MALAZGİRT RUHU,
KARDEŞLİĞİMİZİN VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN ZEMİNİDİR
26 Ağustos 1071
Malazgirt Zaferi’nin 955. yıl dönümünü idrak ediyoruz.
Malazgirt, sadece
askerî bir zafer değil; Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla ve diğer Müslüman
unsurlarıyla farklı kavimlerin ümmet bilinci ve kardeşlik ruhuyla bir araya
geldiğinde neleri başarabileceğini gösteren tarihî bir dönüm noktasıdır.
Bin yıldır bizi bu
ortak vatanda bir ve beraber kılan güçlü bir kardeşlik zeminimiz vardır. Bu
zemin, ortak inancımız olan Aziz İslam’dır.
Malazgirt’i etnik
kimlik üzerinden okumak, zaferin asıl ruhunu ve tarihî gerçekliğini gözden
kaçırmaktır. O gün insanları aynı safta buluşturan temel unsur kavmiyet değil,
ortak inanç ve ortak değerlerdi.
Ne yazık ki sonraki
dönemlerde dayatılan Batıcı ve ırkçı anlayışlar, bu ortak zemini zayıflatmış;
etnik kimlikleri ayrışmanın ve çatışmanın sebebi hâline getirerek kardeşlik
hukukumuza zarar vermiştir.
Bugün başta Kürt
meselesi olmak üzere sorunlarımızın hak ve adalet temelinde kalıcı olarak
çözülmesi, kardeşliğin güçlendirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin sağlanması
için yeniden bu ortak zemine dönmeye ihtiyacımız vardır. Zira bu topraklarda
kardeşliğin ve toplumsal bütünleşmenin en sağlam ve en kalıcı zemini,
Malazgirt’te olduğu gibi ortak inancımızdır.
Malazgirt’in bize
bıraktığı bu tarihî miras sadece geçmişi hatırlamak için değil, Türkiye’nin
bugününü anlamak ve yarınını inşa etmek için de yol göstericidir.
Bu vesileyle 955. yıl
dönümünde Malazgirt Zaferi’ni kutluyor; bu toprakların İslam yurdu hâline
gelmesinde emeği ve fedakârlığı bulunan bütün büyüklerimizi ve şühedayı rahmet
ve minnetle yâd ediyoruz.
EMEKLİ DİJİTAL
KART SİSTEMİ
Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı tarafından geliştirilen ve 2024 yılında e-Devlet üzerinden
kullanıma sunulan Emekli Dijital Kart uygulaması, emeklilerimiz açısından doğru
ve önemli bir adımdır. Ancak mevcut sistemin en önemli sorunu, kartın sağladığı
avantajların standart ve merkezi bir sistem üzerinden yürütülmemesidir. Birçok
hizmetin kurumlar arasında yapılacak protokollere bırakılması, uygulamada ciddi
farklılıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Emeklilerimizin
önemli bir bölümünün temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı dikkate
alındığında, küçük de olsa ekonomik bir destek sağlayacak bu imkânın daha
yaygın olarak kullanılması önem taşımaktadır. Kamu kurumları, belediyeler,
yerel yönetimler ve özel sektör iş birliğiyle; otobüs, uçak ve tren gibi ulaşım
hizmetlerinde, konukevi, misafirhane ve öğretmenevi gibi konaklama
imkânlarında; müze, tiyatro, sinema ve sosyal tesislerde emeklilere yönelik
indirimler sağlanabilir.
Bu nedenle Emekli
Dijital Kart’ın hangi
hizmetlerde, hangi asgari indirim oranlarıyla ve hangi kurumlarda geçerli
olacağını belirleyecek yasal bir çerçeve oluşturulmalıdır. Bütünleşmiş bir
altyapı oluşturularak bu imkânlar, 81 ilimizdeki tüm emeklilerimiz için eşit,
erişilebilir ve uygulanabilir bir sosyal hakka dönüştürülmelidir.
