FONLAR ÜZERİNDEN
BORSA KRİZİ
Türkiye’de yatırım
fonları üzerinden borsada yaşanan gelişmeler, ciddi bir denetim ve güven
sorununu ortaya koymuştur. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre 7 portföy yönetim
şirketine ait 223 fonun işlemleri durdurulmuş, 131 fon için tasfiye süreci
başlatılmıştır. İşlemleri durdurulan 223 fonun toplam büyüklüğü yaklaşık 1,1
trilyon liraya ulaşmaktadır. Tasfiye kapsamındaki fonların büyüklüğü ise
yaklaşık 826 milyar lira düzeyindedir. Bu tablo, meselenin boyutunu açıkça
ortaya koymaktadır.
Daha da önemlisi,
SPK’nın kendi açıklamasına göre bazı fonların düşük dolaşımlı hisselerde,
ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğu 2025’in
son çeyreğinde gözlemlenmiştir. Bu konu, Aralık 2025’te Finansal İstikrar
Komitesi’nin de gündemine gelmiştir.
Öyleyse soruyoruz:
Risk 2025’in son çeyreğinde tespit edilmiş ve 2 Aralık 2025’te Finansal
İstikrar Komitesi’nin gündemine gelmişse, neden daha erken ve etkili tedbirler
alınmadı?
Küçük esnafın en
küçük vergi yükümlülüğünü dahi kılı kırk yararak denetleyen ekonomi yönetimi,
trilyonluk fon piyasasındaki bu riski neden önleyemedi?
Ekonomi yönetimini
şeffaf bir inceleme yapmaya, sorumluları tespit etmeye ve piyasayı güvenli hale
getirecek güçlü yapısal tedbirleri almaya çağırıyoruz.
OKUL
KANTİNLERİNDE ÖNCELİK KÂR DEĞİL, ÇOCUKLARIN SAĞLIĞI OLMALIDIR
Okul kantinleri
sıradan ticari işletmeler değildir. Kantinden alışveriş yapanlar, gelişim
çağındaki çocuklarımızdır. Bu nedenle okul kantinlerinde temel ölçüt kâr değil;
çocuğun sağlığı, güvenliği ve sağlıklı gıdaya erişimi olmalıdır.
Ekonomik şartlar
nedeniyle birçok ailenin ve öğrencinin alım gücü ciddi biçimde düşmüştür. Bir
öğrenci teneffüste sağlıklı bir gıdaya ulaşabilirken başka bir öğrencinin
ekonomik imkânsızlık nedeniyle bunu alamaması, eğitim ortamında göz ardı
edilmemesi gereken bir fırsat eşitsizliğidir.
Millî Eğitim
Bakanlığı, okul kantinlerini yalnızca işletme ve denetim açısından değil,
çocukların sağlıklı beslenme hakkı açısından da ele almalıdır. Kantinlerde
satılan ürünlerin içeriği, hijyen ve saklama şartları ve tedarik zinciri
düzenli ve habersiz denetimlerle kontrol edilmelidir. Sağlıksız, aşırı şekerli
ve besin değeri düşük ürünler sınırlandırılmalı; su, süt, meyve ve besleyici
gıdaların erişilebilirliği artırılmalıdır.
Bunun yanında dar
gelirli öğrencilerin sağlıklı beslenmeden mahrum kalmaması için Millî Eğitim
Bakanlığı tarafından ücretsiz veya destekleyici sağlıklı okul öğünü gibi
modeller yaygınlaştırılmalıdır.
DEM PARTİ VE
CİNSEL SAPKINLIK
Ahlaki
değerlerimiz, aile yapımız ve İslamî esaslarımız; toplumumuzun ve
medeniyetimizin temelini oluşturmaktadır. Ancak bugün, Kürt halkını temsil
ettiğini iddia eden DEM Parti, meşruiyet devşirmek adına inanç ve değerlerine
bağlı Müslüman Kürt analarını siyasi emellerine alet etmektedir. Hakiki manada
değerlerine bağlı hiçbir insanımızın tasvip etmeyeceği cinsel sapkınlık,
vefakâr annelerimiz üzerinden normalleştirilmek ve meşrulaştırılmak
istenmektedir.
Gençliği ifsat
etmeyi, aile kurumunu yıkmayı ve toplumun geleceğini karartmayı hedefleyen
cinsel sapkınlık içeren faaliyetler, küresel ifsat projelerinin bir parçasıdır.
Bu ifsat şebekelerinin içimizdeki tüm
ayaklarına karşı kararlılıkla mücadele edilmeli; yabancı fonlarla beslenen tüm
yıkıcı yapılar deşifre edilmeli ve faaliyetlerine son verilmelidir.
