HUKUKİ
HASSASİYETLER VE ÖLÇÜLÜLÜK
Son dönemlerde,
özellikle muhafazakâr gençler hakkında yürütülen gözaltı, soruşturma ve
tutuklamalar; hukuk devleti, eşitlik ve ölçülülük ilkesini ciddi biçimde
zedelemektedir. Toplumu açık biçimde kin ve düşmanlığa sevk eden, nefret
söylemleri üreten ve milletin ortak değerlerini hedef alan fiiller karşısında
etkili bir hukuki refleks gösterilmemektedir. Buna karşılık, inanç temelli
hassasiyetlere dayanan yorum ve açıklamaların, herhangi bir somut suç isnadı
olmaksızın “terör” parantezine alınıp muamele görmesi, milletin inancını ve
medeniyet değerleri konusundaki hassasiyetini görmezden gelmektir.
Bu yaklaşım,
eşitlik ve ölçülülük ilkelerini zedeler ve hukukun öngörülebilirliğini de
ortadan kaldırır. Sonuçlanmamış soruşturma süreçlerinin, kişilerin geleceğini
doğrudan etkileyen kalıcı kayıtlara dönüşmesi ise masumiyet karinesiyle
birlikte lekelenmeme hakkının açık bir ihlaline yol açmaktadır. Şiddeti ve
nefreti besleyen söylemler karşısında işletilmeyen hukuk ile inanç
hassasiyetlerini potansiyel suç alanına yerleştiren güvenlikçi pratiklerin,
aynı hukuk düzeni içinde meşrulaştırılması kabul edilebilir değildir.
IBAN
DOSYALARINDA YAŞ–KURU AYRIMI YAPILMALIDIR
Aralık ayında
gündeme getirdiğimiz, IBAN üzerinden gerçekleştirilen dolandırıcılık suçları,
ceza soruşturmaları ve yargılama pratiğinde ortaya çıkan sonuçlar itibarıyla
ciddi hukuki sakıncalar üretmeye devam etmektedir.
Mevcut uygulamada,
suç örgütleri tarafından organize edilen ve yüksek kazanç sağlayan
dolandırıcılık eylemlerinde; fiilin planlayıcısı, yöneticisi ve ekonomik fayda
sağlayanı olan asli failler ile çeşitli sosyal ve ekonomik nedenlerle banka
hesabını üçüncü kişilere kullandıran kişiler arasında kusur derecesi
gözetilmeksizin aynı cezalar verilmektedir. Bu durum, ceza hukukunun temelini
oluşturan cezanın kişiselleştirilmesi, kusur sorumluluğu ve ölçülülük
ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
Nitekim yalnızca
banka hesabını kullandırma fiilinin, suçun icra hareketlerine bilerek ve
isteyerek katılım anlamına geldiğinin somut delillerle ortaya konulamadığı
birçok dosyada sanıkların, suça iştirak iradesi bulunmadığı hâlde, ağır
nitelikli dolandırıcılık suçlarının faili gibi cezalandırıldığı görülmektedir.
Bu yaklaşım, ceza sorumluluğunu fiil–fail ilişkisi yerine sonuç üzerinden
genişleten ve objektif sorumluluğa yaklaşan sakıncalı bir uygulamaya yol
açmaktadır.
Özellikle gençler
bakımından bu yargılama pratiği, telafisi imkânsız ve orantısız bir
cezalandırma sonucunu doğurmaktadır.
Bu çerçevede;
- Suçun
organizasyonunu kuran, yöneten ve kazanç sağlayan asli faillerin tespiti için
teknik takip, finansal analiz ve örgütlü suç soruşturması kapasitesi etkin
biçimde kullanılmalı,
- “Ara taşıyıcı”
konumundaki kişilerin, suç örgütleriyle aynı cezai statüde değerlendirilmesine
son verilmeli,
- Suça konu zararın
giderilmesi hâlinde, kastı bulunmayan veya tali kusuru olan kişilerin
uzlaştırma kapsamına alınmasına imkân tanıyan yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Ceza adaleti
sistemi, yaş ile kurunun ayrıldığı, kusur ile cezanın orantılı olduğu bir yapı
üzerine inşa edilmelidir. Aksi hâlde bu uygulamalar, suçla mücadele değil; yeni
ve kalıcı toplumsal mağduriyetler üretmeye devam edecektir.
BAŞTA SANAL
BAHİS OLMAK ÜZERE KUMARIN HER TÜRLÜSÜ YASAKLANMALI
Ocak ayında kumar borçları nedeniyle video çekerek hayatına son veren
üç vatandaşımızın acı kaybı, kumarın artık bireysel bir sorun olmaktan
çıktığını, toplumsal bir felakete dönüştüğünü apaçık göstermiştir. Kumarın
yasal ya da yasadışı olması, yol açtığı yıkımı ve toplum üzerinde bıraktığı
derin tahribatı değiştirmemektedir.
