Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 19 Ocak 2026

HUKUKİ HASSASİYETLER VE ÖLÇÜLÜLÜK

Son dönemlerde, özellikle muhafazakâr gençler hakkında yürütülen gözaltı, soruşturma ve tutuklamalar; hukuk devleti, eşitlik ve ölçülülük ilkesini ciddi biçimde zedelemektedir. Toplumu açık biçimde kin ve düşmanlığa sevk eden, nefret söylemleri üreten ve milletin ortak değerlerini hedef alan fiiller karşısında etkili bir hukuki refleks gösterilmemektedir. Buna karşılık, inanç temelli hassasiyetlere dayanan yorum ve açıklamaların, herhangi bir somut suç isnadı olmaksızın “terör” parantezine alınıp muamele görmesi, milletin inancını ve medeniyet değerleri konusundaki hassasiyetini görmezden gelmektir.

Bu yaklaşım, eşitlik ve ölçülülük ilkelerini zedeler ve hukukun öngörülebilirliğini de ortadan kaldırır. Sonuçlanmamış soruşturma süreçlerinin, kişilerin geleceğini doğrudan etkileyen kalıcı kayıtlara dönüşmesi ise masumiyet karinesiyle birlikte lekelenmeme hakkının açık bir ihlaline yol açmaktadır. Şiddeti ve nefreti besleyen söylemler karşısında işletilmeyen hukuk ile inanç hassasiyetlerini potansiyel suç alanına yerleştiren güvenlikçi pratiklerin, aynı hukuk düzeni içinde meşrulaştırılması kabul edilebilir değildir.

IBAN DOSYALARINDA YAŞ–KURU AYRIMI YAPILMALIDIR

Aralık ayında gündeme getirdiğimiz, IBAN üzerinden gerçekleştirilen dolandırıcılık suçları, ceza soruşturmaları ve yargılama pratiğinde ortaya çıkan sonuçlar itibarıyla ciddi hukuki sakıncalar üretmeye devam etmektedir.

Mevcut uygulamada, suç örgütleri tarafından organize edilen ve yüksek kazanç sağlayan dolandırıcılık eylemlerinde; fiilin planlayıcısı, yöneticisi ve ekonomik fayda sağlayanı olan asli failler ile çeşitli sosyal ve ekonomik nedenlerle banka hesabını üçüncü kişilere kullandıran kişiler arasında kusur derecesi gözetilmeksizin aynı cezalar verilmektedir. Bu durum, ceza hukukunun temelini oluşturan cezanın kişiselleştirilmesi, kusur sorumluluğu ve ölçülülük ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Nitekim yalnızca banka hesabını kullandırma fiilinin, suçun icra hareketlerine bilerek ve isteyerek katılım anlamına geldiğinin somut delillerle ortaya konulamadığı birçok dosyada sanıkların, suça iştirak iradesi bulunmadığı hâlde, ağır nitelikli dolandırıcılık suçlarının faili gibi cezalandırıldığı görülmektedir. Bu yaklaşım, ceza sorumluluğunu fiil–fail ilişkisi yerine sonuç üzerinden genişleten ve objektif sorumluluğa yaklaşan sakıncalı bir uygulamaya yol açmaktadır.

Özellikle gençler bakımından bu yargılama pratiği, telafisi imkânsız ve orantısız bir cezalandırma sonucunu doğurmaktadır.

Bu çerçevede;

- Suçun organizasyonunu kuran, yöneten ve kazanç sağlayan asli faillerin tespiti için teknik takip, finansal analiz ve örgütlü suç soruşturması kapasitesi etkin biçimde kullanılmalı,

- “Ara taşıyıcı” konumundaki kişilerin, suç örgütleriyle aynı cezai statüde değerlendirilmesine son verilmeli,

- Suça konu zararın giderilmesi hâlinde, kastı bulunmayan veya tali kusuru olan kişilerin uzlaştırma kapsamına alınmasına imkân tanıyan yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Ceza adaleti sistemi, yaş ile kurunun ayrıldığı, kusur ile cezanın orantılı olduğu bir yapı üzerine inşa edilmelidir. Aksi hâlde bu uygulamalar, suçla mücadele değil; yeni ve kalıcı toplumsal mağduriyetler üretmeye devam edecektir.

 

BAŞTA SANAL BAHİS OLMAK ÜZERE KUMARIN HER TÜRLÜSÜ YASAKLANMALI

Ocak ayında kumar borçları nedeniyle video çekerek hayatına son veren üç vatandaşımızın acı kaybı, kumarın artık bireysel bir sorun olmaktan çıktığını, toplumsal bir felakete dönüştüğünü apaçık göstermiştir. Kumarın yasal ya da yasadışı olması, yol açtığı yıkımı ve toplum üzerinde bıraktığı derin tahribatı değiştirmemektedir.