Bizler, inancımızın
ve aile yapımızın sapkın dayatmalara kurban edilmesine göz yummayacağız;
annelerimizin onurunu ve toplumumuzun manevi mirasını koruma adına kararlılıkla
mücadele etmeye devam edeceğiz.
TARİHÎ
İSİMLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM!
Bir milletin tarihine, kültürüne ve medeniyetine sahip çıkması,
geçmişten devraldığı değerleri koruyarak gelecek
nesillere aktarmasıyla mümkündür. Şehirlerimizin, meydanlarımızın,
tepelerimizin ve ulaşım merkezlerimizin isimleri de bu tarihî hafızanın önemli
bir parçasıdır. Bu nedenle, tarihî ve kültürel kimliğimizle örtüşmeyen
isimlendirmelerin yeniden değerlendirilmesi ve
kamuoyunun hassasiyetlerinin dikkate alınması
gerektiğine inanıyoruz.
Bu çerçevede,
İstanbul’daki Sabiha Gökçen Havalimanı’nın ismi başta olmak üzere, toplumun
ortak hafızasında tartışmalara ve rahatsızlıklara neden olan isimlendirmelerin
gözden geçirilmesini gerekli görüyoruz.
Sabiha Gökçen’in
Dersim Katliamı’yla ilişkilendirilen askerî geçmişi ve bu döneme ilişkin tarihî
tartışmalar da dikkate alınmalıdır. Kamuya ait mekân ve kurumların
isimlendirilmesinde, tarihî hassasiyetleri ve toplumun ortak hafızasını gözeten
bir yaklaşım benimsenmelidir.
Bir diğer önemli
konu ise İstanbul Eyüpsultan’daki Pierre Loti Tepesi’nin tarihî isminin iade
edilmesidir. Tarihî kaynaklarda İdris-i Bitlisi Tepesi olarak anılan bu
mekânın, 1934 yılından itibaren Pierre Loti adıyla anılmaya başlandığı
bilinmektedir.
Bu tarihî mekânın
yeniden “İdris-i Bitlisi Tepesi” olarak adlandırılması gerekir. Tarihî
şahsiyetlerimizin isimlerinin yaşatılması, geçmişimizle bugünümüz arasında
güçlü bir bağ kurulmasına ve tarihî hafızamızın korunmasına katkı
sağlayacaktır.
Bu anlayışla,
ilgili kurumları ve yetkilileri; tarihî belgeleri, kültürel mirası ve toplumun
hassasiyetlerini dikkate alarak söz konusu isimlendirmeleri yeniden
değerlendirmeye davet ediyoruz.
Geçmişimize sahip
çıkmak, tarihî şahsiyetlerimizi ve kültürel mirasımızı yaşatmak,
gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzdur.
AFGANİSTAN-PAKİSTAN
GERİLİMİNDE TÜRKİYE’NİN ROLÜ
Türkiye’den
Afganistan İslam Emirliği’ne gerçekleştirilen üst düzey ziyaret, ikili
ilişkilerin ve bölgesel iş birliğinin tesisi açısından memnuniyet vericidir. Bu
temasların Afgan halkının yaşadığı insanî ve ekonomik krizlerin kalıcı olarak
aşılmasına zemin oluşturmasını ümit ediyoruz. Özellikle Batılı ülkelerce bloke edilen Afganistan varlıklarının iadesi konusunda
uluslararası toplum nezdinde aktif bir diplomatik girişime ihtiyaç vardır.
Türkiye’nin bu konuda etkin bir rol üstlenmesi ve Afganistan
İslam Emirliği yönetimini resmî olarak tanıması, bölgesel barış ve kalkınmaya
önemli bir katkı sunacaktır.
Diğer taraftan
Türkiye’nin, Pakistan ile Mekke Savunma İttifakı kapsamındaki yakın
ilişkilerinin, son dönemde tırmanan gerilimde Afganistan-Pakistan arasındaki
arabuluculuk rolünü gölgelememesine özen göstermesi gerekmektedir.
Türkiye, tarihsel
ve kardeşlik bağlarına yakışır şekilde, bloklaşmaların veya bölgesel
ittifakların sınırlandırıcı etkisinden uzak durarak, birbirine komşu iki İslam
ülkesi arasındaki sorunların çözümü için yapıcı, adil ve aktif bir arabulucu
olarak inisiyatif almalıdır.
Türkiye’nin
diplomatik gücünü ve tarihsel sorumluluğunu kullanarak bölge barışı için daha
cesur, yapıcı ve doğrudan adımlar atmasını bekliyoruz.
