Gündem Değerlendirmesi- 29.04.2025

10. YARGI PAKETİ’NDE EŞİTLİK İLKESİNE UYGUN İNFAZ DÜZENLEMESİ ŞARTTIR!

Meclis Başkanlığına sunulmak üzere 10. Yargı Paketi’ne son şeklinin verilmekte olduğuna dair haberler gündeme düştü. Bu pakette, COVID-19 sürecinde yapılan infaz düzenlemesinin genişletilerek söz konusu düzenlemeden kaynaklanan eşitsizliğin giderilmesi sağlanmalıdır.

Malum olduğu üzere, kamuoyunda “COVID Yasası” olarak bilinen geçici düzenleme ile 31.07.2023 tarihi itibarıyla hükmü kesinleşmiş mahkûmlara infazda kolaylaştırıcı hükümler uygulanmış; denetimli serbestlik ve şartlı tahliye imkânları genişletilmiştir. Ancak aynı tarihten önce suç işlemiş olup henüz hakkındaki hüküm kesinleşmemiş olan kişiler bu düzenlemeden faydalandırılmamış, bu durum açık bir eşitsizlik ve adaletsizlik oluşturmuştur.

Aynı suçu işleyen ve aynı cezayı alan şahıslar arasında hükmün kesinleşme tarihine göre ayrım yapılması, Anayasa’nın 10. maddesiyle güvence altına alınan eşitlik ilkesine aykırıdır. Benzer durumda olanlar hakkında aynı hukuki sonuçları doğuracak düzenlemelerin yapılmasını gerekir.

Bu haksızlık ve eşitsizliğin giderilmesi amacıyla HÜDA PAR olarak, 06.02.2025 tarihinde “5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunun Geçici 10. Maddesinin Değiştirilmesine İlişkin Kanun Teklifi”ni Meclis Başkanlığına sunmuştuk. Söz konusu kanun teklifi, halen komisyonda görüşülmeyi beklemektedir. Bu Kanun Teklifimiz ile 31.07.2023 tarihinden önce suç işlemiş olan tüm kişilerin, dosyalarının kesinleşme durumuna bakılmaksızın, infaz kolaylıklarından eşit biçimde yararlandırılması hedeflenmektedir. Ayrıca bu düzenlemeler yalnızca adli suçlar ile sınırlı tutulmamalı; ayrım yapılmaksızın tüm suç türleri için uygulanmalıdır. Adaletin ve hukuk devleti ilkesinin gereği budur.

Halen yürürlükteki kanunlarda infaz rejimleri, suç türüne göre parçalı bir yapı arz etmektedir. 1/2, 2/3, 3/4 gibi oranlarla tanımlanan çoklu infaz oranları, cezanın infazında adaleti sağlamak yerine ayrımcılığa yol açmakta; suç ve suçlu arasında bir ayrıma neden olmaktadır. Bu parçalı, eşitsiz ve karışık infaz sistemi kaldırılarak, tüm suçlar bakımından uygulanacak sade ve eşitlikçi bir infaz rejimi hayata geçirilmelidir.

 

GERİ GÖNDERME MERKEZLERİNDEKİ HAK İHLALLERİNE SON VERİLMELİ VE MÜLTECİLER KORUNMALIDIR

Türkiye, milyonlarca mülteciye ev sahipliği yaparken, Geri Gönderme Merkezlerinde yaşanan hukuksuzluklar ve keyfi uygulamalar ne yazık ki devam etmektedir. Bu durum, göçmenler ve aileleri üzerinde derin travmalara ve ağır mağduriyetlere sebep olmaktadır.

 

Hiçbir vicdana sığmayacak şekilde;

Hamile kadınlar ve çocuklu anneler, hijyenik olmayan şartlarda Geri Gönderme Merkezlerinde tutulmakta,

Mülteciler darp ve kötü muameleyle “gönüllü çıkış” belgelerini imzalamaya zorlanmakta,

Mesnetsiz iddialar ve hukuki dayanaktan yoksun gerekçelerle aylarca özgürlüklerinden mahrum bırakılmakta,

Mülteciler, keyfi ve soyut gerekçelerle sınır dışı edilmektedir.

 

İdarenin bu hukuksuz ve keyfi uygulamaları, halk nezdinde yabancılara yönelik düşmanlığı da körüklemekte, bu düşmanlık kimi zaman kriminal boyutlara ulaşmaktadır.