ENGELLİ
BİREYLERİN PROTEZ ALIMINDA SGK DESTEĞİ ARTIRILMALI
Engelli bireylerin
bağımsız ve üretken bir hayat sürdürebilmeleri için protezler, vazgeçilmez bir
ihtiyaçtır. Ancak SGK’nın protez ve yardımcı cihazlar için yaptığı ödemeler ile
güncel piyasa fiyatları arasında büyük fark bulunmaktadır. Özellikle dar
gelirli engelli bireyler, bu farkı karşılayamadıkları için ciddi mağduriyet
yaşamaktadır. Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) kapsamındaki geri ödeme tutarları,
enflasyon ve döviz kurundaki artışlar karşısında yetersiz kalmıştır. Bazı
protezlerde SGK desteği, gerçek maliyetin yalnızca %4 ila %10’u düzeyindedir.
Bu nedenle birçok engelli vatandaş ihtiyacına uygun ve kaliteli proteze
ulaşamamakta veya yüksek miktarda fark ücreti ödemek zorunda kalmaktadır.
Protez;
yürüyebilmek, çalışabilmek, eğitime devam edebilmek ve sosyal hayata
katılabilmek için büyük önem taşımaktadır. Protezini yenileyemeyen kişiler,
hareketlerinin kısıtlanması sebebiyle zamanla sosyal hayattan
uzaklaşabilmektedir. Bu mağduriyetin giderilmesi için geri ödeme tutarları
güncel piyasa koşullarına göre yeniden belirlenmeli, katılım payları
azaltılmalı ve engelli bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak adil bir geri
ödeme sistemi oluşturulmalıdır.
MEB’İN YENİ
DÜZENLEMELERİ
Milli Eğitim
Bakanlığının kılık kıyafetten cep telefonu kullanımına, okul güvenliğinden
veli-öğretmen ilişkilerine kadar yeni eğitim-öğretim yılına ilişkin
düzenlemeleri; öğrencilerin günlük hayatını doğrudan etkiliyor. Bu
düzenlemeleri sadece “yasaklar ve kurallar” üzerinden değil, nasıl bir eğitim
ortamı ve nasıl bir gençlik hedeflendiği üzerinden değerlendirmek gerekir.
Okullarda düzen,
disiplin ve güvenlik elbette gereklidir. Ancak öncelikli amaç, sorumluluk
bilincini, aidiyet duygusunu ve şahsiyet gelişimini desteklemek olmalıdır.
Kılık kıyafet
uygulamasında öğrencilerin yaş grubu, ekonomik şartları, sağlık durumları ve
farklı ihtiyaçları gözetilmeli; uygulama gençleri tek tip hâle getiren bir
kalıba dönüşmemelidir.
Öğretmenlere
yönelik kılık kıyafet düzenlemesi de öğrencilerin ve toplumun karşısında örnek
teşkil edecek bir tutum ve davranış anlayışını desteklemelidir.
Ders sırasında cep
telefonu kullanımının sınırlandırılması pedagojik açıdan gereklidir. Eğitimin
amaçlarından biri de gençlerimizi dijital bağımlılık dâhil her türlü
bağımlılıktan korumak ve teknolojiyi bilinçli kullanan bireyler olarak
yetiştirmektir. Çünkü mesele yalnızca daha kontrollü okullar değil, daha
güvenli, adil, bilinçli ve ahlaklı bir eğitim ortamı oluşturmaktır.
Okul güvenliği,
disiplin ve veli-öğretmen ilişkilerinde de öğrencinin güvenliğini ve öğretmenin
otoritesini koruyan; aileyi eğitim sürecinin dışında bırakmayan, karşılıklı
saygıyı esas alan bir okul iklimi oluşturulmalıdır.
Eğitim, gençleri
sadece kurallara uyan bireyler olarak değil, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen
ve doğru olanı kendi iradesiyle tercih eden, güçlü bir şahsiyete sahip bireyler
olarak yetiştirmeyi amaçlamalıdır.
