Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-14 Nisan 2026

BOĞAZLARDAN GEÇİŞ VE HAVA SAHASI SİYONİST ŞEBEKEYE KAPATILMALIDIR

Gazze ve son olarak Lübnan örneğinde görüldüğü gibi başta sivil yerleşim alanlarına yönelik olmak üzere saldırı, işgal, soykırım odaklı katliamlar, yıkım, aç bırakma gibi insanlık dışı uygulamalar siyonistlerin günlük rutinleri haline gelmiştir.

Katil rejim, öyle pervasız bir noktaya gelmiştir ki yıkım ve katliamlarına karşı gösterilen insani tepkilere dahi küstahça tehditler savurmaktadır. Bunun son örneği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistinlilere yönelik idam yasası ve Lübnan’daki katliamlara gösterdiği haklı tepki sonrası Netanyahu ve katil şebekesinin son derece küstah, provokatif ve tehditkâr açıklamalarla Türkiye'yi hedef almaları olmuştur.

Tüm bölge ülkeleri siyonist saldırganlığın hedefindedir. Yaşanan gelişmeler, bu katil rejime karşı somut adımlar atılmasını bölge ülkeleri için zaruri kılmaktadır. Türkiye’nin de birtakım adımlar atarak diğer ülkelere öncülük etme vakti gelmiştir.

İran’a dayattıkları son savaşta da görüldüğü üzere siyonist rejim ve destekçilerinin gücü abartıldığı kadar değildir. Siyasi, ticari ve jeopolitik hamlelerle, başta Türkiye olmak üzere Arap ülkeleriyle beraber ilk etapta savaş dışı imkân ve araçlar devreye konularak çok ciddi bir baskı unsuru oluşturulabilir.

Nitekim Türkiye’nin 2 Mayıs 2024 tarihli siyonist rejimle ticari ilişkileri yasaklama kararına binaen siyonist Maariv gazetesi, ‘Gemilerin İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçişinin engellenmesi veya Türkiye hava sahasında uçuş yasağı getirilmesi halinde durumun daha da kötüleşebileceğini’ belirtmiştir. 

Saldırganlık ve soykırımda sınır tanımayan katil Netanyahu ve soykırımcı terör çetesinin diğer yöneticilerinin son pervasızlıkları da dikkate alındığında, Türkiye tam da siyonist gazetenin o gün endişe ile dile getirdiği adımları atmalıdır. İstanbul ve Çanakkale boğazları, deniz ticareti açısından Türkiye’ye önemli jeopolitik avantajlar sağlamaktadır. Türkiye, hem boğaz geçişlerini hem de hava sahasını siyonist israil menşeli veya bağlantılı tüm geçişlere derhal kapatmalıdır.

Dayattıkları kırk günlük savaşta İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde kurduğu baskın otoritenin İran’a büyük bir jeopolitik üstünlük sağladığı görülmüştür. Taşınan yükler ve yoğunluk bakımından farklılıklar bulunsa da Türkiye’deki boğazların ve hava sahasının siyonist menşeli geçişlere kapatılması önemli bir adım ve etkin bir baskı unsuru olacaktır.  Böyle bir adım atılırsa Türkiye, bölge ülkelerinin harekete geçirilmesinde de örneklik teşkil edecektir. 

GIDADA BÜYÜK ADALETSİZLİK 

Sebze, meyve ve temel gıda ürünlerindeki fahiş fiyat artışları artık sadece bir ekonomik sorun değil, doğrudan doğruya bir adalet meselesine dönüşmüştür. Tarla ile market arasındaki fiyat farkının 15-20 katı bulması, sistemin kimler lehine çalıştığını açıkça göstermektedir. Bugün Türkiye’de ne üretici emeğinin karşılığını alabilmekte ne de vatandaş makul fiyatlarla gıdaya ulaşabilmektedir

Daha da vahimi, tarlada çürüyen ürünlerle market raflarında fahiş fiyatlarla satılan ürünlerin aynı anda var olmasıdır. Bu tablo sadece plansızlığın değil, denetimsizliğin ve fırsatçılığın da sonucudur. Gıda üzerinden oluşan bu rant düzeni sürdürülemez.

Bu nedenle tedarik zinciri yeniden yapılandırılmalı, aracıların belirleyici rolü azaltılmalı ve fiyat oluşumu şeffaf hale getirilmelidir. Hal yasası bir an önce uygulanmalı ve tavizsiz şekilde denetlenmelidir.