Yakın zamanda Zonguldak’ta, kaçak bir maden ocağında çalışan Afgan işçi Vezir Muhammed Nurtani, yaralanmasına rağmen hastaneye götürülmemiş; üzerine benzin dökülerek diri diri yakılmıştı. Yapılan yargılama sonucunda faillerin yalnızca 2 ila 5 yıl arasında değişen cezalarla cezalandırılması, mültecilere yönelik suçlarda “cezasızlık politikasının” açık bir göstergesi olmuştur.

Benzer şekilde, üç çocuğuna ve bir aylık bebeğine tek başına bakmaya çalışan Suriyeli bir annenin, hastane masraflarını karşılayamadığı gerekçesiyle Geri Gönderme Merkezi’ne alınması vicdanları derinden yaralamıştır. Gelen tepkiler sonucunda anne ve çocukları GGM’den çıkarılmış; ancak süreç boyunca çocuklar GGM’deki kötü şartlar ve tahtakurusu ısırıkları nedeniyle ciddi sağlık sorunları yaşamıştır.

Bu vesileyle bir kez daha çağrıda bulunuyoruz: Başta göçmen çocuklar ve kadınlar olmak üzere tüm mültecilere yönelik hukuksuzluklar ve kötü muameleler derhal sona erdirilmelidir. Göçmenlere karşı işlenen suçlarda etkin ve tarafsız soruşturmalar yürütülmeli; failler hakkında caydırıcı cezalar uygulanmalıdır. Adli ve idari makamlar, insan haklarına dair yükümlülüklerini ve hukuk devleti ilkesinin gereklerini eksiksiz yerine getirmelidir.

 

DEPREME KARŞI VAKİT KAYBETMEDEN TEDBİR ALINMALI; KENTSEL DÖNÜŞÜM HIZLANMALI

İstanbul'da yaşanan son depremler, ülkemizin bir deprem ülkesi olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatırken, yapılan hazırlıkların yetersiz kaldığını da gözler önüne sermiştir. Ne yazık ki başta İstanbul olmak üzere, deprem riski taşıyan illerimizde kentsel dönüşüm süreçleri ağır ilerlemekte, alınması gereken tedbirlerde ise ciddi gecikmeler yaşanmaktadır.

50 binden fazla canımızı yitirdiğimiz Kahramanmaraş depremlerinin yaraları henüz daha sarılamamışken, Türkiye'nin yeni bir felaketle karşı karşıya kalması çok ağır sonuçlar doğuracaktır.

Kentsel dönüşüm süreçleri, hiçbir şekilde ranta mahal vermeden ya da rant kaygısına kurban edilmeden hızla tamamlanmalıdır. Aynı zamanda, tersine göçü teşvik edecek adımlar atılmalı, İstanbul'un nüfus yoğunluğunu azaltmak için Marmara Bölgesi'ndeki üretim ve istihdam kaynaklarının bir kısmı Anadolu'nun diğer bölgelerine kaydırılmalıdır. Bu amaçla, Marmara dışındaki bölgelerde yatırımlar artırılmalıdır.

Artık çok katlı yapılaşmadan vazgeçilmeli, tarım arazilerinin imara açılması kesin olarak engellenmeli ve depreme dirençli, sağlıklı kentleşme anlayışı öncelik haline getirilmelidir.

Öte yandan son depremler, afet anında iletişim altyapısının ne kadar yetersiz olduğunu da bir kez daha ortaya koymuştur. Deprem sırasında GSM operatörlerinden kaynaklı iletişim kesintileri, vatandaşlarımızın sevdiklerine ulaşmasını ve acil yardım çağrılarını ciddi şekilde engellemiştir. Bu konuda da gerekli altyapı iyileştirmeleri acilen yapılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki sebepler dairesinde her türlü tedbiri almak, üzerimize düşen insani ve vicdani bir sorumluluktur.

 

ALKOL KULLANIMINA BAĞLI OLARAK ARTAN CİNAYET VE SUÇ ORANLARI

Ülkemizde yaşanan cinayet vakalarında yaşanan artış maalesef devam etmektedir. Bu vahim tablonun ardında yatan temel sebeplerden biri, alkol tüketimidir. Alkol kullanımına bağlı olarak bozulan muhakeme gücü, artan saldırganlık ve empati kaybı, basit anlaşmazlıkları geri dönülmez trajedilere dönüştürmektedir.

