Partimiz, "Terörsüz Türkiye" sürecinin hukuki düzenlemelerini kapsayan ve TBMM’de kabul edilen 12 maddelik çerçeve yasanın kamuoyunun büyük bir kesimi tarafından olumlu karşılandığını, sürecin devamının ise şeffaflık, güven ve kararlılıkla yürütülmesi gerektiğini vurguladı.

Partimiz tarafından yayımlanan gündem değerlendirmesinde; “Terörsüz Türkiye” sürecinin hukuki zemine oturması için hazırlanan ve TBMM'de kabul edilen 12 maddelik "Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun" teklifine yer verildi.

Gündem değerlendirmesinde, Türkiye ekonomisinde faiz ve borçlanmaya dayalı ekonomik anlayışın ağır maliyetine, hacı adaylarının ekonomik yüküne ve dizilerin gençlerde oluşturduğu dejenerasyon ile camilerde ailelere yönelik rehberlik programlarının düzenlenmesi talebinin yanı sıra Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Gazze’de siyonist vahşeti seyreden Gazze Barış Kurulu’nun Filistin halkını korumaktan aciz olduğuna değinildi.

“Süreç, toplumun her kesiminin kafasındaki şüpheleri giderecek bir açıklıkla yönetilmeli”

“Terörsüz Türkiye” sürecinin hukuki zemine oturması için hazırlanan 12 maddelik çerçeve yasanın kamuoyunun büyük bir kesimi tarafından olumlu karşılandığı belirtilen değerlendirmede, “Özellikle ‘terör ve şiddet sorunu’ ile Kürt meselesinin aynı paranteze alınmaması, bir önceki süreçten ders alındığını hissettiren söylem ve eylemler, sürecin olumlu seyretmesi konusunda iyimser olmamızı sağlamaktadır. Bundan sonrası güven ve kararlılıkla adım atılmasını gerektiren, toplumun her kesiminin kafasındaki şüpheleri giderecek bir açıklıkla yönetilmesi gereken bir süreçtir.” denildi.

“Teklifimizin kıymetinin anlaşılacağını tahmin ediyor ve umuyoruz”

Sürecin bundan sonraki aşamasının şeffaflık, güven ve kararlılıkla yürütülmesi gerektiğinin altı çizilen değerlendirmede, partimiz tarafından hazırlanan ve Meclis’e sunulan "Feshedilen veya Münfesih Sayılan Terör Örgütleri Hakkında Kanun Teklifi"nin önemi hatırlatılarak, “PKK’nın tasfiyesini sağlayıp çatışmalı ortamı sona erdirirken tam bir toplumsal barış için yasanın kapsamının genişletilmesi, yeni silahlı grupların ortaya çıkmasının önünün alınması açısından önemlidir. Bu konuda HÜDA PAR olarak hazırladığımız ve siyasi partilerle paylaşıp Meclis’e sunduğumuz kanun teklifi çok daha kapsayıcı idi. Süreç ilerlemeye başladığında teklifimizin kıymetinin anlaşılacağını ve herkesin söylediğimiz noktaya geleceğini tahmin ediyor ve umuyoruz.” değerlendirmesinde bulunuldu.

“Kürt meselesinin çözümü ile ‘terör ve şiddet sorununun’ çözümünün birbirinden farklı olduğu görülmeli”

Süreç başlarken vurgusu yapılan “iç cephenin tahkim edilmesi” için Kürt meselesinin de hak ve adalet temelinde çözümü yolunda adımların atılması çağrısında bulunulan değerlendirmede, “Bölgesel dinamikler ve tarihsel tecrübe bunu zorunlu kılmaktadır. Yüz yıldır devam eden, ırkçı ve asimilasyoncu politikalarla yer yer kronikleşen Kürt meselesinin çözümü ile ‘terör ve şiddet sorununun’ çözümünün birbirinden farklı olduğu görülmeli ve buna göre gereken tedbirler alınmalıdır.” ifadelerine yer verildi.

