AZGIN AZINLIĞIN
İMTİYAZ ÖZLEMİ
Rahmet ve mağfiret
ayı Ramazan'ın gelmesiyle beraber toplumda kardeşlik, merhamet, yardımlaşma
duyguları daha fazla harekete geçmektedir.
Rahmet ikliminden
yararlanmak amacıyla toplumda bir heyecan ve tatlı bir koşuşturma yaşanırken,
maalesef kimilerinin de laikçi panik atakları depreşmektedir.
Ramazan'dan bir gün
önce "laiklik bildirisi" adı altında piyasaya sürülen kindar bir
metin; sözüm ona aydın, sanatçı, siyasetçi, akademisyen geçinen destekçilerinin
tedaviye muhtaç ruhsal hastalıklarına ayna tutmaktadır.
Antiemperyalist
tafralar üzerinden yapılan laf kalabalığı, halkın dindarlığına ve çocukların
Ramazan coşkusuna kin kusmayla neticelenen çetevari bir karaktere
dönüşmektedir.
28 Şubat
darbecilerinin ültimatom kıvamındaki çıkışlarını taklit ederek yaşadıkları
bataklıktan halkın hayat tarzına hücum ediyorlar.
İdeolojik
bağnazlıklarını laiklikle perdelerken, laikliği de Haçlı şövalyelerinin
elindeki mızrak gibi halkın sırtına saplamak istiyorlar.
"İdam
kemendi" gibi gördükleri laikliği, erozyona uğrayan itibar ve
imtiyazlarını geri kazanmanın kamçısı olarak görüyorlar.
Parmak sallıyorlar,
tehdit ediyorlar.
28 Şubat
şakşakçılığı artık geride kaldı. İmtiyaz devşirdikleri Küresel Epsteinci
düzenin ideolojik/dogmatik kalıpları can çekişiyor. Epsteinci düzenin yerel
versiyonu elitistlerin çıkış umudunu hâlâ halkın inancına ve dinî değerlerine
saldırmakta bulması, acınası hallerini gözler önüne seriyor.
Alkolün,
uyuşturucunun, fuhuşun, kara paranın, kumar ve bahisin bataklık haline
getirdiği alanlardan aldıkları destekle bu milletin inancına ayar çekeceklerini
sanıyorlar. Onlara şimdiden ‘geçmiş olsun’ dileklerimizi iletiyoruz, ancak
avuçlarını yalayacaklardır. Hiçbir şekilde amaçlarına ulaşmaları mümkün
olmayacaktır.
Laiklik adına
dinozorluğa soyunanlara diyoruz ki; fosilleşmiş zihniyetinizle, heyecanla
sahura kalkan minik Ali'nin, babasıyla teravihlere koşan Mehmed'in, okulda
Ramazan panosunu süsleyen Ahmet'in coşkusuna engel olamayacaksınız!
GENÇLERE YÖNELİK
AHLAKİ EROZYONA DUR DEMELİYİZ
Bugün gençliğimiz
ciddi bir kültürel kuşatma altındadır. Özellikle okullarda öğretmenler
tarafından tavsiye edilen “100 Temel Eser” mutlaka ehil kimseler tarafından
kontrol edilmelidir. Wattpad’e erişim 2024 yılından itibaren engellenmişse de
bazı yöntemlerle bu engeller aşılabilmektedir. Dijital platformlar ve popüler
yayınlar aracılığıyla yayılan bazı içerikler; masumiyet perdesi altında
ahlaksızlığı normalleştirmekte, gayrimeşru ilişkileri özendirmekte ve aile
kurumunu değersizleştirmektedir.
Gençlere tavsiye
edilen bazı popüler kitaplarda:
•Müstehcenlik
sıradanlaştırılmakta,
•Gayrimeşru
ilişkiler romantize edilmekte,
•Şiddet
ve sapkınlık estetik bir unsur gibi sunulmakta,
•Aile
yapısı itibarsızlaştırılmakta,
•Manevi
ve dinî değerler bilinçli ya da bilinçsiz şekilde aşındırılmaktadır.
