BOĞAZLARDAN
GEÇİŞ VE HAVA SAHASI SİYONİST ŞEBEKEYE KAPATILMALIDIR
Gazze ve son
olarak Lübnan örneğinde görüldüğü gibi başta sivil yerleşim alanlarına yönelik
olmak üzere saldırı, işgal, soykırım odaklı katliamlar, yıkım, aç bırakma gibi
insanlık dışı uygulamalar siyonistlerin günlük rutinleri haline gelmiştir.
Katil rejim,
öyle pervasız bir noktaya gelmiştir ki yıkım ve katliamlarına karşı gösterilen
insani tepkilere dahi küstahça tehditler savurmaktadır. Bunun son örneği,
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistinlilere yönelik idam yasası ve Lübnan’daki
katliamlara gösterdiği haklı tepki sonrası Netanyahu ve katil şebekesinin son
derece küstah, provokatif ve tehditkâr açıklamalarla Türkiye'yi hedef almaları
olmuştur.
Tüm bölge
ülkeleri siyonist saldırganlığın hedefindedir. Yaşanan gelişmeler, bu katil
rejime karşı somut adımlar atılmasını bölge ülkeleri için zaruri kılmaktadır.
Türkiye’nin de birtakım adımlar atarak diğer ülkelere öncülük etme vakti
gelmiştir.
İran’a
dayattıkları son savaşta da görüldüğü üzere siyonist rejim ve destekçilerinin
gücü abartıldığı kadar değildir. Siyasi, ticari ve jeopolitik hamlelerle, başta
Türkiye olmak üzere Arap ülkeleriyle beraber ilk etapta savaş dışı imkân ve
araçlar devreye konularak çok ciddi bir baskı unsuru oluşturulabilir.
Nitekim
Türkiye’nin 2 Mayıs 2024 tarihli siyonist rejimle ticari ilişkileri yasaklama
kararına binaen siyonist Maariv gazetesi, ‘Gemilerin İstanbul ve Çanakkale
boğazlarından geçişinin engellenmesi veya Türkiye hava sahasında uçuş yasağı
getirilmesi halinde durumun daha da kötüleşebileceğini’ belirtmiştir.
Saldırganlık
ve soykırımda sınır tanımayan katil Netanyahu ve soykırımcı terör çetesinin
diğer yöneticilerinin son pervasızlıkları da dikkate alındığında, Türkiye tam
da siyonist gazetenin o gün endişe ile dile getirdiği adımları atmalıdır.
İstanbul ve Çanakkale boğazları, deniz ticareti açısından Türkiye’ye önemli
jeopolitik avantajlar sağlamaktadır. Türkiye, hem boğaz geçişlerini hem de hava
sahasını siyonist israil menşeli veya bağlantılı tüm geçişlere derhal
kapatmalıdır.
Dayattıkları
kırk günlük savaşta İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde kurduğu baskın otoritenin
İran’a büyük bir jeopolitik üstünlük sağladığı görülmüştür. Taşınan yükler ve
yoğunluk bakımından farklılıklar bulunsa da Türkiye’deki boğazların ve hava
sahasının siyonist menşeli geçişlere kapatılması önemli bir adım ve etkin bir
baskı unsuru olacaktır. Böyle bir adım atılırsa Türkiye, bölge
ülkelerinin harekete geçirilmesinde de örneklik teşkil edecektir.
GIDADA
BÜYÜK ADALETSİZLİK
Sebze, meyve
ve temel gıda ürünlerindeki fahiş fiyat artışları artık sadece bir ekonomik
sorun değil, doğrudan doğruya bir adalet meselesine dönüşmüştür. Tarla ile
market arasındaki fiyat farkının 15-20 katı bulması, sistemin kimler lehine
çalıştığını açıkça göstermektedir. Bugün Türkiye’de ne üretici emeğinin
karşılığını alabilmekte ne de vatandaş makul fiyatlarla gıdaya ulaşabilmektedir
Daha da
vahimi, tarlada çürüyen ürünlerle market raflarında fahiş fiyatlarla satılan
ürünlerin aynı anda var olmasıdır. Bu tablo sadece plansızlığın değil,
denetimsizliğin ve fırsatçılığın da sonucudur. Gıda üzerinden oluşan bu rant
düzeni sürdürülemez.
Bu nedenle
tedarik zinciri yeniden yapılandırılmalı, aracıların belirleyici rolü
azaltılmalı ve fiyat oluşumu şeffaf hale getirilmelidir. Hal yasası bir an önce
uygulanmalı ve tavizsiz şekilde denetlenmelidir.