“Faiz büyüyor, milletin payı küçülüyor”

Hazine’nin Ocak-Temmuz 2026 nakit gerçekleşmelerinin, Türkiye ekonomisinde faiz ve borçlanmaya dayalı yapının ağır maliyetini bir kez daha ortaya koyduğuna dikkat çekilen değerlendirmenin devamında, şu ifadeler yer aldı:

“2026 yılının ilk 7 ayında Hazine’nin toplam geliri 9 trilyon 333 milyar TL olurken, toplam gider 10 trilyon 791 milyar TL’ye ulaşmıştır. Aradaki 1 trilyon 454 milyar TL’lik nakit açığa karşılık 1 trilyon 125 milyar TL net borçlanma yapılmıştır. Daha çarpıcı olan ise aynı dönemde 1 trilyon 755 milyar TL faiz ödenmiş olmasıdır. Bu kaynak faiz ödemelerine ayrılmamış olsaydı; vatandaşın üzerindeki vergi yükü azaltılabilir, çalışanların ücretlerinden yapılan kesintiler aşağı çekilebilir, kira gelirleri üzerindeki vergi yükü yeniden düzenlenebilir; aynı kaynakla daha fazla sosyal konut üretilebilir, tarıma ve hayvancılığa çok daha güçlü destekler sağlanabilir, gençlerin istihdamını artıracak yatırımlar yapılabilir ve eğitimden sağlığa kadar birçok alanda kamu hizmetlerinin kapasitesi artırılabilirdi.”

“Devletin topladığı her kuruş gelir, toplumun ortak emeğinin karşılığıdır”

Vatandaşlardan toplanan vergilerin oluşturduğu kaynağın devasa bir bölümünün üretime, yatırıma ve toplumsal refaha dönüşmeden faiz ödemelerine aktarıldığı belirtilen değerlendirmede, “Bu durum, yalnızca faiz yükünü değil, aynı zamanda bütçenin kaynak üretme ve bu kaynağı adil biçimde topluma dağıtma mekanizmasındaki yapısal bozulmayı da ortaya koymaktadır. Buna karşılık faiz dışı denge 297,5 milyar TL fazla vermektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca bütçenin açık vermesi değildir; toplanan kaynağın kimin yükünü taşıdığı ve kimin refahına dönüştüğü meselesidir. Devletin topladığı her kuruş gelir, toplumun ortak emeğinin karşılığıdır. Mali düzen; borcu borçla çevirmeyi değil, emeği değerli kılan, yükü adil dağıtan ve imkânları hakça paylaşan bir sistem üzerine kurulmalıdır. Adalet, bütçenin verilerinde değil, o verilerin milletin sofrasına, çarşısına, pazarına nasıl yansıdığıyla anlam kazanır.” denildi.

“Hacı adaylarının ekonomik yükü hafifletilsin”

Değerlendirmede, bu yıl kaydını güncelleyen ve ön kayıt yaptıran toplam 1 milyon 878 bin 46 kişinin katıldığı hac kura çekiminin geçtiğimiz ay gerçekleştirildiği, 2027 yılı için Türkiye’ye ayrılan kontenjan doğrultusunda 84 bin 942 hacı adayının belirlendiği anımsatıldı.

Hac ibadetinin dinimizin en önemli farizalarından biri ve maddi imkânı bulunan Müslümanların yerine getirmekle mükellef olduğu önemli bir ibadet olduğuna işaret edilen açıklamada, “Her yıl binlerce vatandaşımız, hacı olabilmek için Diyanet İşleri Başkanlığına başvurarak kuraya katılmaktadır. Böylesine ulvi bir ibadetin gerçekleştirilebilmesi, elbette büyük bir organizasyonu gerektiriyor. Bu organizasyon da bilindiği üzere Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. Emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz.” ifadelerinde bulunuldu.