Hallerde üreticilerin doğrudan satış yapabileceği bağımsız alanlar oluşturulmalı, çiftçi istediği zaman ürününü getirip pazarlayabilmelidir. Semt pazarlarında ise ÇKS’ye kayıtlı küçük üreticilere özel yerler tahsis edilmelidir.

Unutulmamalıdır ki gıda üzerinden kurulan bu adaletsiz düzen kırılmadan ne enflasyon düşer ne de toplum nefes alır.

FATURALAR SOSYAL ADALETİ ZEDELİYOR

Son dönemde birçok şehirde su faturalarının elektrik faturalarını aşması, artık görmezden gelinemeyecek bir tabloyu ortaya koymaktadır: Vatandaş, en temel ihtiyacı olan suya dahi ulaşmakta zorlanmaktadır. Musluktan akan suyun bedeli, aile bütçelerinde ağır bir yük haline gelmiş; özellikle dar gelirli ve kalabalık haneler için bu durum sürdürülemez bir noktaya ulaşmıştır. Mevcut kademeli tarife sistemi ise adalet üretmek yerine adaletsizliği derinleştirmektedir.

Aynı tüketim sınırlarının farklı nüfus yapısına sahip hanelere eşit şekilde uygulanması, kalabalık aileleri açıkça cezalandırmaktadır. İki kişiyle altı kişinin aynı kademe üzerinden faturalandırılması, hakkaniyetle izah edilemez. Gerçek adalet, tüketimin kişi başına düşen miktar üzerinden değerlendirilmesiyle mümkündür.

Daha vahim olan ise kamu iktisadi kurumlarının asli görevlerinden uzaklaşarak adeta ticari işletmelere dönüşmüş olmasıdır. Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü bu yapılar, bugün kâr odaklı bir anlayışla hareket etmekte; vatandaşın cebinden çıkan paranın şeffaflıktan uzak ihale süreçleriyle belirli çevrelere aktarıldığı yönündeki güçlü kanaat, kamu vicdanını derinden yaralamaktadır.

Elektrik, su ve doğalgaz gibi zorunlu giderlerde hane nüfusunu ve gelir düzeyini esas alan yeni bir sistem kaçınılmazdır. Temel ihtiyaçlar bir kazanç kapısı değil, sosyal adaletin teminatı olmalıdır. Aksi halde büyüyen bu adaletsizlik, toplumsal güveni de ağır bir şekilde sarsacaktır.

ÜLKEMİZDE DE KADIN ÜNİVERSİTELERİ AÇILMALIDIR

Dünyanın birçok ülkesinde kadınlara özel üniversiteler uzun yıllardır faaliyet göstermektedir. Bu üniversiteler, kadınların akademik ve mesleki gelişimlerine önemli katkılar sunmaktadır. 

Bazı ülkelerde bu üniversiteler, kadınların akademik becerilerini geliştirmeye odaklanırken; bazıları bilim, teknoloji ve eğitim alanlarında kadınların güçlenmesini hedeflemekte, bazıları ise kadınlara yükseköğretime erişim konusunda özel imkânlar sunmaktadır.

ABD, Güney Kore, Japonya ve İran’daki örnekler, kadın üniversitelerinin belirli bir kültüre özgü olmadığını, farklı coğrafyalarda farklı ihtiyaçlara cevap veren bir model olarak ortaya çıktığını göstermektedir.

Kadın üniversiteleri, kadınlara akademik hayatlarında farklı bir imkân sunarak eğitimde çeşitliliği artıran, bireysel tercihlere saygıyı esas alan ve fırsat eşitliğine dayalı bir modeldir. Her kadın kendi hayatına, değerlerine ve beklentilerine uygun eğitim ortamını özgürce seçebilmelidir.

Özellikle bu modelin hayata geçirilmesi, ülkemizde bazı sosyal ve kültürel hassasiyetler nedeniyle yükseköğretimde eğitim hakkından feragat eden kadınlar açısından önemli bir ihtiyacı karşılayacaktır.  Daha fazla seçenek, daha fazla erişim ve daha kapsayıcı bir eğitim anlayışı demektir. Bu doğrultuda, eğitimde tek tipçi bir yaklaşım yerine; çoğulcu, kapsayıcı ve tercih özgürlüğünü esas alan bir yaklaşım benimsenmelidir.