Hallerde
üreticilerin doğrudan satış yapabileceği bağımsız alanlar oluşturulmalı, çiftçi
istediği zaman ürününü getirip pazarlayabilmelidir. Semt pazarlarında ise
ÇKS’ye kayıtlı küçük üreticilere özel yerler tahsis edilmelidir.
Unutulmamalıdır
ki gıda üzerinden kurulan bu adaletsiz düzen kırılmadan ne enflasyon düşer ne
de toplum nefes alır.
FATURALAR
SOSYAL ADALETİ ZEDELİYOR
Son dönemde
birçok şehirde su faturalarının elektrik faturalarını aşması, artık görmezden
gelinemeyecek bir tabloyu ortaya koymaktadır: Vatandaş, en temel ihtiyacı olan
suya dahi ulaşmakta zorlanmaktadır. Musluktan akan suyun bedeli, aile
bütçelerinde ağır bir yük haline gelmiş; özellikle dar gelirli ve kalabalık
haneler için bu durum sürdürülemez bir noktaya ulaşmıştır. Mevcut kademeli
tarife sistemi ise adalet üretmek yerine adaletsizliği derinleştirmektedir.
Aynı tüketim
sınırlarının farklı nüfus yapısına sahip hanelere eşit şekilde uygulanması,
kalabalık aileleri açıkça cezalandırmaktadır. İki kişiyle altı kişinin aynı
kademe üzerinden faturalandırılması, hakkaniyetle izah edilemez. Gerçek adalet,
tüketimin kişi başına düşen miktar üzerinden değerlendirilmesiyle mümkündür.
Daha vahim
olan ise kamu iktisadi kurumlarının asli görevlerinden uzaklaşarak adeta ticari
işletmelere dönüşmüş olmasıdır. Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü
bu yapılar, bugün kâr odaklı bir anlayışla hareket etmekte; vatandaşın cebinden
çıkan paranın şeffaflıktan uzak ihale süreçleriyle belirli çevrelere
aktarıldığı yönündeki güçlü kanaat, kamu vicdanını derinden yaralamaktadır.
Elektrik, su
ve doğalgaz gibi zorunlu giderlerde hane nüfusunu ve gelir düzeyini esas alan
yeni bir sistem kaçınılmazdır. Temel ihtiyaçlar bir kazanç kapısı değil, sosyal
adaletin teminatı olmalıdır. Aksi halde büyüyen bu adaletsizlik, toplumsal
güveni de ağır bir şekilde sarsacaktır.
ÜLKEMİZDE
DE KADIN ÜNİVERSİTELERİ AÇILMALIDIR
Dünyanın
birçok ülkesinde kadınlara özel üniversiteler uzun yıllardır faaliyet
göstermektedir. Bu üniversiteler, kadınların akademik ve mesleki gelişimlerine
önemli katkılar sunmaktadır.
Bazı
ülkelerde bu üniversiteler, kadınların akademik becerilerini geliştirmeye
odaklanırken; bazıları bilim, teknoloji ve eğitim alanlarında kadınların
güçlenmesini hedeflemekte, bazıları ise kadınlara yükseköğretime erişim
konusunda özel imkânlar sunmaktadır.
ABD, Güney
Kore, Japonya ve İran’daki örnekler, kadın üniversitelerinin belirli bir
kültüre özgü olmadığını, farklı coğrafyalarda farklı ihtiyaçlara cevap veren
bir model olarak ortaya çıktığını göstermektedir.
Kadın
üniversiteleri, kadınlara akademik hayatlarında farklı bir imkân sunarak
eğitimde çeşitliliği artıran, bireysel tercihlere saygıyı esas alan ve fırsat
eşitliğine dayalı bir modeldir. Her kadın kendi hayatına, değerlerine ve
beklentilerine uygun eğitim ortamını özgürce seçebilmelidir.
Özellikle bu
modelin hayata geçirilmesi, ülkemizde bazı sosyal ve kültürel hassasiyetler
nedeniyle yükseköğretimde eğitim hakkından feragat eden kadınlar açısından
önemli bir ihtiyacı karşılayacaktır. Daha fazla seçenek, daha fazla
erişim ve daha kapsayıcı bir eğitim anlayışı demektir. Bu doğrultuda, eğitimde
tek tipçi bir yaklaşım yerine; çoğulcu, kapsayıcı ve tercih özgürlüğünü esas
alan bir yaklaşım benimsenmelidir.
