KÖY BOŞALTMALARINDAN KAYNAKLANAN MAĞDURİYETLER GİDERİLMELİDİR
1990’lı
yıllarda yaşanan terör ve çatışmalı süreçte Doğu ve Güneydoğu’da binlerce köy
boşaltılmış, birçok köy yakılmış, on binlerce insan yerinden yurdundan
edilmiştir. Aradan otuz yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, bu zorunlu
göçlerin doğurduğu mağduriyetler tam anlamıyla giderilememiştir.
Devletin
en temel görevi, vatandaşına karşı işlenen haksızlıkları telafi etmek,
mağduriyetleri gidermek ve adaleti tesis etmektir. Ancak köy boşaltmalarına
ilişkin zararların tazmininde bir dizi eksiklikler hâlâ sürmektedir. Bu
minvalde bir kısım davalar yıllardır sonuçlandırılmamış, karara bağlananların
ise tazminatları “ödenek yokluğu” gerekçesiyle bekletilmiştir. Bu durum,
adaletin gecikmesi değil, fiilen engellenmesidir.
Köy
boşaltmalarından kaynaklı tüm zararlar eksiksiz biçimde tazmin edilmeli,
sürüncemede bırakılan davalar bir an önce sonuçlandırılmalı, ödemeler
gecikmeden yapılmalıdır. Ayrıca köylerine dönmek isteyen vatandaşlar için
kalıcı dönüş programları güçlendirilmeli, ekonomik ve sosyal destekler
artırılmalıdır.
Bu
yönde atılacak adımlar, yalnızca geçmişin yaralarını sarmakla kalmayacak, aynı
zamanda yürütülmekte olan Millî Dayanışma ve Kardeşlik Projesini güçlendirerek
kalıcı bir toplumsal barışın tesisine de vesile olacaktır.
ÇİFTE VATANDAŞLIK
YASA TEKLİFİMİZ VE İMZA KAMPANYASI
Siyonist terör rejiminin Gazze’de gerçekleştirdiği planlı
soykırım, siyonizmi dünya halklarının vicdanında mahkûm ederken; farklı
ülkelerde yaşayan siyonistlerin bu vahşetteki rolleri nedeniyle bazı devletler,
geri dönen katiller hakkında soruşturmalar başlatmaktadır.
Otuza yakın ülkeden gönüllü olarak gidip soykırım
suçlarında rol alan sözde askerler var. Belçika, Fransa, Brezilya, Hollanda,
Sri Lanka gibi bazı ülkeler, geri dönen veya kendi topraklarına seyahat eden ve
soykırım suçuna iştirak ettiklerinden şüphelenilen siyonistler hakkında
soruşturmalar açmaktadır. Bu tür durumlara karşı siyonist rejim, işgal
toprakları dışına çıkacak askerler için uyarılarda bulunmuş;
karşılaşabilecekleri hukuki süreçlere karşı nasıl davranmaları gerektiğine dair
kılavuzlar yayınlamıştır.
Türkiye’de yaşayan ve çifte vatandaşlık sahibi olan bazı
siyonistlerin de Gazze’deki soykırım suçlarına katıldıkları bilinmektedir.
Kesin sayı bilinmese de medyaya yansıyan haberlere göre bu türden kişilerin
sayısı dört bin civarındadır. Kaldı ki çifte vatandaşlık statüsünde olup
katliamlarda rol alanların bazıları, kişisel sosyal medya hesaplarından da
kendi durumlarını paylaşmışlardır.
Öte yandan SUMUD Filosu kapsamında Gazze’ye giderken
uluslararası sularda terör rejimince rehin alınan Türkiye vatandaşlarının
tanıklıkları da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup terör rejimi saflarında yer
alan katillerin varlığını gözler önüne sermiştir.
Sayıları hususunda ihtilaf olsa da çifte vatandaş
statüsünde olup Gazze’de işlenen soykırım ve insanlık suçlarına iştirak
edenlerin varlığı konusunda şüphe yoktur.
Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup katillerin
safında bebek, çocuk, erkek, kadın ayırt etmeksizin soykırım ve insanlık suçuna
iştirak edenler hakkında gerekli soruşturmaları açıp yargılamak, Türkiye’nin ve
dolayısıyla vicdan sahibi herkesin sorumluluğudur. Bu aynı zamanda hem
Filistinli soykırım kurbanlarına hem de insanlığa karşı bir vefa borcudur.