AİLE REHBERLİK BÜROLARI DAHA İŞLEVSEL HALE GETİRİLMELİ

Sarsılan yuvalar ve artan boşanmalar karşısında, aile kurumunu korumak adına yapılan çalışmalar yetersiz kalmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Aile Rehberlik Büroları önemli bir potansiyele sahip olsa da yetersiz personel, erişim sorunları, tanıtım eksikliği ve zayıf takip sistemi nedeniyle etkili olamamaktadır.

Aileyi korumak için somut adımlar şarttır.

• Aile rehberlik bürolarının sayıları artırılmalıdır.

• Aile rehberlik büroları daha işlevsel hale getirilmelidir: Pasif danışma noktaları değil; aile içi sorunları çözmek adına aile hakemliği görevi yapan, özellikle çocuklar başta olmak üzere aile fertlerine psikolojik–manevi destek sunan çok yönlü merkezlere dönüştürülmelidir. 

• Boşanma sürecinde olan aileler, aile rehberlik bürolarına zorunlu olarak yönlendirilmelidir:

Boşanmak için mahkemelere müracaat eden eşler, önce bu merkezlere yönlendirilmeli; taraflar arasında en az 3 seans arabuluculuk yapılarak aileler kurtarılmaya çalışılmalıdır. Barışan aileler en az 6 ay boyunca bu rehberlik büroları tarafından takibe alınmalıdır. 

Aileler dağılmadan tedbir alamayan sistem, sadece sonuçları izlemekle yetinmek zorunda kalır.

“SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR”DA ÇOK BOYUTLU ÇÖZÜMÜ SAVUNUYORUZ

Suça sürüklenen çocuklara ilişkin cezasızlık algısı, uzun süredir kamuoyunun gündemini meşgul etmekte; özellikle organize suç yapılarının çocukları kullanmasına zemin hazırlamaktadır. Ancak mesele, yalnızca ceza politikalarıyla açıklanabilecek kadar dar bir çerçeveye indirgenemez.

Bir yanda merhamet, empati ve değerler eğitiminden mahrum, aile desteğinden yoksun yetişme biçimleri; diğer yanda ekonomik krizlerin sürüklediği umutsuzluk hali… Tüm bunlar, toplumsal bağlarda ciddi kopuşlara ve derin bir karakter aşınmasına yol açmaktadır.

Bazı ağır suç tipleri bakımından caydırıcılığı güçlendirecek yaptırım artışları gerekli görülebilir. Ancak bunun tek başına çözüm üretmeyeceği açıktır. Zira sorun; ekonomik, sosyolojik ve psikolojik boyutları iç içe geçmiş çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Davranışının ahlaki ve toplumsal sonuçlarına dair yeterli bilinç geliştirememiş bireyler açısından en ağır cezalar dahi çoğu zaman caydırıcı olamamaktadır.

Öte yandan, devletin önleyici yükümlülüklerini ihmal ederek çoğunlukla suç sonrası müdahaleye yönelmesi, yapısal sorunu daha da derinleştirmektedir. Organize suç ağlarının yaygınlaştığı ve uyuşturucu faaliyetlerinin sıradanlaştığı bir ortamda, salt ceza artışına dayalı yaklaşımların yetersiz kalacağı açıktır.

Bu çerçevede, 12. Yargı Paketi’nde söz konusu hususların dikkate alınarak; aceleci değil, tedbirli ve öngörülü adımların atılması gerektiğini önemle vurguluyoruz.

İŞİTME TARAMA REFERANS MERKEZİLERİNİN AZLIĞI BEBEKLERİ OLUMSUZ ETKİLİYOR! 

Hastanede her yenidoğana işitme taraması yapılmasına rağmen, referans merkezi yetersizliği ciddi bir halk sağlığı sorununa dönüşmüştür. Ülke genelinde 1.130’dan fazla ‘Tarama Merkezi’ bulunurken yalnızca 44 ilde 97 ‘Referans Merkezi’ vardır. Birçok ilde bu merkezlerin olmaması, riskli bebeklerin başka şehirlere sevk edilmesine yol açmakta; aileler hem ekonomik hem de psikolojik açıdan ağır bir yük altına girmektedir. Daha da vahimi, randevu sürelerinin 10 ayı, hatta 1 yılı aşması nedeniyle kritik tanı süresi olan ilk 6 ay kaçırılmaktadır. Bu gecikme, çocuklarda konuşma, zihinsel gelişim ve eğitim sorunlarına neden olmaktadır.