Kasten öldürme, şiddet olayları, komşu anlaşmazlıkları, taciz, tecavüz ve çocuk istismarı vakalarının önemli bir bölümünde, faillerin alkol etkisi altında oldukları görülmektedir. Bu durum, bireysel tercihlerle açıklanamayacak kadar büyük bir soruna işaret etmektedir; ortada toplumun temel dokusunu kemiren ciddi bir güvenlik sorunu vardır.

Alkol nedeniyle aileler dağılmakta, çocuklar yetim kalmakta, masum hayatlar yok olmaktadır. Çoğu cinayette “pişmanım” diyen bir fail ve asla geri getirilemeyecek bir kurban bulunmaktadır. Bu, sadece bireylerin değil, bütün toplumun ağır bedel ödediği bir yıkımdır.

Bu nedenle, alkol etkisiyle işlenen suçlar yalnızca cezai bir mesele olarak değil, toplum sağlığını ve ahlaki düzeni tehdit eden derin bir kriz olarak değerlendirilmelidir. Bu krize karşı etkili önlemler alınması, ertelenemez bir zorunluluktur.

Alkol satışı ve tüketimi üzerindeki denetimler artırılmalı, özellikle gençlere ve riskli gruplara yönelik kontrol mekanizmaları sıkılaştırılmalıdır. Rehabilitasyon merkezleri yaygınlaştırılarak, alkol bağımlılığıyla mücadelede kolay ulaşılabilir destek mekanizmaları kurulmalıdır. Bununla birlikte, toplumsal farkındalığı artıracak kapsamlı bilinçlendirme kampanyaları başlatılmalı, eğitim müfredatlarında alkolün bireysel ve toplumsal zararlarına dair bilgilere daha fazla yer verilmelidir.

 

1 MAYIS EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜ

Tüm çabalara rağmen enflasyonun ateşi söndürülemiyor. Enflasyon ve yol açtığı hayat pahalılığının önü alınamıyor. Ücret zamları kısa sürede enflasyona yenilip eriyor. Alım gücü her geçen gün daha fazla düşüyor, fiyat istikrarı bir türlü sağlanamıyor. Emekçinin döktüğü alın teri, ne yazık ki geçimini sağlamaya kâfi gelmiyor. “Emek ve Dayanışma Günü” olarak anılan 1 Mayıs’ı maalesef bu karanlık tabloyla karşılıyoruz.

Enflasyonist ortamın baskın hale geldiği son üç yıllık süreçte sermayenin kâr oranı artmaya devam ederken, üretim faaliyetlerinin ağır yükünü çeken emekçilerin payına düşen ise gittikçe azalmaktadır.

İşgücü piyasasının en az yarısı asgari ücretlilerden oluşmakta, açlık ve yoksulluk sınırları göz önüne alındığında emekçilerin en az yarısı açlık sınırının altında, insani standartlardan uzak bir hayata mahkûm edilmektedir.

Yüksek işsizlik oranlarının yol açtığı ucuz işgücü piyasası nedeniyle emek sömürüsü olarak bilinen emek-ücret adaletsizliği, işçinin alın terini sermayenin doyumsuzluk sarmalına kurban etmektedir. 

Emek-ücret adaletsizliği üzerine bina edilmiş sistem, sermayeyi bir zümrenin tekelinde baskı ve üstünlük aracına dönüştürürken, aynı sistem alın teri döken işçiye hak ettiğini vermek yerine “ucuz işgücü” piyasasını hâlâ fırsat olarak görüyor. İşçinin emeğinin karşılığını istemesinin, enflasyonu azdıracak talepler olarak değerlendirilmesi, sosyal adalet ilkesinin sermayenin doyumsuz iştahına kurban edilmesi demektir. 

Üretim faaliyetinin en temel unsuru emektir. Alın terinin kıymeti bilinmeli ve emekçinin hakkı, alın teri kurumadan eksiksiz ödenmelidir.

Bu vesileyle  “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü”nün, sermayenin arzuları yerine emeğin karşılığının alındığı, asgari ücret yerine insani geçim standartlarının esas alındığı, dayatılan emek-ücret adaletsizliği yerine sosyal adaletin tesis edildiği mutlu ve huzurlu günlere vesile olmasını diliyoruz.