YÖK’ÜN TEMEL
PROBLEMLERİ
2026-YKS
yerleştirme sonuçları açıklandı. Ortaya çıkan tablo, gençlerin tercihlerini
ilgi ve yeteneklerinden daha çok, istihdam kaygısıyla şekillendirdiğini
gösteriyor.
Tıp için başarı
sırası barajı 50 bin, diş hekimliğinde 80 bin, eczacılıkta 100 bin ve
mühendislikte 300 bin olarak uygulanıyor. Buna rağmen yüksek puanlı
öğrencilerin hemşirelik gibi alanlara yönelmesi ve bazı mühendislik
programlarının yeterli talep görmemesi, yükseköğretimde ciddi bir arz-talep
dengesizliğine ve insan kaynağını yönlendirme konusunda ciddi bir planlama
sorununa işaret ediyor.
Mevcut tablodan
gerekli dersler çıkarılarak iş gücü piyasasının ihtiyaçlarını ve gelecekteki
istihdam kapasitesini veriye dayalı olarak analiz eden; fakülte ve
kontenjanları bu öngörülere göre planlayan, öğrenciyi de istihdam imkânları
konusunda şeffaf biçimde yönlendiren bir yükseköğretim politikası
oluşturulmalıdır.
Artık “her ile
üniversite” anlayışından “ihtiyaca göre üniversite” anlayışına geçilmeli,
kontenjanlar buna göre belirlenmelidir. Yükseköğretim Kurulu; MEB, ilgili bakanlıklar
ve sektörlerle birlikte 5, 10 ve 15 yıllık istihdam projeksiyonları
hazırlamalıdır.
Gençlere yalnızca
“sevdiğin bölümü seç” demek yetmez; esas gaye gençlerin yetenekleri ve
hayalleri doğrultusunda seçtikleri meslekte iş bulabildiği, emeğinin
karşılığını alabildiği ve geleceğini güvenle kurabildiği bir sistemi inşa etmek
olmalıdır. Bu, yalnızca gençlerin bölüm tercihi meselesi değil Türkiye’nin
gelecekte ihtiyaç duyacağı insan kaynağını bugünden öngörme, üniversite
kontenjanlarını ihtiyaca göre planlama ve gençlerimizin geleceğini plansız
tercihlere mahkûm etmeme meselesidir.
Belediye şirket
işçileri kadro ve adalet bekliyor
Ulaşım, temizlik,
park-bahçe bakımı gibi hizmetleri büyük bir özveriyle yerine getiren belediye
şirket işçileri, yıllardır emeklerinin karşılığını tam olarak alamadıkları gibi
hak ettikleri hukuki güvenceye de bir türlü kavuşamadılar.
Aynı belediyede,
aynı işi yapan mesai arkadaşlarıyla birlikte çalışan belediye şirket işçileri;
kadrolu işçilerle kıyaslandığında ücret, sosyal haklar ve iş güvencesi
bakımından ciddi bir haksızlığa uğramaktadırlar. Bu durum çalışma barışını ve
adalet duygusunu zedelemektedir.
700 bine yakın işçi
kardeşimiz her yerel seçim döneminde, “Acaba ekmeğimi kaybeder miyim?”
korkusunu yaşamamalıdır.
Türkiye, her yerel
seçim sonrasında gündeme gelen “işten çıkarılan işçiler” tartışmasından ve bu
utanç verici tablodan kurtulmak zorundadır.
Uzun bir süredir
yerel seçimler, yerel hizmet yarışının ötesine geçerek siyasal bir fay hattına
dönüşmüş durumdadır. Her gelen yönetimin, kendisinden önceki yönetimi
desteklediği gerekçesiyle işçileri işten çıkarması, çalışanları ve ailelerini
mağdur ettiği gibi toplumsal barışı da zedelemektedir.