Çözüm basittir: Hâlihazırda altyapısı bulunan 3. basamak hastaneler hızla ‘Referans Merkezi’ statüsüne kavuşturulmalıdır. Gerekli cihaz ve uzman personel büyük ölçüde mevcut olup eksikler kolaylıkla giderilebilir. İl sağlık müdürlükleri ve hastane yönetimleri üzerindeki idari engeller kaldırılmalı, süreç hızlandırılmalıdır. Erken tanı ve müdahale sayesinde çocuklarımız yaşıtlarıyla eşit gelişim gösterecek, uzun vadede hem ailelerin hem de hastanelerin yükü azalacaktır. Bu konuda gereken adımlar daha fazla geciktirilmeden atılmalıdır.

GAZZE BARIŞ KURULU SİYONİST SOYKIRIMA PARAVAN HALİNE GELMİŞTİR 

 10 Ekim 2025’te ilan edilen sözde ateşkes süreci, siyonist terör rejimi için bir barış adımı değil, katliamlarını gizleyen bir araç olmuştur. Bugüne dek anlaşma şartlarının yalnızca %38’i yerine getirilmiş; geriye kalan tablo ise kan, açlık ve barınaksızlık olmuştur. Ayrıca ateşkesten bu yana 120’si çocuk, 730’u aşkın Filistinli şehit edilmiş, binlerce kardeşimiz yaralanmış ve işgal sahası fütursuzca genişletilmiştir.

Hâl böyleyken, aralarında Müslüman ülkelerin de bulunduğu sözde "Barış Konseyi"nin, ateşkesi bir kez dahi ihlal etmeyen Filistin direnişine "silahsızlanma" için süre dayatmasının hiç bir izahı yoktur. Halkı çadırlarda yaşam mücadelesi verirken, işgalciye tek bir yaptırım uygulamayanların direnişe baskı yapması asla kabul edilemez.

Filistin halkına yönelik bu tutum, barışa değil; teslimiyete ve yeni katliamlara davetiyedir. Müzakerelerin ön şartı direnişin silahsızlandırılması değil; işgalin kayıtsız şartsız ve kesin olarak sonlanması, Gazze’nin hiçbir kısıtlama olmaksızın yeniden inşası, insani ihtiyaçların kesintisiz şekilde Gazze’ye girişinin sağlanmasıdır.

Tıpkı soykırım savaşının en karanlık günlerinde olduğu gibi, dünya kamuoyunu Filistinlilere karşı bu kirli şantaj kuşatmasını kırmaya davet ediyoruz.

12 Nisan Pazar günü Barselona Limanı’ndan Gazze’deki ablukayı kırmak için yeniden ve daha güçlü bir katılımla yola çıkan Küresel Sumud Filosu girişimini selamlıyor ve destekliyoruz. 

SİYONİST İŞGALCİLER LÜBNAN’DA KAOS İSTİYOR

8 Nisan’da Lübnan’da 300’e yakın sivilin şehit edildiği siyonist vahşet, işgal rejiminin kana doymaz yüzünü bir kez daha göstermiştir. Ancak bu katliamın ardından Lübnan yönetiminin, asıl sorumlu olan siyonist terör rejimini telin etmek yerine, işgale karşı direnenleri hedef alması tam bir utanç vesikasıdır.

15 aydır süren sözde ateşkes sürecinde 500’den fazla insan katledilmiş, siyonistler anlaşmaya rağmen işgal ettikleri topraklardan çekilmemiştir. Lübnan yönetimi, bu açık ihlaller karşısında ABD’nin baskısı ile direnişi silahsızlandırma girişimleri karşısında dik bir duruş sergilemelidir. 

"Silahın devlet tekelinde olması" teoride doğrudur; ancak kendi vatandaşını her gün katleden siyonistlere tek bir kurşun dahi sıkmayan ve izinsiz tek bir silah alamayan bir ordunun koruyamadığı halkı, kim savunacak? Bu silahsızlandırma girişimi, Lübnan’ı yeniden iç savaş kaosuna sürükleme projesidir. Siyonistlerin planı tam da budur: Kaos çıkarıp, itiraf ettikleri üzere toprak gaspıyla bu süreçten çıkmayı amaçlamaktadırlar. 

 Siyonist işgal ve saldırılar tamamen son bulmadıkça silah bırakmak Lübnan için intihardır. Gerçek çözüm; ancak işgal sonlandıktan sonra güçlü bir ordu reformuyla inşa edilecek "tek silahlı güç" politikasıdır. Lübnan yönetimini bir kez daha Lübnan halkının ve direnişinin yanında durmaya davet ediyoruz.

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.