 

Kamu İşçileri Toplu Görüşme Süreci

Ücret artışı ve diğer sosyal hakların müzakere edildiği kamu işçileri toplu görüşme süreci devam etmektedir. Ücretlerin kısa sürede enflasyon karşısında eridiği göz önünde bulundurularak çalışanların memnun olacağı bir ücret artışı yapılmasını temenni ediyoruz. Ücretlerin belirlenmesinde “enflasyonu ne kadar etkiler?” anlayışı yerine insanca yaşanabilecek şartların göz önünde bulundurulmasını diliyoruz.

 

ÖĞRETMEN ALIMLARI BEKLENTİYİ KARŞILAMAMAKTADIR

2024 KPSS puanı ile atama bekleyen öğretmen sayısı 526 bin 947 olarak açıklandı. Ancak 2024 KPSS puanıyla 15 bin öğretmen ataması yapılacak.

2024-2025 Eğitim-Öğretim yılında toplamda 100.000 norm kadro açığı olmasına rağmen 86.136 ücretli öğretmen ile bu açık kapatılmaya çalışılmaktadır. Bir taraftan ücretli öğretmenler adeta “karın tokluğuna çalıştırılarak emek sömürüsü yapılmakta” diğer yandan yüzbinlerce öğretmen adayı atanma hayalleri kurmaktadır.

Millî Eğitim Bakanlığı öğretmen ihtiyacını ücretli öğretmenlerle karşılamaktan artık vazgeçmelidir. “Ucuz işgücü politikası” yerine kalite merkezli bir anlayış ile yeni öğretmen alımları yapılmalıdır.

Alımların ihtiyacın çok altında olması ve branşlar bazındaki dengesiz dağılım, atama bekleyen adaylarda ciddi hayal kırıklığına sebebiyet vermiştir. Tarih (27), Coğrafya (32), Felsefe (41), Türk Dili ve Edebiyatı (29), Fizik (61), Kimya (49), Biyoloji (27) gibi bölümlerde yapılacak alımlar beklentinin çok altında kalmıştır.

Ayrıca bu yıl yaklaşık 32 bin öğrenci Kurmancî ve Zazakî dillerini seçmiş olmasına rağmen yalnızca 5 Kurmancî ve 1 Zazakî öğretmeni atanması, "seçmeli anadil eğitiminin" fiilen engellenmesi anlamına gelmektedir.

Öte yandan 2025 yılı eylül ayından itibaren Akademi Eğitim Merkezlerine 10 bin öğretmen alımı yapılacaktır. Ancak akademiye kabul edilen adayların atamaları 2027 yılının başına kadar gerçekleştirilmeyecektir. Atamaların 2027’ye ertelenmesi, eğitim sisteminin acil ihtiyaçlarına cevap vermeyi zorlaştırmaktadır. Daha etkili bir çözüm için öğretmen alımlarının artırılması, atama süreçlerinin hızlandırılması gerekmektedir.

 

HİNDİSTAN-PAKİSTAN GERİLİMİ VE KEŞMİR

Keşmir krizi, yalnızca bir toprak anlaşmazlığı meselesi değil, aynı zamanda 15 milyondan fazla Müslümanın kimliği, inancı ve geleceği için verilen bir mücadeledir. Hindistan işgali altındaki Cammu Keşmir’de, Müslümanlara yönelik sistematik sistematik insan hakları ihlalleri artarken, camiler ve İslamî semboller hedef alınmakta ve bölge hızla Hindulaştırılmaya çalışılmaktadır. Yakın zamanda 26 kişinin hayatını kaybettiği saldırı sonrası, yüzlerce kişi hukuksuz şekilde tutuklanmıştır. Hindistan, bu saldırıyı fırsata çevirerek hem Keşmir’deki zulmünü meşrulaştırmaya çalışmakta hem de doğrudan Pakistan’ı hedef göstermektedir.