Toplumsal birliğe
ve huzura ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde yapılacak kapsamlı bir yasal
düzenlemeyle belediye şirket işçilerine kadro verilmesi ve işçi alımlarına
kanuni bir sınırlama getirilmesi, hem siyasi gerilimleri azaltacak hem kaynak
kullanımında verimliliği artıracak hem de aynı işi yaptıkları hâlde daha düşük
ücretle ve daha sınırlı özlük haklarıyla çalışan işçilerimizin hukukunu
koruyacaktır.
SİYONİST REJİMİN
HUKUK TANIMAZ SALDIRGANLIĞI VE TÜRKİYE’YE MEYDAN OKUMASI
Siyonist terör
rejiminin Suriye'deki Ebu Zuhur Hava Üssü'nü “Türkiye’nin üsse yerleşme
hazırlığında olduğunu” gerekçe göstererek vurması, uyguladığı "kuduz
köpek" stratejisindeki saldırganlığın hiçbir sınırı olmadığını bir kez
daha açıkça göstermiştir.
Siyonist terör
rejimi bu saldırı ve sonrasında yaptığı açıklamalarla, Türkiye'nin Suriye ile
yapacağı anlaşma ve bu anlaşma uyarınca ortaya koyacağı faaliyetlere karşı
kendisinin "veto hakkı" olduğunu fiilen ilan etmiştir.
Gazze'de
durdurulmayan siyonist rejimin, bu pervasızlıkla kapımıza kadar geleceğini,
hedefini her geçen gün genişleteceğini defalarca vurgulamış ve uyarılarda
bulunmuştuk.
Buradan bir kez
daha uyarıyoruz; Siyonistlerin açıkça Türkiye'yi hedef almasına somut ve net
bir cevap verilmezse, işgalci siyonist rejim, bu saldırıların boyutunu daha da
büyütecektir.
Bu politikaların
ABD'den bağımsız yürütüldüğünü düşünmek büyük bir saflıktır. 7 Ekim 2023'te
Gazze'deki soykırımın başlamasından bu yana siyonistlere on milyarlarca dolar askerî
yardım yapan ABD, bu saldırganlığın bizzat finansörü ve yürütücüsüdür.
Dolayısıyla bu konuda ABD'ye güvenmek hiçbir fayda getirmeyecektir.
Bu tehdide ve
kuşatmaya karşı durmanın ilk adımı olarak; Filistin direnişine sadece siyasi
sahiplenme değil, açıkça askerî destek verileceği ilan edilmeli ve siyonist
rejimin her saldırısına en az misliyle karşılık verilmelidir.
Bu minvalde Adalet
Bakanlığının terörist elebaşı Netanyahu hakkında soykırım ve insanlığa karşı
suçlardan kırmızı bülten çıkarılması için resmi başvuruda bulunmasını
destekliyoruz. Bu girişim yürütülen mücadelede son derece önemli bir adımdır.
Bununla beraber Aralık 2023’te Meclis’e sunduğumuz, soykırım suçuna iştirak
eden çifte vatandaşların yargılanıp cezalandırılması, yargıdan kaçanların
vatandaşlıktan çıkarılması ve mal varlıklarına el konulmasını öngören kanun
teklifimizin bir an önce TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüp kanunlaştırılması önem
arz etmektedir.
GAZZE
Siyonist
işgalcilerin hamisi ABD’nin temsilcilerinin, “Hamas 60-90 gün içinde
silahsızlanmazsa israilin işi bitirmesinin önü açılır” şeklindeki tehditleri ve
silahsızlanma olmadan Gazze’nin yeniden inşasına izin verilmeyeceği yönündeki
açıklamaları, Batı’nın “barış” tiyatrosunun arkasındaki kirli niyeti bir kez
daha deşifre etmiştir. Söz konusu şantaj planı, doğrudan Gazze’yi
insansızlaştırma ve siyonist çeteye teslim etme projesidir.