“Şans oyunu” adı
altında sunulan ve çeşitli yollarla teşvik edilen her türlü kumar faaliyeti,
emeği değersizleştirmekte, aile yapısını sarsmakta ve özellikle gençleri
telafisi mümkün olmayan bir umutsuzluğa sürüklemektedir. Alın terini hiçe
sayan, haksız kazancı meşrulaştıran bu illet; inancımıza göre açık bir haram,
toplum açısından ise zehirleyici bir tehdittir.
Bu nedenle kumarın
her türü, hiçbir istisnaya yer bırakılmaksızın yasaklanmalı; reklamı, tanıtımı
ve teşviki derhâl durdurulmalıdır. Unutulmamalıdır ki kumar masasında
kaybedilen yalnızca maddi imkânlar değildir; onur, gelecek ve nihayetinde insan
hayatı da kaybedilmektedir. Bu vebale ortak olmamak adına topyekûn bir mücadele
hem imani hem de insani bir zorunluluktur.
“Ey iman edenler!
Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir.
Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide Suresi, 90. Ayet)
Devletin görevi,
yasal addetmek suretiyle kumarı “meşrulaştırarak” vatandaşını bu tür
bağımlılıklara yönlendirmek değil; onu her türlü zararlı alışkanlıktan korumak
ve kollamaktır.
SURİYE’DE KALICI ÇÖZÜM; DİYALOG VE ADALETTEN GEÇER
Suriye’nin yeni bir inşa sürecine girdiği bu
kritik dönemde, sahada yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Var olan
belirsizliklerin ve sorunların çözümünde silahların değil, diyalogun esas
alınması gerektiği yönündeki çağrımızı bir kez daha yineliyoruz. 10 Mart
Mutabakatı’nın heba edildiği ve akabinde yaşanan çatışmaların ciddi
mağduriyetler ürettiği bir zeminde, açıklanan 4 günlük ateşkes anlaşmasının
kalıcı bir huzura dönüşmesini ümit ediyor, 18 Ocak 2026 tarihinde imzalanan
anlaşmanın uygulanmasını destekliyoruz.
Yaşanan çatışmalı
süreçte fay hatlarını derinleştiren, toplumsal birlikteliğe zarar veren tüm
provakasyonları kınıyor; ortaya çıkan sonuçlardan birçok açıdan ders
çıkarılması gerektiğine dikkat çekmek istiyoruz.
ABD'den dost olmaz.
Amerika, kendi emperyalist çıkarlarının dışında başka bir değer dünyasına sahip
değildir. Hiçbir zaman Kürtlerin yaşamış olduğu mazlumiyeti giderip kendi
haklarına kavuşturma gibi bir amacı veya hedefi olmamıştır. ABD, bölge
ülkelerinin yanlış uygulamalarından yola çıkarak Kürtlerin temel insani hak
taleplerini kendi bölgesel çıkarları için bir kart olarak kullanmak
istemektedir.
PYD’nin, Rakka’da
petrol sahalarını korumak ve DEAŞ ile mücadele adı altında zorla silahaltına
aldığı 12 bin Kürt gencini ne uğruna öldürttüğünü kamuoyuna açıklaması gerekmez
mi?
ABD’nin Ankara
Büyükelçisi Tom Barrack’ın “SDG’nin sahadaki başlıca DEAŞ karşıtı güç olma
amacı büyük ölçüde sona ermiştir… Suriye artık, DEAŞ’ı yenmek için
Küresel Koalisyon’a katılan, Batı’ya yöneldiğini ve terörle mücadelede ABD ile
işbirliği yapacağını gösteren, tanınmış bir merkezi hükümete sahiptir.”
ifadesi, ABD’nin SDG’ye hangi gözle baktığını gözler önüne sermiştir. Tom
Barrack’ın daha önce SDG için kullandığı ifadeler bugün Suriye için de
kullandığı ifadelere çok benzemektedir. Bu nedenle bölgede kalıcı barışın,
güvenliğin ve istikrarın yolunun ABD ile müttefik olmakta değil, komşu ülkeler
ve bölge halkları ile geliştirilecek işbirliğinden geçtiğini tekrar
hatırlatıyoruz.
Öncelikle Suriye’de kendi örgütsel çıkarları ve
ideolojik dayatmaları uğruna 14-15 yaşlarındaki gençleri zorla silahaltına
alan, on bini aşkın Kürt gencini Amerika’nın çıkarları için öldürten bir
örgütün, Kürtlerin temsilcisi olarak görülüp muhatap alınması esef vericidir.
SDG zihniyetinin kim olduğu ve kime hizmet ettiği, on yıldır yönetimini elinde
tuttuğu bölgeden kaçmak zorunda kalan ve iradelerini onlara teslim etmeyen
mazlum Kürt halkının yaşadıklarından da anlaşılmaktadır.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara
tarafından yayımlanan ve Kürtleri Suriye toplumunun ayrılmaz ve asli bir
bileşeni olarak tanıyan kararnameyi; ülkede adalet, eşitlik ve birlikte yaşam
temelinde yeni bir Suriye inşa edilmesi yolunda önemli bir siyasi ve hukuki
adım olarak değerlendiriyoruz.