Bu
içerikler hiçbir filtreye tabi tutulmadan gençlerimizin zihnine ve kalbine
ulaşmaktadır.
Özgürlük
adı altında ahlaki çöküşe göz yummak; özgürlük değil, sorumsuzluktur.
İnanç
ve kültür değerlerimize göre neslin korunması temel hedeflerden biridir.
Gençliği ifsada sürükleyen her unsur karşısında tedbir almak meşrudur,
gereklidir ve ertelenemez bir sorumluluktur.
Tüm velileri,
eğitimcileri, sivil toplum kuruluşlarını ve sorumluluk sahibi herkesi harekete
geçmeye davet ediyoruz. Güçlü toplumlar, değerlerini koruyan nesillerle ayakta
kalır. Gençliğine sahip çıkmayan bir toplum, geleceğini başkalarının ellerine
teslim etmiş demektir.
KAMU
KAYNAKLARIYLA AHLAKİ EROZYON DESTEKLENEMEZ!
Devlet bütçesinden
aile yapısını zedeleyen, gayrimeşru ilişkileri sıradanlaştıran ve gençliği
yanlış rol modellerle karşı karşıya bırakan yapımlara kaynak aktarılması kabul
edilemez. Gayrı ahlaki hayat biçimleri ile gündem olan sözde sanatçıların
“turizm elçisi” olarak ön plana çıkartılması ise ayrı bir garabettir.
Türkiye’yi temsil edecek isimler; toplumun değerleriyle uyumlu, gençler için
örnek olacak bir itibara sahip olmalıdır.
Bugün gençlerimiz
ekran karşısında; şiddeti, alkolü, uyuşturucuyu ve gayrimeşru hayat tarzlarını
“normal” gösteren yapımlara maruz kalmaktadır. Uyuşturucu bağımlılığı
iddialarıyla gündeme gelen bazı isimlerin TV dizilerinde yer alması ‘rol model’
etkisi dikkate alındığında ne kadar büyük bir toplumsal risk olduğu
anlaşılacaktır. Devlet desteği alan projelerin toplumsal sorumluluk bilinci
taşıması zorunludur.
Buna binaen;
•Devlet destek
kriterleri yeniden gözden geçirilmeli; aile yapısını zedeleyen ve ahlaksızlığı
normalleştiren yapımlara kamu kaynağı aktarımı durdurulmalıdır.
•Ülkeyi temsil eden
unvanlar için ahlaki ve itibara dayalı ölçütler belirlenmelidir.
•Kültürel üretim,
milletimizin inanç ve değerleriyle çatışan değil, onları güçlendiren bir zemine
oturtulmalıdır.
UYUŞTURUCU
TESTLERİ İÇİN STANDART OLUŞTURULMALIDIR
Uyuşturucu ile
mücadele yalnızca güvenlik ya da sağlık kurumlarının sorumluluğu değildir;
çalışma hayatını, aile yapısını ve gençliğin korunmasını doğrudan ilgilendiren
çok boyutlu bir toplumsal sorundur. Özellikle işe alımlarda uyuşturucu madde
testi uygulanıp uygulanmaması konusu kamuoyunda tartışılmakta; bu uygulamanın
mevzuata dayanıp dayanmadığı ve devlet denetiminde yürütülüp yürütülmemesi
gündeme gelmektedir. Mevcut durumda uygulama, sınırlı alanlarda ve standart bir
denetim mekanizması olmaksızın sürdürülmektedir.