Bilindiği üzere soykırım suçuna iştirak edenlerin
Türkiye’de yargılanıp cezalandırılması, yargıdan kaçan çifte vatandaşların
vatandaşlıktan çıkarılarak mal varlıklarına el konulmasını öngören bir kanun
teklifi hazırlayıp 28 Aralık 2023’te TBMM Başkanlığına sunmuştuk. TBMM Genel
Kurulu gündeminde 158 sıra sayısıyla görüşülmeyi bekleyen kanun teklifimiz ne yazık ki
bugüne kadar görüşülmemiştir.
Kaldı ki çifte
vatandaş olup siyonist rejim saflarında soykırım ve insanlık suçlarına
katılanların bir kısmı Türkiye’de yaşamaktadır. Bunlar normal zamanlarda bile
siyonist rejimin sözde ordusuna katıldıklarında "askeri eğitimlerin"
yanı sıra siyonizm temelli ideolojik eğitimlerden de geçmektedir.
"Askeri" ve siyonist ideolojik eğitimlerden geçirilmiş olan bu
siyonistlerin varlığı, Türkiye açısından ne denli bir güvenlik zafiyeti ve
sorun oluşturacağını tahmin etmek güç değildir. Nitekim siyonist rejimin, İran’a
saldırısı esnasında MOSSAD bağlantılı yerel hücrelerin ortaya çıkan yıkıcı
faaliyetleri, çifte vatandaşlığa sahip Türkiye’deki siyonistlerin kritik
zamanlarda oluşturacakları muhtemel tehdidin boyutlarını ele vermesi açısından
önemlidir.
Bu bağlamda hükümete, yerli gibi görünen siyonizm bağlantılı kişi ve gruplar
konusunda dikkatli olması ve soykırım suçlarına karışmış katillerle ilgili
derhal harekete geçmesi çağrısında bulunuyoruz.
TBMM
Başkanlığı ve Meclis’te temsil edilen siyasi partiler de Genel Kurul gündeminde
bulunan ve 1,5 yılı aşkın süredir görüşülmeyi bekleyen kanun teklifimizle
ilgili zaman kaybetmeden harekete geçerek inisiyatif almalı ve yargılamaların
önündeki engeller kaldırılmalıdır.
Ayrıca
soykırıma iştirak etmiş katillerin yargılanmasına imkân tanıyacak teklifimizin
kanunlaşması için tüm halkımızı da bu yönde başlatmış olduğumuz imza
kampanyasına destek vermeye davet ediyoruz.
imza.hudapar.org linkini tıklayarak imza
kampanyasına katılmamız, soykırım faillerinin serbestçe aramızda dolaşmalarına
karşı bir itiraz ve hunharca katledilen masum insanlara karşı bir vefa
göstergesi olacaktır.
ELEKTRİK HİZMETİNDE
ÖZELLEŞTİRMENİN BEDELİ: ADALET VE DENETİM EKSİKLİĞİ
Son dönemlerde özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bazı
illerinde artan elektrik kesintileri ve birçok aboneye kesilen ağır para
cezaları, elektrik dağıtım hizmetinin özelleştirilmesi konusunun yeniden
değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Söz konusu kesintilerin sıklığı ve
süresi, özellikle altyapı yetersizliklerini ve plansız yatırımları gözler önüne
sermektedir. Halkın temel
ihtiyaçlarından biri olan bu hizmetin, tamamen kâr odaklı özel şirketlerin
eline bırakılması, vatandaşın mağduriyetini derinleştirmektedir.
Arızalara zamanında müdahale edilmemesi, altyapıya yeterli
yatırım yapılmaması ve vatandaşlara yazılan haksız cezalar, sistemin
denetimsizliğini ortaya koymaktadır.
Elektrik gibi stratejik bir alanda özelleştirmenin doğru
işlemesi için devletin denetim mekanizmalarını etkin bir şekilde işletmesi,
hizmet kalitesini ve fiyat istikrarını güvence altına alması şarttır. Ayrıca
bölgesel eşitsizlikleri gidermeye yönelik kamu yatırımları artırılmalı, özel
sektörün de sosyal sorumluluk bilinciyle hareket etmesi sağlanmalıdır.
UYUŞTURUCU
KULLANIMININ YAYGINLAŞMASI VE OLUMSUZ ETKİLERİ
Son yıllarda ülkemizde gençleri zehirleyen, aileye ve
topluma büyük zararlar veren uyuşturucu kullanımı artış göstermektedir.
