göre faaliyet gösterecek bankaların kuruluşunu, işleyişini ve denetimini düzenleyen temel yasal çerçeve sunmaktadır. ) Bu tarz örneklerle  bazı ülkelerde zekât kurumlarının ve faizsiz finans modellerinin anayasal dayanaklara kavuştuğunu görebilmekteyiz. Bu örnekler, inanç temelli iktisadi faaliyetlerin yalnızca dini değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal boyutlarıyla da anayasal düzeyde ele alınabileceğini göstermektedir." değerlendirmesinde bulundu.

Nitelikli çoğunluk ve Türkiye bağlamı

Türkiye’de nüfusun büyük çoğunluğunun kendisini Müslüman olarak tanımladığını aktaran Arpa, bu demografik gerçekliğin, inanç temelli iktisadi faaliyetlerin anayasal düzeyde tanınmasını bir azınlık talebi olmaktan çıkarıp, toplumsal çoğunluğun meşru beklentisi haline getirdiğini belirtti.

Öylesi kritik bir düzenlemenin anayasal güvenceye kavuşturulması için nitelikli çoğunluk mekanizmasının devreye girmesinin önemine işaret eden Arpa, "Nitelikli çoğunluk, yalnızca çoğunluğun iradesini değil, aynı zamanda toplumsal mutabakatın derinliğini yansıtarak bu hakkın meşruiyetini güçlendirecektir. Bu bakımdan, inanç temelli iktisadi faaliyet hakkı sadece Müslüman çoğunluğun değil, farklı inanç gruplarının da taleplerini kapsayacak şekilde formüle edilmelidir. Bu sayede çoğunluğun iradesi, çoğulculuk ve eşitlik ilkesiyle dengelenmiş olacaktır." dedi.

Uygulama alanları ve pratik sonuçlar

Bu hakkın anayasal güvence altına alınması halinde çok geniş bir uygulama alanının ortaya çıkacağını söyleyen Arpa, bunları şöyle sıraladı:

"Faizsiz Finans ve Katılım Bankacılığı: Katılım bankacılığı ve İslami finans araçları anayasal dayanakla güçlenecek, yatırımcı güveni artacaktır.

Helal Gıda ve Üretim: Helal sertifikasyon sistemi anayasal güvenceye kavuşacak, hem iç pazarda hem de uluslararası ihracatta rekabet avantajı doğacaktır.

Zekât ve Vakıflar: Zekât fonları ve vakıflar, anayasal statüyle daha etkin sosyal adalet mekanizmalarına dönüşecektir.

Sigortacılık ve Emeklilik: Tekâfül sigortacılığı ve inanç temelli emeklilik sistemleri gelişecek, çoğunluğun inanç hassasiyetine uygun alternatif modeller anayasal zeminde yer bulacaktır.

Ticaret ve Sanayi Politikaları: Helal turizm, faizsiz finansman destekli yatırımlar, küçük esnafın inanç temelli ticari faaliyetleri kolaylaştırılacaktır.

Kamu İhaleleri: Kamu kurumları, gıda, ilaç ve finans alanında inanç temelli ürün ve hizmetleri anayasal güvence çerçevesinde dikkate alabilecektir.

Uluslararası Boyut: Türkiye, İslam İşbirliği Teşkilatı ve küresel helal ekonomisinde öncü bir aktör olarak öne çıkacaktır."

Çoğunluk-Azınlık dengesi

Bu hak anayasal güvenceye kavuşturulurken yalnızca Müslüman çoğunluğun taleplerinin değil, diğer inanç gruplarının da iktisadi faaliyetlerinin gözetilmesi gerektiğini söyleyen Arpa, "Bu sayede Musevilerin, Hristiyan cemaatlerin dini vakıfları veya diğer inanç gruplarının benzer pratikleri de eşit anayasal koruma altında olacaktır. Böylelikle çoğunluğun hakkı, azınlıkların haklarını dışlamayan bir çoğulculuk anlayışıyla dengelenecektir." diye belirtti.