Bu karar, uzun yıllar boyunca Kürt
halkına yönelik uygulanan inkâr, asimilasyon ve dışlama politikalarının
aşılması açısından tarihî bir eşik niteliğindedir. Bu nedenle Suriye’de yaşayan
Kürt halkının temel haklarının gözetilmesi ve bu hakların anayasal güvenceye
kavuşturulması mutlaka sağlanmalıdır. Ayrıca “Suriye Arap Cumhuriyeti” ismi yerine, daha kapsayıcı bir ortak
kimliği ifade eden “Suriye
Cumhuriyeti” isminin tercih edilmesi önemli bir adım olacaktır.
Bu yönde adım atmak için hâlâ geç kalınmış değildir.
İslam’ın insanı merkeze alan ve adalet ilkesine dayanan
yönetim anlayışı, Suriye’nin geleceğinin en güçlü teminatı olacaktır.
GAZZE’DE ZULÜM
DEVAM EDİYOR
Gazze’de 10 Ekim’de
ilan edilen ateşkes anlaşmasının ikinci aşaması başlamış olmasına rağmen,
işgalci siyonist terör rejimi, birinci aşamada üstlendiği yükümlülükleri dahi
yerine getirmemiştir. İnsani yardım girişleri ciddi biçimde kısıtlı tutulmakta;
konteynerlerin Gazze’ye girişine izin verilmemesi nedeniyle yüz binlerce insan
derme çatma çadırlarda kışı geçirmek zorunda bırakılmaktadır.
Mevcut şartlar
altında, 30’dan fazla sivilin soğuk nedeniyle hayatını kaybettiği teyit
edilmişken buna rağmen Gazze’ye yönelik saldırılar ve sivil-yerel yetkilileri
hedef alan suikastlar devam etmektedir. Ateşkes hükümleri açıkça ihlal
edilmesine rağmen, işgal rejimi yetkililerinin hiçbir yaptırımla
karşılaşmaması, bu ihlallerin sistematik bir şekilde devam etmesine yol
açmaktadır.
Siyonist terör
rejimi yetkilileri, ikinci aşamanın yalnızca sembolik olacağını ve Gazze’den
çekilmeyeceklerini açıkça beyan etmekte; bu açıklamalar ateşkesin
samimiyetsizliğini gözler önüne sermektedir.
Gazze anlaşmasının
başarıya ulaşmasının tek yolu, işgalci rejime karşı caydırıcı ve bağlayıcı bir
uluslararası tepkinin ortaya konulmasından geçmektedir. Ancak garantör ülkeler,
gelinen aşamada Gazze’ye konteyner girişini dahi sağlayamamış, insani yardımın
önündeki engelleri kaldıramamıştır.
Bundan sonraki
süreçte hiçbir kısıtlamaya izin verilmemeli; insani yardım başta olmak üzere
Gazze halkının insani hayat şartlarına ve refaha kavuşması için gerekli tüm
adımlar kararlılıkla atılmalıdır. Bugün Gazze halkının en acil ve öncelikli
ihtiyacı, barınabileceği konteynerlerdir. Bu ihtiyacın karşılanması için
gerekirse fiili ve caydırıcı tedbirler devreye sokulmalıdır.
Venezuela’nın
petrol kaynaklarını fiilen gasp eden ABD Başkanı Donald Trump’ın, “Küba’ya
artık petrol ya da para gitmeyecek” yönündeki açıklamaları ile İran’la ticaret
yapan ülkelere yüzde 25 ek vergi uygulanacağını duyurması, küresel ölçekte
yürütülen açık bir ekonomik zorbalığın ve haydutluğun son örnekleridir.
ABD’nin yaklaşımı;
ülkelerin doğal kaynaklarını gasp etmeyi, topraklarını işgal etmeyi ve
halklarını ekonomik ambargolarla teslim almayı meşru gören bir anlayışın
ürünüdür. ABD yönetimi, uluslararası hukuku hiçe sayarak ekonomik gücünü bir
silah gibi kullanmakta, bağımsız devletleri açlıkla ve yoksullukla terbiye
etmeyi hedeflemektedir.
Venezuela, Küba ve
İran’a yönelik bu uygulamalar yalnızca bu ülkeleri değil; egemenlik ilkesini,
devletlerin eşitliğini ve uluslararası hukuk düzenini doğrudan hedef
almaktadır. Tek taraflı yaptırımlar, keyfi vergi tehditleri ve ekonomik kuşatma
politikaları, modern dünyanın kabul edemeyeceği bir küresel zorbalık rejimi
inşa etmektedir.
Bugün yaşananlar,
güçlü olanın “hukuku” dayattığı; zayıf olanın ise cezalandırıldığı bir orman
kanununa dönüşüm sürecidir. Bu gidişat durdurulmadığı takdirde, hiçbir ülke
ekonomik ve siyasi egemenliğinin güvende olduğundan söz edemez.
Dünya, uluslararası
hukuku yok eden bu küresel zorbalığa karşı birleşmeli; halkların iradesini,
devletlerin egemenliğini ve ülkelerin kendi kaynakları üzerindeki tasarruf
hakkını savunmalıdır.
Uluslararası toplum
da ekonomik ambargoları bir silah olarak kullanan bu anlayışa karşı ortak ve
kararlı bir duruş sergilemek zorundadır.