“Şans oyunu” adı altında sunulan ve çeşitli yollarla teşvik edilen her türlü kumar faaliyeti, emeği değersizleştirmekte, aile yapısını sarsmakta ve özellikle gençleri telafisi mümkün olmayan bir umutsuzluğa sürüklemektedir. Alın terini hiçe sayan, haksız kazancı meşrulaştıran bu illet; inancımıza göre açık bir haram, toplum açısından ise zehirleyici bir tehdittir.

Bu nedenle kumarın her türü, hiçbir istisnaya yer bırakılmaksızın yasaklanmalı; reklamı, tanıtımı ve teşviki derhâl durdurulmalıdır. Unutulmamalıdır ki kumar masasında kaybedilen yalnızca maddi imkânlar değildir; onur, gelecek ve nihayetinde insan hayatı da kaybedilmektedir. Bu vebale ortak olmamak adına topyekûn bir mücadele hem imani hem de insani bir zorunluluktur.

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide Suresi, 90. Ayet)

Devletin görevi, yasal addetmek suretiyle kumarı “meşrulaştırarak” vatandaşını bu tür bağımlılıklara yönlendirmek değil; onu her türlü zararlı alışkanlıktan korumak ve kollamaktır.

SURİYE’DE KALICI ÇÖZÜM; DİYALOG VE ADALETTEN GEÇER

Suriye’nin yeni bir inşa sürecine girdiği bu kritik dönemde, sahada yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Var olan belirsizliklerin ve sorunların çözümünde silahların değil, diyalogun esas alınması gerektiği yönündeki çağrımızı bir kez daha yineliyoruz. 10 Mart Mutabakatı’nın heba edildiği ve akabinde yaşanan çatışmaların ciddi mağduriyetler ürettiği bir zeminde, açıklanan 4 günlük ateşkes anlaşmasının kalıcı bir huzura dönüşmesini ümit ediyor, 18 Ocak 2026 tarihinde imzalanan anlaşmanın uygulanmasını destekliyoruz.

Yaşanan çatışmalı süreçte fay hatlarını derinleştiren, toplumsal birlikteliğe zarar veren tüm provakasyonları kınıyor; ortaya çıkan sonuçlardan birçok açıdan ders çıkarılması gerektiğine dikkat çekmek istiyoruz.

 

ABD'den dost olmaz. Amerika, kendi emperyalist çıkarlarının dışında başka bir değer dünyasına sahip değildir. Hiçbir zaman Kürtlerin yaşamış olduğu mazlumiyeti giderip kendi haklarına kavuşturma gibi bir amacı veya hedefi olmamıştır. ABD, bölge ülkelerinin yanlış uygulamalarından yola çıkarak Kürtlerin temel insani hak taleplerini kendi bölgesel çıkarları için bir kart olarak kullanmak istemektedir.

 

PYD’nin, Rakka’da petrol sahalarını korumak ve DEAŞ ile mücadele adı altında zorla silahaltına aldığı 12 bin Kürt gencini ne uğruna öldürttüğünü kamuoyuna açıklaması gerekmez mi?

 

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “SDG’nin sahadaki başlıca DEAŞ karşıtı güç olma amacı büyük ölçüde sona ermiştir… Suriye artık, DEAŞ’ı yenmek için Küresel Koalisyon’a katılan, Batı’ya yöneldiğini ve terörle mücadelede ABD ile işbirliği yapacağını gösteren, tanınmış bir merkezi hükümete sahiptir.” ifadesi, ABD’nin SDG’ye hangi gözle baktığını gözler önüne sermiştir. Tom Barrack’ın daha önce SDG için kullandığı ifadeler bugün Suriye için de kullandığı ifadelere çok benzemektedir. Bu nedenle bölgede kalıcı barışın, güvenliğin ve istikrarın yolunun ABD ile müttefik olmakta değil, komşu ülkeler ve bölge halkları ile geliştirilecek işbirliğinden geçtiğini tekrar hatırlatıyoruz.