Çalışma hayatında
madde kullanımı yalnızca bireysel bir tercih olarak görülemez. Dikkat ve
refleks gerektiren işlerde bu durum; iş kazalarına, üretim kayıplarına ve
üçüncü kişilerin hayatını riske atan sonuçlara yol açabilmektedir. Bu nedenle
mesele, işveren–işçi ilişkisiyle sınırlı değildir; iş güvenliği ve kamu
emniyeti açısından da değerlendirilmelidir. Ancak test uygulamasının keyfî ve
ticari bir zeminde yürütülmesi hem eşitsizlik hem de güven sorunu
doğurmaktadır. Ayrıca mücadele yalnızca testle sınırlı kalmamalı; bağımlı
bireyleri sistem dışına iten değil, tedavi ve rehabilitasyona yönlendiren bir
anlayış benimsenmelidir. Bununla birlikte uyuşturucuya erişim kanalları
engellenmeli ve dağıtım ağlarına karşı mücadele kararlılıkla sürdürülmelidir.
Bu çerçevede olması
gereken; işe alımlarda uyuşturucu testinin açık bir mevzuat dayanağına
kavuşturulması ve devlet denetiminde, standartları belirlenmiş bir sistemle
uygulanmasıdır. Yapılan bu testler ücretsiz olmalıdır. Test sonucu bağımlılık
tespit edilen kişilerin tedavi ve rehabilitasyon süreçlerine erişimi güvence
altına alınmalıdır. Uyuşturucu ile mücadele, önleyici ve iyileştirici boyutları
birlikte içeren bütüncül bir devlet politikası hâline getirilmelidir.
DEZENFORMASYON
ÇAĞINDA DİJİTAL SORUMLULUK
Günümüzde sosyal
medya, sadece bir iletişim aracı değil; algıların, kanaatlerin ve toplumsal
gündemin şekillendiği güçlü bir platformdur. Ancak bu güç, doğru
kullanılmadığında ciddi sorunlara yol açmaktadır. Özellikle çocukların dijital
ortamda maruz kaldığı zararlı içerikler, siber zorbalık ve bağımlılık riski,
toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bir mesele hâline gelmiştir.
Diğer taraftan,
dezenformasyonun bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yayılması, toplumsal
kutuplaşmayı artırmakta; anonim hesaplar üzerinden gerçekleştirilen itibar suikastları
temel hakları tehdit etmektedir. Bu nedenle hem hukuki hem de teknik altyapının
güçlendirilmesi; kimlik doğrulama ve hesap verebilirlik mekanizmalarının
yaygınlaştırılması önem arz etmektedir.
Önleyici tedbirler
kapsamında dijital okuryazarlığın erken yaşta kazandırılması, ailelere yönelik
rehberlik çalışmalarının artırılması ve sosyal medya platformlarının daha etkin
denetlenmesi gerekmektedir. Özgürlük alanını koruyan ancak sorumluluğu önceleyen
dengeli bir yaklaşım, daha güvenli ve sağlıklı bir dijital toplumun inşasına
katkı sağlayacaktır.
CAMİLERİN
ELEKTRİK BORÇLARI SORUNU
Ülkemizdeki kamu
kurum ve kuruluşlarının tüm enerji giderleri devletin genel bütçesinden
karşılandığı halde cami, mescid ve Kur’an kursu gibi resmî ibadethane ve dinî
tedrisat yerlerinin aydınlatma dışında kalan ısıtma, soğutma giderleri genel
bütçeden karşılanmamaktadır. Bu sebeple cami ve mescitlerde ibadetlerini eda
eden vatandaşlar kışın şiddetli soğuklar, yazın ise yüksek sıcaklıklar
nedeniyle sıkıntılar yaşamaktadır.
Enerji giderlerinin
cemaatten karşılanmaya çalışılması, din görevlilerini cemaat karşısında zor
durumda bırakmakta ve temsil ettikleri makamın saygınlığını zedelemektedir.
Ayrıca ibadethane
ve dini tedrisat olarak tescillenmiş yerlerin enerji aboneliklerinin mesken
yerine ticarethane tarifesi üzerinden yüksek bedellerle faturalandırılması ayrı
bir haksızlıktır.