“Maliyetlerin asgari düzeyde tutularak hac farizasının edası sağlanabilmelidir”

Hac ibadeti için başvuran vatandaşları ekonomik açıdan zorlayan bazı hususlara dikkat çekilen değerlendirmede, “Özellikle her yıl artan hac ücretleri kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor. Hac ücretlerinin döviz cinsinden belirlenmesine rağmen döviz bazında her yıl yapılan olağan dışı artışlar göze çarpmaktadır. Geçen yıl üçlü oda fiyatı 7.066 dolar iken bu yıl 8.800 dolara, ikili oda fiyatı ise 7.930 dolardan 9.200 dolara yükseltilmiştir. Üstelik daha uygun olan dört kişilik odalar bu yıl iptal edilmiştir. Bu fiyatlar, normal servisli konaklama ücretleridir. Yakın mesafe konaklama ise 13.000 dolar ile 35.000 dolar arasında olup dudak uçuklatacak cinstendir. Maliyetlerin asgari düzeyde tutularak hac farizasının edası sağlanabilmelidir. Bu doğrultuda, başta uçak bilet ücretleri olmak üzere vatandaşın yükünü azaltacak daha hassas ve adil bir yaklaşım sergilenmelidir.” çağrısı yapıldı.

“Gayriahlaki içerikler toplumsal değerlerimizi zedelemekte ve geleceğimizi tehdit etmektedir”

Dizilerin gençlerde oluşturduğu dejenerasyona dikkat çekilen değerlendirmede, “Gençlik dizisi adı altında sunulan birçok yapım, barındırdığı gayriahlaki içeriklerle olumsuz rol model oluşturarak toplumsal değerlerimizi zedelemekte ve geleceğimizi tehdit etmektedir. Bilimsel araştırmalar, gençlerin diziler aracılığıyla olumsuz davranış ve değer örneklerine yoğun biçimde maruz kaldığını göstermekte; özellikle ergenlik döneminde bu mesajları eleştirel bir süzgeçten geçirmekte zorlandıklarını ortaya koymaktadır. Gayriahlaki davranışların sürekli görünür ve sıradan hâle getirilmesi, zamanla ahlaki sınırların aşınmasına ve yozlaşmanın normalleşmesine yol açmaktadır. Diziler yalnızca eğlendirme aracı değil, gençlerin davranışlarını, ilişkilerini ve değer yargılarını şekillendiren araçlardır ve maalesef ifsat şebekelerinin elinde güçlü bir silaha dönüşmüştür.” denildi.

“Bu tahribata karşı artık dur denilmelidir”

Ekranlarda sürekli olarak hırsı, gösterişi ve ahlaki sınırları zorlayan ilişkileri merkezine alan yapımların “sadece kurgu” denilerek geçiştirilemeyeceğinin altı çizilen değerlendirmede, “Gençlerimizin zihni, reyting uğruna tüketilecek bir alan değildir. RTÜK, gençleri yozlaştıran içeriklere karşı tavizsiz denetim uygulamalı; dizilere yön veren ve gerektiğinde dur diyen bir denetim anlayışı hayata geçirilmelidir. Mesele bir diziden ibaret değil; göz göre göre bir neslin değer dünyasının tahrip edilmek istenmesidir. Bu tahribata karşı artık dur denilmelidir.” çağrısında bulunuldu.

“Camilerimizde ailelere yönelik rehberlik programları da düzenlenmelidir”

Camilerin ibadet yeri olmakla birlikte insanların bir araya gelmesi, kaynaşması, iletişim kurması ve yaratılış gayesini hatırlatması konusunda önemli bir göreve sahip olduğu ifade edilen değerlendirmenin devamında “Camilerimiz, ilimle, irfanla ve edeple manevi olarak bilinçlenmemizi sağlayan huzur ve güvenin meclisleridir. Gençliğimizin bilinçli bir şekilde yetişmesi ve memlekete faydalı olması açısından; okul, cami ve aile koordineli çalışmalıdır.  Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Kur’an Kursları büyük önem taşımaktadır. Ancak bu süreci güçlendirmek adına, camilerimizde aileleri de bilinçlendirecek ve çocuk eğitimi konusunda onlara rehberlik edecek programlar hızla hayata geçirilmelidir.” talebinde bulunuldu.

