BORSADA MANİPÜLASYONLAR
VE YATIRIMCILARININ HAKLARININ KORUNMASI
Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre, 29 Mayıs 2025
itibarıyla borsada işlem yapan bireysel yatırımcı sayısı 6 milyon 550 bine
ulaşmıştır. Ancak, 30 Nisan 2025 itibarıyla pay senedi bakiyeli yatırımcı
sayısı son bir yılda %19,49 oranında azalmış, bu yatırımcıların portföy değeri
ise %5,21 düşüşle 13,1 trilyon TL seviyesine gerilemiştir.
2020-2024 yılları arasında Türkiye’de 164 şirket halka arz
edilmiş ve çok sayıda vatandaş tasarruflarını sermaye piyasalarına
yönlendirmiştir. Bu süreçte sağlanan fonların üretim, istihdam ve ekonomik
kalkınmaya katkı sağlaması beklenirken, ne yazık ki bazı aracı kurumlar ile
sosyal medya gruplarının manipülatif girişimleri nedeniyle pay piyasaları adeta
bir kumarhane havasına bürünmüş, küçük yatırımcılar ciddi zararlarla karşı
karşıya kalmıştır. Bu durum, sermaye piyasalarının temel işlevlerini yerine
getirmesini de engellemektedir.
HÜDA PAR olarak, adaletli, şeffaf ve güvenilir bir piyasa
düzeninin oluşturulması, küçük yatırımcıların korunması ve sermaye
piyasalarının ülke ekonomisine katkısının artırılması için Sermaye Piyasası
Kurulu’nu tüm yetkilerini etkin şekilde kullanmaya davet ediyoruz.
CEZA SİSTEMİNDE
MAKULİYET VE VİCDAN OLMALI
Adalet Komisyonundan geçen ve yakında Meclis gündemine
gelecek olan Karayolları Trafik Kanunu değişiklik teklifi, trafik güvenliğini
artırma amacıyla hazırlanmış olsa da içeriğinde vatandaşlarımızı doğrudan ve
ağır şekilde etkileyen fahiş ceza artışları barındırmaktadır. Bu nedenle,
teklifin bu yönü ciddi kaygılar uyandırmaktadır.
Can güvenliğini tehdit eden alkol veya uyuşturucu etkisiyle
araç kullanımı gibi davranışlara yönelik cezaların artırılması gereklidir.
Ancak teklifin bazı maddeleri sadece caydırıcılığı değil, vatandaşın ekonomik
yükünü artırmakta ve ceza sistemini adeta bir tahsilat aracına
dönüştürmektedir.
Vatandaş yılbaşında maaşına %15-30 gibi sınırlı zamlar
alırken, cezalar belirlenirken yeniden değerleme oranları bile katbekat
aşılmıştır. Devlet, kaşıkla verip kepçeyle almamalıdır.
Emniyet kemeri
ihlali ya da hız sınırını birkaç kilometre aşma gibi durumlarda önerilen
cezalar, bir emeklinin neredeyse bir aylık maaşına denk gelmektedir. Bu durum,
“Devlet, bütçe açığını trafik cezalarıyla mı kapatmayı planlıyor?” sorusunu
akla getirmektedir.
Unutulmamalıdır ki müeyyidelerin amacı toplumu cezalandırmak
değil, bilinçlendirmek ve kurallara uyulmasını temin etmektir. Trafik
kazalarının ve can kayıplarının azaltılması isteniyorsa çözüm, astronomik para
cezaları değil; denetimleri sıklaştırmak, eğitim kampanyaları düzenlemek ve ulaşım
altyapısını iyileştirmektir. Vatandaşı altından kalkamayacağı bir ekonomik
yükle karşı karşıya bırakacak bu teklif mutlaka yeniden gözden geçirilmelidir.