Diğer kamu kurumlarında olduğu gibi cami ve Kur’an kurslarının da
enerji giderleri genel bütçeden karşılanmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığının
uhdesindeki ve vakıf malı olan yerlerden elde edilen gelirlerin bu giderler
için kullanılması da bir çözüm yolu olabilir.
GAZZE BARIŞ
KONSEYİ
Gazze Barış Konseyi
toplantısı vesilesiyle kamuoyuna bir kez daha hatırlatmak isteriz ki, varıldığı
ifade edilen anlaşmalara rağmen Gazze’ye insani yardım girişleri hâlâ son
derece sınırlıdır. Temel gıda, temiz su, ilaç ve barınma malzemelerine erişim
ciddi ölçüde kısıtlıyken, 7 milyar dolarlık finansman taahhüdünün Gazze
halkının gerçek refahına hizmet edeceğine dair kuşkular sürmektedir.
Öte yandan bölgeye
asker göndereceğini açıklayan, çoğunluğu Müslüman ülkelerin; direniş güçlerinin
silahsızlandırılmasına hizmet eden dar güvenlik projelerinin parçası olmak
yerine, sivillere yönelik ihlallerin durdurulmasında fiilî ve caydırıcı bir rol
üstlenmeleri gerektiğine inanıyoruz.
Gazze halkının ve
doğal kaynaklarının ekonomik ya da siyasi projeler uğruna sömürülmesine izin
verilmemelidir. Gazze’yi bir yatırım veya turizm sahasına dönüştürmeye yönelik
dış merkezli tasavvurlar yerine, bölgenin yönetimi ve güvenlik yapıları
Filistinlilerin iradesi ve katılımıyla şekillenmelidir. Yeniden imar sürecinde
tüm kısıtlamalar kaldırılmalı; malzeme, ekipman ve finansmana engelsiz erişim
sağlanmalıdır.
Uluslararası
kamuoyunu, Gazze’yi gündemden düşürmemeye; mülkiyet haklarının korunması ve
Filistin halkının kendi geleceğini tayin etme hakkının güvence altına alınması
için sorumluluk almaya davet ediyoruz.
Gazze’nin geleceği, Gazze halkına ait olmalıdır.
ABD’NİN SİLAH
YIĞINAĞI
Son gelişmeler,
ABD’nin 2003’ten bu yana bölgeye en büyük silah sevkiyatını gerçekleştirdiğini
göstermektedir. Bu sevkiyat, zaten ağır bedeller ödemiş coğrafyamızda yeni ve
daha geniş çaplı bir istikrarsızlık riskini beraberinde getirmektedir. Siyonist
rejimin son iki yıl içinde dört ayrı ülkeyi hedef alan saldırılarına ek olarak,
şimdi de ABD’nin askerî yığınağı artırması, bölgenin topyekûn bir çatışma
alanına sürüklenmek istendiğini ortaya koymuştur.
ABD’li bazı
yetkililerin açık ifadelerinde yer bulan, siyonistlerin Nil’den Fırat’a uzanan
“Arz-ı Mev’ud” hayaline verilen siyasi ve askerî destek; yalnızca Filistin’i
değil, tüm bölge halklarının egemenliğini ve güvenliğini tehdit etmektedir. Bu
tablo karşısında tek ve net bir çözüm vardır: Bölge ülkeleri ortak bir irade
ortaya koymalı, topraklarını ve hava sahalarını başka güçlerin çatışma
projelerine açmamalıdır.
Bölgedeki askerî üslerin varlığı barışa değil, gerilime hizmet etmektedir. Ülkeler, egemenlik haklarını kullanarak bu üsleri gözden geçirmeli; karadan ve havadan bölgenin ateşe sürüklenmesine izin vermemelidir. Kalıcı güvenliğin yolu, emperyalist Batı’ya bağımlılıktan değil; bölgesel dayanışmadan, ortak savunma bilincinden ve kararlı bir karşı duruştan geçmektedir.