“Kur’an kurslarının müfredatı ve etkinlik alanı, velileri de kapsayacak şekilde genişletilmelidir”

Kur’an kurslarında eğitimin kalıcılığını artırmak amacıyla velileri de kapsayan yeni bir modelin önerildiği değerlendirmede, şöyle denildi:

“Çocuğun ilk ve sürekli eğitim ortamı olan aile, camilerde edinilen bilgi ve değerlerin davranışa dönüşmesinde temel bir role sahiptir. Pedagojik açıdan verilen eğitimin çocuk üzerinde kalıcı bir davranış oluşturabilmesi, evdeki yaşantıyla desteklenmesini zorunlu kılmaktadır. Zira çocuk, teorik telkinlerden ziyade ebeveynlerinin pratiğe döktükleri davranışları modelleme eğilimindedir. Bu nedenle Kur’an kurslarının müfredatı ve etkinlik alanı, velileri de kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Haftalık veya periyodik aralıklarla ebeveyn seminerleri ve rehberlik programları düzenlenmelidir.”

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke'de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na da değinilen değerlendirmede, anlaşmanın başta Filistin olmak üzere diğer İslam ülkelerini de ittifaka dahil ederek soykırımcı siyonist işgal rejimine karşı konumlanması durumunda, bölgesel güvenlik açısından önemli ve stratejik bir girişim olacağı vurgulandı.

“Mekke Ortak Savunma Anlaşması, diğer bölge ülkelerini de kapsamalı”

Değerlendirmede, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de bölgesel güvenlik ve savunma iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir anlaşma imzalandı. Değişik vesileler ile İslam ülkeleri arasında siyasi ittifakların, askerî ve ekonomik iş birliklerinin kurulması ve kültürel dayanışmanın sağlanması gerektiğini dile getirdik. Bu anlaşmanın, söz konusu çağrımızın sahada karşılık bulmasının ilk adımı olmasını ümit ediyoruz. Bu bağlamda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, başta Filistin olmak üzere diğer İslam ülkelerini de ittifaka dahil ederek soykırımcı siyonist israile karşı konumlanması durumunda, bölgesel güvenlik açısından önemli ve stratejik bir girişim olacaktır. Bu hedefe ulaşabilmek için öncelikle ümmetin birliğine yönelen asıl tehditler cesaretle teşhis edilmeli ve bu tehditler karşısında güçlü bir dayanışma içine girilmelidir. Mekke Anlaşması, dar bir güvenlik çerçevesinde tutulmamalı; diğer bölge ülkelerini de kapsamalı ve güçlü bir bölgesel birliğe dönüşmelidir.” çağrısı yapıldı.

“Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Filistin’i siyonist işgal rejimine karşı korumalı”

İslam ülkeleri arasındaki iş birliklerinin sahada somut bir karşılığa dönüşmesi gerektiği belirtilen değerlendirmenin devamında, “Kurulacak bu stratejik ittifakın birincil hedefi şu olmalıdır: Coğrafyamıza nifak tohumları eken siyonizm uru bu topraklardan tamamen sökülüp atılmalıdır. İslam ülkeleri arasındaki iş birlikleri sahada somut bir karşılığa dönüşmelidir; aksi hâlde bir anlam taşımayacaktır. Bu doğrultuda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan bu ittifak bir sınav alanıdır. Öncelikle Filistin’i siyonist işgal rejimine karşı korumalı, Lübnan ve Suriye topraklarındaki işgalin kesin bir dille sona erdirilmesini sağlamalı ve İran’a yönelik saldırılara karşı kararlılıkla durmalıdır. Ayrıca bu mekanizma, sözde istikrar ve demokrasi getirme iddiasıyla bölgede işgal politikaları yürüten emperyalist ABD’nin kirli hesaplarının karşısında durmalıdır.” ifadeleri yer aldı.