AİLE
REHBERLİK BÜROLARI DAHA İŞLEVSEL HALE GETİRİLMELİ
Sarsılan
yuvalar ve artan boşanmalar karşısında, aile kurumunu korumak adına yapılan
çalışmalar yetersiz kalmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Aile
Rehberlik Büroları önemli bir potansiyele sahip olsa da yetersiz personel,
erişim sorunları, tanıtım eksikliği ve zayıf takip sistemi nedeniyle etkili
olamamaktadır.
Aileyi
korumak için somut adımlar şarttır.
• Aile
rehberlik bürolarının sayıları artırılmalıdır.
• Aile
rehberlik büroları daha işlevsel hale getirilmelidir: Pasif danışma noktaları
değil; aile içi sorunları çözmek adına aile hakemliği görevi yapan, özellikle
çocuklar başta olmak üzere aile fertlerine psikolojik–manevi destek sunan çok
yönlü merkezlere dönüştürülmelidir.
• Boşanma
sürecinde olan aileler, aile rehberlik bürolarına zorunlu olarak
yönlendirilmelidir:
Boşanmak için
mahkemelere müracaat eden eşler, önce bu merkezlere yönlendirilmeli; taraflar
arasında en az 3 seans arabuluculuk yapılarak aileler kurtarılmaya
çalışılmalıdır. Barışan aileler en az 6 ay boyunca bu rehberlik büroları
tarafından takibe alınmalıdır.
Aileler
dağılmadan tedbir alamayan sistem, sadece sonuçları izlemekle yetinmek zorunda
kalır.
“SUÇA
SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR”DA ÇOK BOYUTLU ÇÖZÜMÜ SAVUNUYORUZ
Suça
sürüklenen çocuklara ilişkin cezasızlık algısı, uzun süredir kamuoyunun
gündemini meşgul etmekte; özellikle organize suç yapılarının çocukları
kullanmasına zemin hazırlamaktadır. Ancak mesele, yalnızca ceza politikalarıyla
açıklanabilecek kadar dar bir çerçeveye indirgenemez.
Bir yanda
merhamet, empati ve değerler eğitiminden mahrum, aile desteğinden yoksun
yetişme biçimleri; diğer yanda ekonomik krizlerin sürüklediği umutsuzluk hali…
Tüm bunlar, toplumsal bağlarda ciddi kopuşlara ve derin bir karakter aşınmasına
yol açmaktadır.
Bazı ağır suç
tipleri bakımından caydırıcılığı güçlendirecek yaptırım artışları gerekli
görülebilir. Ancak bunun tek başına çözüm üretmeyeceği açıktır. Zira sorun;
ekonomik, sosyolojik ve psikolojik boyutları iç içe geçmiş çok katmanlı bir
yapıya sahiptir. Davranışının ahlaki ve toplumsal sonuçlarına dair yeterli
bilinç geliştirememiş bireyler açısından en ağır cezalar dahi çoğu zaman
caydırıcı olamamaktadır.
Öte yandan,
devletin önleyici yükümlülüklerini ihmal ederek çoğunlukla suç sonrası
müdahaleye yönelmesi, yapısal sorunu daha da derinleştirmektedir. Organize suç
ağlarının yaygınlaştığı ve uyuşturucu faaliyetlerinin sıradanlaştığı bir
ortamda, salt ceza artışına dayalı yaklaşımların yetersiz kalacağı açıktır.
Bu çerçevede,
12. Yargı Paketi’nde söz konusu hususların dikkate alınarak; aceleci değil,
tedbirli ve öngörülü adımların atılması gerektiğini önemle vurguluyoruz.
İŞİTME
TARAMA REFERANS MERKEZİLERİNİN AZLIĞI BEBEKLERİ OLUMSUZ ETKİLİYOR!
Hastanede her
yenidoğana işitme taraması yapılmasına rağmen, referans merkezi yetersizliği
ciddi bir halk sağlığı sorununa dönüşmüştür. Ülke genelinde 1.130’dan fazla
‘Tarama Merkezi’ bulunurken yalnızca 44 ilde 97 ‘Referans Merkezi’ vardır.
Birçok ilde bu merkezlerin olmaması, riskli bebeklerin başka şehirlere sevk
edilmesine yol açmakta; aileler hem ekonomik hem de psikolojik açıdan ağır bir
yük altına girmektedir. Daha da vahimi, randevu sürelerinin 10 ayı, hatta 1
yılı aşması nedeniyle kritik tanı süresi olan ilk 6 ay kaçırılmaktadır. Bu
gecikme, çocuklarda konuşma, zihinsel gelişim ve eğitim sorunlarına neden
olmaktadır.