ÜNİVERSİTELERDE
SAPKINLIĞIN PROPAGANDASI YAPILAMAZ
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde geçtiğimiz günlerde “bahar
şenlikleri” adı altında çeşitli konserler düzenlenmiştir. Ancak bu konserlerin
birinde, sahne alan bir şahsın gösterisi sırasında sapkınlık simgesi olan bir
paçavrayı açması ve Türkiye’deki sapkınlara selam göndermesi kamuoyunda ciddi
rahatsızlık uyandırmıştır. Üniversite ortamında sergilenen bu eylem, yalnızca
bireysel bir gösteri olarak değil; ideolojik bir dayatma ve propaganda
faaliyeti olarak değerlendirilmelidir.
Söz konusu şahsın daha önce aldığı bir ödülü sapkınlık
ideolojisine ithaf ettiği ve her fırsatta bu kesimle olan bağını açıkça
sergilediği bilinmektedir. Bu durumda şu sorular kaçınılmaz hale gelmektedir:
Bu şahıs söz konusu eylemi kimden izin alarak gerçekleştirmiştir? Bu
propagandayı hangi cüretle üniversite gibi bir eğitim kurumunda
sergilemektedir?
Üniversiteler, bilim ve hikmetin merkezi; bilgi ve ahlakın
mekânı olmalıdır. Ancak ne yazık ki bugün bazı üniversiteler, genç zihinlerin
hedef alındığı ideolojik eğitim kamplarına dönüşmüştür. Sanat ve özgürlük
kılıfıyla meşrulaştırılmaya çalışılan sapkınlık, toplumun değerlerine ve aile
kurumuna doğrudan bir saldırıdır. Bu tür girişimler, gençlerimizin zihinlerine
cinsel sapkınlık ideolojisinin zerk edilmesi anlamına gelmektedir.
Toplumun temelini oluşturan aile yapısı, bu tür sapkın
gösterilerle bilinçli biçimde hedef alınmaktadır. Cumhurbaşkanlığı tarafından
2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi, devletin aile kurumunu güçlendirme
iradesini gösterirken, buna karşın aileyi tahrip eden ideolojik propagandaların
üniversite gibi kurumlarda serbestçe yapılmasına seyirci kalmak büyük bir
çelişkidir.
Sapkınlık ideolojisinin her türlü propagandası
üniversitelerde yasaklanmalı, bu eylemler suç kapsamına alınmalıdır.
Üniversitelerde aileye ve ahlaki değerlere uygun etkinlikler desteklenmeli;
rektörlükler bu konuda daha duyarlı ve denetleyici bir rol üstlenmelidir.
Gençliğimizin maneviyatını, toplumumuzun değerlerini ve aile kurumunu korumak
hepimizin ortak sorumluluğudur.
KONUT KİRALARINDAKİ
ARTIŞ
Türkiye’de uzun süredir devam eden konut ve kira sorunu,
geniş bir halk kesiminin gelir-gider dengesini alt-üst etmektedir. Son yıllarda
yaşanan kur dalgalanmaları, pandemi ve Kahramanmaraş depremleri, ülkemizi
birçok alanda olduğu gibi konut ve kira meselesinde de zor durumda bırakmıştır.
Ancak konut ve kira sorunu sadece bunlardan kaynaklı değildir.
Yatırımcıyı zor durumda bırakan faize dayalı ekonomi
programları, kamu israfı, istikrarsız ve dengesiz planlamalar nedeniyle
düzeltilemeyen ekonomik göstergeler, bunlara paralel olarak artan malzeme, işçilik
ve arsa maliyetlerinin yanı sıra; sosyo kültürel değişimler, kiracı-ev
sahipleri arasındaki sorunların çözümünde adil olmayan hukuki yaklaşımlar da bu
sorunun sürmesine neden olmaktadır.
Konut sorununun çözümü, ev sahipliği oranını artırmaktır. Türkiye,
Asya ve Avrupa ülkeleri arasında ev sahipliği oranı en düşük ülkelerden
biridir. Bu oran giderek düşmektedir. TOKİ ve belediye iştirakleriyle sosyal
konut arzı artırılmalıdır. Kamu kurumları ve belediyeler, yaz eğlenceleri,
festivaller, konserler ve gereksiz reklamlara harcanan bütçeleri sosyal konut
üretimine yönlendirmelidir.