“Kardeş halkları birbirine düşman eden gerilimler, köklü bir dayanışmayla sona erdirilebilir”

Ümmetin birliğine yönelen asıl tehditlerin cesaretle teşhis edilmesi gerektiği; Suudi Arabistan’ın Yemen politikaları ve Pakistan-Afganistan hattındaki gerilimler gibi coğrafi krizlerin kardeş halkları karşı karşıya getirmemesi için köklü bir dayanışmanın şart olduğu belirtilen değerlendirmede, “Coğrafyamız, kendi bünyesinde ciddi krizlerle de yüzleşmektedir. Suudi Arabistan’ın Yemen’e uyguladığı abluka, Pakistan’ın Afganistan’a yönelik saldırıları gerginliklere ve çatışmalara zemin oluşturmaktadır. Bu tabloda İslam dünyasının kendi içindeki çatışma dinamikleri göz ardı edilemez. Her fırsatta hatırlattığımız gibi kardeş halkları birbirine düşman eden bu gerilimler, ancak köklü bir dayanışmayla sona erdirilebilir. Böylesi hassas bir denklemde Türkiye, dengeli ve basiretli bir politika izlemeli, kardeş halkları karşı karşıya getiren gerilimlerde taraf olmamalıdır. Bunun yerine adil, birleştirici bir rol üstlenmeli; dış müdahalelerden arındırılmış, kuşatıcı bir bölgesel barışın öncüsü olmalıdır.” denildi.

“Gazze Barış Kurulu siyonizmin aparatı haline gelmiştir”

Kurulduğu ilk günden bu yana siyonist rejimin işgal ve saldırılarına engel olamayan sözde Gazze Barış Kurulu’nun, gelinen noktada işgalin resmi muhafızlığına soyunduğuna dikkat çekilen değerlendirmede, “Tarafsızlık iddiasında bulunan ülkeler ateşkese rağmen Gazze’deki insanlık dışı ablukayı kıramamış, insanların beslenme, barınma ve güvenlik gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamanın önündeki engelleri kaldıramamıştır. Filistinli direniş grupları işgalcilerin çekilmesinden sonra silah bırakmayı kabul etmişken, en baştan beri siyonist rejimin güdümünde hareket eden sözde Gazze Barış Kurulu, çekilme şartı olarak silahların çekilmeden önce bırakılması dayatmasını getirerek katil rejimin masadaki aparatı olduğunu bir kez daha göstermiştir. Sahada Filistin halkının çelik iradesini kıramayan katil rejim, başından beri kendi hizmetinde olan bu kurul eliyle masada zafer devşirmeye çalışmaktadır. Fas ve Uganda gibi siyonist rejimin müttefiklerinin de ‘uluslararası güç’ adı altında sahaya sürülmesi, kurulun baştan beri yürütülen kirli senaryodaki rolünü tescillemektedir.” hususuna işaret edildi.

“12 İslam ülkesi, terör rejimine hizmet eden bu mekanizmadan derhal çekildiklerini açıklamalıdır”

10 Ekim’de imzalanan sözde anlaşmadan bu yana tüm şartları çiğneyen ve binlerce masum insanı katleden siyonist vahşeti seyreden Gazze Barış Kurulu’nun, Filistin halkını korumaktan aciz olduğuna vurgu yapılan değerlendirmenin sonunda, “Garantörlük adı altında soykırımın finansörü Trump’ın oyununa ortak edilmek istenen ülkeler başta olmak üzere 12 İslam ülkesi, terör rejimine hizmet eden bu mekanizmadan derhal çekildiklerini açıklamalıdır. Türkiye, bu kurgusal yapıdan ayrıldığını ilan ederek sürece öncülük etmeli ve Filistin’in meşru direnişinin yanında net bir duruş sergilemelidir.” çağrısı yapıldı.