Çözüm
basittir: Hâlihazırda altyapısı bulunan 3. basamak hastaneler hızla ‘Referans
Merkezi’ statüsüne kavuşturulmalıdır. Gerekli cihaz ve uzman personel büyük
ölçüde mevcut olup eksikler kolaylıkla giderilebilir. İl sağlık müdürlükleri ve
hastane yönetimleri üzerindeki idari engeller kaldırılmalı, süreç
hızlandırılmalıdır. Erken tanı ve müdahale sayesinde çocuklarımız yaşıtlarıyla
eşit gelişim gösterecek, uzun vadede hem ailelerin hem de hastanelerin yükü
azalacaktır. Bu konuda gereken adımlar daha fazla geciktirilmeden atılmalıdır.
GAZZE
BARIŞ KURULU SİYONİST SOYKIRIMA PARAVAN HALİNE GELMİŞTİR
10 Ekim
2025’te ilan edilen sözde ateşkes süreci, siyonist terör rejimi için bir barış
adımı değil, katliamlarını gizleyen bir araç olmuştur. Bugüne dek anlaşma
şartlarının yalnızca %38’i yerine getirilmiş; geriye kalan tablo ise kan, açlık
ve barınaksızlık olmuştur. Ayrıca ateşkesten bu yana 120’si çocuk, 730’u aşkın
Filistinli şehit edilmiş, binlerce kardeşimiz yaralanmış ve işgal sahası
fütursuzca genişletilmiştir.
Hâl
böyleyken, aralarında Müslüman ülkelerin de bulunduğu sözde "Barış
Konseyi"nin, ateşkesi bir kez dahi ihlal etmeyen Filistin direnişine
"silahsızlanma" için süre dayatmasının hiç bir izahı yoktur. Halkı
çadırlarda yaşam mücadelesi verirken, işgalciye tek bir yaptırım
uygulamayanların direnişe baskı yapması asla kabul edilemez.
Filistin
halkına yönelik bu tutum, barışa değil; teslimiyete ve yeni katliamlara
davetiyedir. Müzakerelerin ön şartı direnişin silahsızlandırılması değil;
işgalin kayıtsız şartsız ve kesin olarak sonlanması, Gazze’nin hiçbir kısıtlama
olmaksızın yeniden inşası, insani ihtiyaçların kesintisiz şekilde Gazze’ye
girişinin sağlanmasıdır.
Tıpkı
soykırım savaşının en karanlık günlerinde olduğu gibi, dünya kamuoyunu
Filistinlilere karşı bu kirli şantaj kuşatmasını kırmaya davet ediyoruz.
12 Nisan
Pazar günü Barselona Limanı’ndan Gazze’deki ablukayı kırmak için yeniden ve
daha güçlü bir katılımla yola çıkan Küresel Sumud Filosu girişimini selamlıyor
ve destekliyoruz.
SİYONİST
İŞGALCİLER LÜBNAN’DA KAOS İSTİYOR
8 Nisan’da
Lübnan’da 300’e yakın sivilin şehit edildiği siyonist vahşet, işgal rejiminin
kana doymaz yüzünü bir kez daha göstermiştir. Ancak bu katliamın ardından
Lübnan yönetiminin, asıl sorumlu olan siyonist terör rejimini telin etmek
yerine, işgale karşı direnenleri hedef alması tam bir utanç vesikasıdır.
15 aydır
süren sözde ateşkes sürecinde 500’den fazla insan katledilmiş, siyonistler
anlaşmaya rağmen işgal ettikleri topraklardan çekilmemiştir. Lübnan yönetimi,
bu açık ihlaller karşısında ABD’nin baskısı ile direnişi silahsızlandırma
girişimleri karşısında dik bir duruş sergilemelidir.
"Silahın
devlet tekelinde olması" teoride doğrudur; ancak kendi vatandaşını her gün
katleden siyonistlere tek bir kurşun dahi sıkmayan ve izinsiz tek bir silah
alamayan bir ordunun koruyamadığı halkı, kim savunacak? Bu silahsızlandırma
girişimi, Lübnan’ı yeniden iç savaş kaosuna sürükleme projesidir. Siyonistlerin
planı tam da budur: Kaos çıkarıp, itiraf ettikleri üzere toprak gaspıyla bu
süreçten çıkmayı amaçlamaktadırlar.
Siyonist
işgal ve saldırılar tamamen son bulmadıkça silah bırakmak Lübnan için
intihardır. Gerçek çözüm; ancak işgal sonlandıktan sonra güçlü bir ordu
reformuyla inşa edilecek "tek silahlı güç" politikasıdır. Lübnan
yönetimini bir kez daha Lübnan halkının ve direnişinin yanında durmaya davet
ediyoruz.