Devlet, ihtiyaç sahiplerini uygun maliyetle ev sahibi
yapmalıdır. Ev sahibi olamayanlar için TOKİ ve belediye iştirakleri düşük
kiralı konutlar sunmalıdır. Bu, sorunun çözümüne büyük katkı sağlayacaktır.
GAZZE’DE MUHTEMEL
ATEŞKES ANLAŞMASI
Gazze’de gündeme gelen yeni ateşkes anlaşması, geçmişte
defalarca yaşanan ihaneti yeniden yaşatma riski taşımaktadır. Siyonist rejim,
daha önceki ateşkes süreçlerinde olduğu gibi esirleri aldıktan sonra
anlaşmaları tek taraflı ihlal etmiş, kalıcı çekilme görüşmelerini sabote
etmiştir. Bugün yine benzer bir senaryo söz konusudur. Güya arabulucu olan ABD,
bir kez daha siyonist rejimin dayatmalarını Filistin tarafına kabul ettirmeye
çalışmaktadır. Bu tavır, barış değil, işgalin sürdürülmesi anlamına gelir.
"Filistin tarafının garantörleri" artık sessiz kalmamalı, tarihi
bir sorumluluk üstlenmelidir. Ateşkesin kalıcı ve adil olması, ancak garantör
ülkelerin açık ve somut güvenceleriyle mümkündür.
Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’daki Uluslararası
Saraybosna Üniversitesinde kurulan Gazze Mahkemesi, oturumlarının ardından
sonuç bildirgesini açıklandı. Bildirgede yer alan siyonist rejime yönelik
askeri ambargo uygulanması talebi ve siyonist rejimin yargılanması yönündeki
çağrı vakit kaybetmeden hayata geçirilmelidir. Siyonist rejimin uluslararası
alanda tecrit edilmesi ve lojistiğinin kesilmesi, Gazze’deki ateşkes sürecini
de hızlandıracak ve işgalin maliyetini artıracaktır.
Zira siyonist rejim ne uluslararası hukuku ne de yaptığı
anlaşmaları tanımaktadır. Batı Şeria’da işgalciler için 22 yeni yerleşim birimi
inşasının onaylanması bunun son örneğidir. Bu işgal, uluslararası hukuka göre
de açıkça yasadışıdır. Filistin devletinin kurulmasını önlemek amacıyla
yapıldığı itiraf edilen, işgalci yerleştirme hamlesine karşı askerî seçenek
kartı masaya konmalı, İslam dünyası birleşerek güçlü bir irade ortaya
koymalıdır.
SURİYE-ABD
NORMALLEŞMESİ
Suriye ile normalleşme sürecinde ABD'nin ekonomik
yaptırımları hafifletme yönündeki adımları, ilk bakışta Suriye halkının refahı
ve ülkenin yeniden ayağa kalkması adına olumlu görünebilir. Ancak
unutulmamalıdır ki, ABD'nin başta Irak ve Afganistan olmak üzere İslam
coğrafyasında döktüğü kan hâlâ tazeliğini korumaktadır. Bu gerçek,
Washington’un güvenilir olmadığını açıkça ortaya koymuştur.
ABD, ekonomik araçları insani amaçlar için değil, siyasi
baskı ve şantaj mekanizması olarak kullanmaktadır. Bu nedenle Arap dünyası,
refah ve istikrar arayışını emperyalist ABD ile işbirliğinde değil, kendi
halklarının iradesinde ve İslam ülkeleri ile yapacakları işbirliğinde
aramalıdır.
Petrol zengini Körfez ülkeleri, kaynaklarını ve sermayelerini Batı'ya hibe etmek yerine, savaş mağduru halkların yeniden toparlanması ve güçlü bir bölgesel ekonomi inşa edilebilmesi için kullanmalıdır. Gerçek istikrar ve huzurun yolu, dışa bağımlılıktan değil, bölge içi dayanışma ve adil kalkınmadan geçer.