Türkiye'de son bir yılda 150'nin üzerinde kişi uyuşturucudan, 145 kişi ise
uyuşturucuya bağlı kazalardan dolayı hayatını kaybetmiştir. Öte yandan madde
bağımlılığı, boşanmalardaki artışta da önemli bir etken hâline gelmiştir.
Toplumda hızla artan, büyük tahribatlara ve yıkıma
sebebiyet veren, gençleri uyuşturucu tuzağına düşüren nedenler araştırılmalı ve
buna yönelik tedbirler geliştirilmelidir.
Unutulmamalıdır ki kötülük, bulunduğu her yeri etkiler ve
bulaşıcı bir hastalık gibi tüm toplumu etkisi altına alır. Kötülükle mücadelede
işe önleyici ve koruyucu tedbirlerden başlanmalıdır.
Uyuşturucu gibi toplumun yapısını zehirleyen tehditlerde,
erken müdahale hayati önem taşımaktadır.
Ayrıca her bağımlının, zamanla madde temin edebilmek için
potansiyel bir satıcıya dönüşme riski göz önüne alındığında, tehlikenin
ulaştığı boyut daha net görülecektir.
Gençleri madde bağımlılığına sürükleyen temel sebeplere
bakıldığında aile içi iletişimsizlik, manevi değerlerin zayıflaması, kötü
arkadaş çevresi ve medya organlarındaki özendirici içerikler dikkat
çekmektedir.
Konserler aracılığıyla, uyuşturucu ve alkol bağımlısı sözde
sanatçıların gençlerin karşısında rol model olarak çıkartılması madde
bağımlılığına teşvik eden ve özendiren sebepler arasındadır.
Ne yazık ki ülkemizde sanat, gençleri bağımlılığa sürükleyen, onları
köklerinden ve değerlerinden uzaklaştıran bir araca dönüştürülmüştür. Bu
noktada, Kültür ve Turizm Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurumlar, gençlere
yönelik düzenlenecek konser ve festival gibi etkinlikleri, onları zararlı
alışkanlıklardan koruyacak şekilde planlamalıdır.
Unutulmamalıdır ki gençlik, toplumun geleceğidir. Onların sağlıklı,
bilinçli ve değerlerine bağlı olarak yetişmesi, hepimizin ortak sorumluluğudur.
GAZZE ATEŞKESİ
Gazze’de sağlanan ateşkes; Filistin direniş gruplarının iki
yıldır devam eden kararlı mücadelesinin, işgal rejiminin yaptığı soykırıma
rağmen Gazze halkının gösterdiği sabır ve direncin zaferidir. Bu gelişme,
direnişin ve halkın iradesinin kırılmadığını tüm dünyaya göstermiştir. Ancak
asıl mücadele şimdi başlamaktadır.
Siyonist terör rejimi, dünyanın birçok ülkesinden aldığı
yoğun askeri destek ve teknolojik üstünlüğe rağmen, Gazze halkını abluka ve
açlıkla teslim almaya çalışsa da başarısız olmuştur. Ne bombalar ne de tecrit
politikaları Gazze’yi dize getirebilmiştir. Fakat ateşkes sonrasında askeri
yollarla ulaşamadıkları hedefleri siyasi oyunlarla elde etme çabası devreye
sokulmak istenmektedir.
İki yıldır süren soykırımın baş finansörü olan ABD’nin,
“barış planı” adı altında dayattığı Gazze planında garantör olarak konumlanan
Türkiye, Katar ve Mısır’a büyük bir sorumluluk düşmektedir. Bu ülkeler,
Gazze’nin ve genel olarak Filistin halkının menfaatlerini tavizsiz biçimde
savunmalıdır. Gazze’yi direnişten arındırma girişimlerine kesinlikle geçit
verilmemelidir.
ABD ve siyonist rejimin, Filistinlileri Gazze yönetiminde
sembolik bir konuma itme planı kabul edilemez. Filistin direnişinin Gazze’den
çıkarılması; sahada başarısız olan işgalcilerin masada ödüllendirilmesi
anlamına gelir.
Müzakerelerin ikinci aşamasında garantör ülkelerin kararlı
ve ilkeli tutumu belirleyici olacaktır. HAMAS ve diğer direniş unsurlarına
yönelik her türlü baskıya karşı, İslam dünyası ve vicdan sahibi tüm insanlar
daha önce hiç olmadığı kadar birlik ve dayanışma içinde olmalıdır.