Cammu Keşmir’deki tehlikeli gidişat, Hindistan ile Pakistan arasında yeniden sınır çatışmalarının başlamasına neden oldu. Hindistan’ın bölgedeki insan hakları ihlalleri ve demografik yapıyı değiştirme politikaları, sınır gerilimleriyle birleştiğinde, bölgesel bir savaş riskini büyütmektedir. Hindistan, İndus Nehri'nin Pakistan'a akışını engelleyerek uluslararası hukuku çiğnemektedir. Bu kritik süreçte İslam ülkeleri, sessiz kalmak yerine somut adımlar atarak Pakistan ile açık bir dayanışma göstermelidir. Siyasi açıklamaların ötesine geçilerek, diplomatik baskı mekanizmaları devreye sokulmalı, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) başta olmak üzere uluslararası platformlarda Hindistan’ın insan hakları ihlalleri açıkça gündeme getirilmelidir. Ayrıca Keşmir halkının kendi geleceğini tayin etme hakkı, temel bir ilke olarak savunulmalı; bu mesele, İslam dünyasının kolektif sorumluluğu olarak ele alınmalıdır.

 

ÜRDÜN’DE İHVANI MÜSLİMİNE YÖNELİK YASAK

Ürdün, Müslüman Kardeşler Cemaati’nin (İhvan-ı Müslimin) tüm faaliyetlerini yasakladığını, merkezlerini kapattığını ve mal varlıklarına el koyduğunu açıkladı.  Müslüman Kardeşler Cemaati’ne yönelik alınan bu kararı şiddetle kınıyoruz. Bu adım, yalnızca bir hareketin yasaklanması değil, ümmetin direniş iradesinin bastırılmasına yönelik bir ihanettir. Filistin'e uzanan her eli kesmeye çalışan bu baskıcı tutum, tarihi bir utanç olarak kayda geçecektir. Bu adım, bölgede ABD ve siyonist rejimin çıkarlarına karşı direnen yapıların, yerli işbirlikçiler eliyle sistematik biçimde tasfiye edilmesinin parçası olarak okunmalıdır. Geçtiğimiz hafta, “İHA ve füze üretimi” iddiasıyla 16 kişinin tutuklanması ise Filistin direnişine verilebilecek her türlü somut desteğin kriminalize edilmesi çabasının açık bir göstergesidir.

Bu noktada Ürdün halkına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Direnişi sahiplenmek, şuursuz ve baskıcı politikaların karşısında durmak ve İslam ümmetinin onurunu savunmak için sessiz kalınmamalıdır. Ürdün yönetimi, İslamî yapıları tasfiye ederek Ürdün topraklarını işgale hazır hale getirdiğinin farkına varmalıdır.

 

GAZZE’DE SOYKIRIM SÜRÜYOR

Gazze'de insanlık dışı abluka ve açlıkla imha politikası devam etmekte, soykırımcı siyonistlerin hava ve kara saldırıları her gün biraz daha şiddetini artırmaktadır. Siyonist işgal rejimi, açıkça soykırım gerçekleştirirken dünya bu vahşeti izlemekte, İslam ülkeleri ise utanç verici bir sessizliğe gömülmektedir. İslam ülkeleri, kınama açıklamaları ve temennilerle yetinmek yerine somut adımlar atmak zorundadır. Bu bağlamda;

Siyonist işgal rejimi ile tüm diplomatik, ekonomik, güvenlik ve askeri ilişkiler derhal kesilmelidir.

Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için deniz ve kara yoluyla konvoylar oluşturulmalı, bu konvoylara askeri koruma sağlanmalıdır.

İslam ülkeleri, ortak bir kararla ablukanın kırılması ve derhal bir insani koridorun açılması için uluslararası baskı mekanizmalarını devreye sokmalı; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Adalet Divanı ve diğer uluslararası platformlarda girişimler başlatılmalıdır.

Siyonist rejimin suçlarına ortak olan şirketlere ambargo uygulanmalı, siyonist rejim ürünlerine tam boykot ilan edilmelidir.

Ayrıca siyonist işgal rejiminin Batı Şeria’daki ihlalleri her geçen gün artarken, Filistin Yönetimi’nin hâlâ tek bir somut adım atmaması, aksine tüm bu suçların sorumluluğunu direniş güçlerine yüklemesi ve onlara hakaret etmesi, utanç verici bir ihanet örneğidir. Siyonist rejimi durdurmanın, onu yenmenin yolu; halkını yüzüstü bırakan, güvenlik koordinasyonunu sürdüren bu kukla yöneticilerin tasfiyesiyle başlar. 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.