YEMEN’DE SİYASİ
ÇÖZÜM VE DİYALOG İHTİYACI
Yemen’de yaşanan
çatışmalarla ilgili son dönemde artan bilgi kirliliği ve dezenformasyon,
Müslüman kamuoyunun sağlıklı biçimde bilgilendirilmesini zorlaştıran kaygı
verici bir boyuta ulaşmıştır. Doğrulanmamış iddialar ve gerilimi artıran
açıklamalar, var olan bölgesel çatışma ve gerginlikleri daha da tehlikeli hale
getirmektedir.
Yemen halkı yıllardır ağır bir insanî kriz yaşamaktadır. Mevcut
çatışmaların genişlemesi veya başka ülkelerin bu çatışmaya dahil olması,
Yemenlilerin yaşadığı mağduriyeti daha da derinleştirmekten başka bir sonuç
doğurmayacaktır.
Bugün ihtiyaç
duyulan şey, yeni cepheler açılması değil; 2023 sonunda şekillenen ateşkes ve
siyasi çözüm iradesine yeniden dönülmesidir. Yemen’in siyasi ve güvenlik
sorunları dış müdahalelerle değil, Yemenli tarafların kendi aralarında
yürüteceği kapsayıcı diyalog ve müzakere süreciyle çözülmelidir.
Türkiye’nin de
Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge ülkeleriyle geliştirdiği
diplomatik ilişkilerden de yararlanarak Yemenli taraflar arasındaki
diyaloğun yeniden başlamasına katkı sunacak aktif bir kolaylaştırıcılık rolü
üstlenmesinin önemli olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.
ABD’NİN
FİLİSTİNLİ YETKİLİLERE VİZE VERMEMESİ
ABD’nin Filistinli
yetkililere BM Genel Kurulu’na katılım için vize vermemesi, Filistin halkının
uluslararası platformlardaki temsil hakkının açıkça gasp edilmesidir.
Filistinlilerin
sesi BM’de dahi bastırılırken Gazze’nin geleceğinin ABD Başkanı Donald Trump
öncülüğündeki “Barış Kurulu” üzerinden şekillendirilmesi, bu yapının
icraatlarının Filistin halkının değil, yalnızca siyonist rejimin menfaatlerine
hizmet edeceğini açıkça göstermektedir.
Bu tablo karşısında
Barış Kurulu’nda yer alan İslam ülkelerinin tutumu kritik önemdedir.
Türkiye başta olmak üzere İslam ülkeleri, kurul içindeki konumlarını Filistin halkının meşru haklarının korunması, Filistin devletinin siyasi iradesinin güçlendirilmesi ve Gazze’nin geleceğine ilişkin kararların Filistinlilerin iradesi gözetilerek alınması için etkin biçimde kullanmalıdır. ABD’nin tek taraflı yaklaşımının veya siyonist rejimin çıkarlarının belirleyici olduğu bir anlayış kabul edilmemelidir.
ABD’NİN İRAN’A
YÖNELİK EKONOMİK AMBARGOSU
ABD’nin elindeki finansal gücü ve dolar hegemonyasını bir silah gibi
kullanarak bağımsız ülkelerin ekonomilerini hedef alması, açık bir küresel
haydutluk halini almıştır. Küba’da halkı karanlığa mahkûm eden, İran’da ağır
krizlere yol açan ve Türkiye’yi meşru savunma tercihlerinden dolayı CAATSA
yaptırımlarıyla hedef alan bu zorbalık sistemi, ikincil yaptırım tehditleriyle
üçüncü ülkelere de baskı yapmaktadır. Bağımsız devletler, komşularıyla olan
ticari ilişkilerini bitirmeye zorlanmakta ve küresel şantaj ağıyla
kuşatılmaktadır.
ABD’nin İran’a
yönelik ekonomik ambargo zorbalığına karşı başta Türkiye olmak üzere bölge
ülkeleri net ve ortak bir duruş
sergilemelidir. Doların küresel ticaret üzerindeki hakimiyetine dayanan bu
tehdit mekanizması, uluslararası hukuku ve ulusların egemenliğini hiçe
saymaktadır.
Bu vesayet düzenini
kırmanın yolu; bağımsız, adil ve sürdürülebilir bir ekonomik düzen inşa
etmektir. Yerel para birimleriyle ticaretin yaygınlaştırılması, bölgesel ödeme
sistemlerinin geliştirilmesi ve komşularla ticareti koruyacak bağımsız finansal
altyapıların kurulması ekonomik güvenliğin temel unsurlarıdır.
Türkiye başta olmak
üzere tüm bölgesel aktörleri, ortak pazarlar kurarak dolara olan bağımlılığı
sonlandırmaya ve finansal bağımsızlığı teminat altına alacak güçlü bir iş
birliğini derhal hayata geçirmeye davet ediyoruz.