Ekim 2025’te
yürürlüğe giren sözde ateşkesten bu yana siyonist terör rejimi en az 4 bin 95
kez ateşkesi ihlal etmiş, 1300’e yakın kardeşimizi katletmiş ve açık hava
hapishanesine çevirdiği Gazze’ye insani yardımların girişini engellemeye devam
etmiştir. Buna rağmen kendilerine “Barış Kurulu” diyen yapı, işgalcinin katliamlarına tek bir laf
edemezken hâlâ Filistin direnişinden adım beklemektedir.
Siyonist rejimin ve
soykırımın bir numaralı finansörü olan ABD’nin tek bir amacı vardır; Gazze’yi
Filistinlilerden temizleyip siyonistlerin lehine bir garnizona dönüştürmek. Bu
alçakça plana ortak olmak veya göz yummak, İslam dünyası için tarihi bir
utançtır. Sözde garantörlük rolüne soyunan ancak siyonistlerin binlerce
ihlaline, sözlü veya yazılı kınama mesajlarıyla karşılık vermeyi yeterli
görmenin, soykırımcı katillerin cüretini artırmaktan başka bir işe yaramadığı
artık görülmelidir.
Bu nedenle ABD’nin
dayatmalarına ve siyonist teröre karşı Filistin davasının yanında durmak için
kamuoyu harekete geçmelidir. Filistin halkına dayatılan teslimiyet planları
reddedilmeli, diplomasi söylemleri bir kenara bırakılıp Gazze’ye yönelik abluka
fiilen yarılmalıdır.
ABD’NİN YAPTIRIM
ZORBALIĞINA BOYUN EĞİLMEMELİ
ABD yönetiminin
İran’a yönelik yürürlüğe koyduğu yeni "maksimum yaptırım" kararları, askerî
ve diplomatik alanda hedeflerine ulaşamayan güçlerin ellerindeki finansal
kontrol gücünü bir baskı aracı olarak kullandığını göstermektedir. Washington
yönetimi, elindeki ekonomik şantaj imkânlarını devreye sokarak uluslararası
hukuku ve devletlerin egemenlik haklarını yok saymaktadır.
Bu finansal baskı politikası yeni bir uygulama değildir. ABD; onlarca
yıldır Küba’yı ağır bir ekonomik ablukaya maruz bırakarak, Venezuela’nın ulusal
servetine ve kaynaklarına el koyarak, İran halkının ise gıdaya, ilaca ve temel
ihtiyaçlara erişimini kısıtlayarak sistematik bir ekonomik baskı
uygulamaktadır. Kendi politikalarına boyun eğmeyen ülkeler, küresel finans
sisteminin ve doların hegemonyası kullanılarak doğrudan hedefe konulmakta ve
yaptırımlarla dize getirilmeye çalışılmaktadır.
Nitekim Türkiye de
zaman zaman bu yaptırım tehditleri ve yaptırım kararlarıyla doğrudan karşı
karşıya kalmıştır. Savunma sanayinden dış politikaya kadar atılacak pek çok
adım, Batı’nın ekonomik şantaj araçlarıyla baskılanmakta; ülkemizin kendi
menfaatleri doğrultusunda bağımsız kararlar almasının önüne yaptırım
tehditleriyle geçilmeye çalışılmaktadır.
ABD’nin, finansal
gücü bir silah olarak kullanma stratejisine ve uyguladığı bu ekonomik zorbalığa
karşı somut ve ortak adımlar atılmalıdır.
Tek taraflı
yaptırımlara ve ekonomik baskılara maruz kalan veya kalma riski taşıyan tüm
ülkeler, tehdit ve şantajlara boyun eğmeyecek güçlü bir dayanışma ve ortak
hareket iradesi sergilemelidir.
Amerikan dolarının
ticari bir tehdit aracı olarak kullanılmasını engellemek amacıyla uluslararası
ticarette yerel para birimlerinin kullanımı derhal yaygınlaştırılmalı ve
alternatif ödeme sistemleri fiilen devreye sokulmalıdır.