Öncelikle Suriye’de kendi örgütsel çıkarları ve ideolojik dayatmaları uğruna 14-15 yaşlarındaki gençleri zorla silahaltına alan, on bini aşkın Kürt gencini Amerika’nın çıkarları için öldürten bir örgütün, Kürtlerin temsilcisi olarak görülüp muhatap alınması esef vericidir. SDG zihniyetinin kim olduğu ve kime hizmet ettiği, on yıldır yönetimini elinde tuttuğu bölgeden kaçmak zorunda kalan ve iradelerini onlara teslim etmeyen mazlum Kürt halkının yaşadıklarından da anlaşılmaktadır.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara tarafından yayımlanan ve Kürtleri Suriye toplumunun ayrılmaz ve asli bir bileşeni olarak tanıyan kararnameyi; ülkede adalet, eşitlik ve birlikte yaşam temelinde yeni bir Suriye inşa edilmesi yolunda önemli bir siyasi ve hukuki adım olarak değerlendiriyoruz.

Bu karar, uzun yıllar boyunca Kürt halkına yönelik uygulanan inkâr, asimilasyon ve dışlama politikalarının aşılması açısından tarihî bir eşik niteliğindedir. Bu nedenle Suriye’de yaşayan Kürt halkının temel haklarının gözetilmesi ve bu hakların anayasal güvenceye kavuşturulması mutlaka sağlanmalıdır. Ayrıca “Suriye Arap Cumhuriyeti” ismi yerine, daha kapsayıcı bir ortak kimliği ifade eden “Suriye Cumhuriyeti” isminin tercih edilmesi önemli bir adım olacaktır. Bu yönde adım atmak için hâlâ geç kalınmış değildir.

İslam’ın insanı merkeze alan ve adalet ilkesine dayanan yönetim anlayışı, Suriye’nin geleceğinin en güçlü teminatı olacaktır.

GAZZE’DE ZULÜM DEVAM EDİYOR

Gazze’de 10 Ekim’de ilan edilen ateşkes anlaşmasının ikinci aşaması başlamış olmasına rağmen, işgalci siyonist terör rejimi, birinci aşamada üstlendiği yükümlülükleri dahi yerine getirmemiştir. İnsani yardım girişleri ciddi biçimde kısıtlı tutulmakta; konteynerlerin Gazze’ye girişine izin verilmemesi nedeniyle yüz binlerce insan derme çatma çadırlarda kışı geçirmek zorunda bırakılmaktadır.

Mevcut şartlar altında, 30’dan fazla sivilin soğuk nedeniyle hayatını kaybettiği teyit edilmişken buna rağmen Gazze’ye yönelik saldırılar ve sivil-yerel yetkilileri hedef alan suikastlar devam etmektedir. Ateşkes hükümleri açıkça ihlal edilmesine rağmen, işgal rejimi yetkililerinin hiçbir yaptırımla karşılaşmaması, bu ihlallerin sistematik bir şekilde devam etmesine yol açmaktadır.

Siyonist terör rejimi yetkilileri, ikinci aşamanın yalnızca sembolik olacağını ve Gazze’den çekilmeyeceklerini açıkça beyan etmekte; bu açıklamalar ateşkesin samimiyetsizliğini gözler önüne sermektedir.

Gazze anlaşmasının başarıya ulaşmasının tek yolu, işgalci rejime karşı caydırıcı ve bağlayıcı bir uluslararası tepkinin ortaya konulmasından geçmektedir. Ancak garantör ülkeler, gelinen aşamada Gazze’ye konteyner girişini dahi sağlayamamış, insani yardımın önündeki engelleri kaldıramamıştır.

Bundan sonraki süreçte hiçbir kısıtlamaya izin verilmemeli; insani yardım başta olmak üzere Gazze halkının insani hayat şartlarına ve refaha kavuşması için gerekli tüm adımlar kararlılıkla atılmalıdır. Bugün Gazze halkının en acil ve öncelikli ihtiyacı, barınabileceği konteynerlerdir. Bu ihtiyacın karşılanması için gerekirse fiili ve caydırıcı tedbirler devreye sokulmalıdır.

 

İRAN VE KÜBA’YA KISITLAMA

Venezuela’nın petrol kaynaklarını fiilen gasp eden ABD Başkanı Donald Trump’ın, “Küba’ya artık petrol ya da para gitmeyecek” yönündeki açıklamaları ile İran’la ticaret yapan ülkelere yüzde 25 ek vergi uygulanacağını duyurması, küresel ölçekte yürütülen açık bir ekonomik zorbalığın ve haydutluğun son örnekleridir.

ABD’nin yaklaşımı; ülkelerin doğal kaynaklarını gasp etmeyi, topraklarını işgal etmeyi ve halklarını ekonomik ambargolarla teslim almayı meşru gören bir anlayışın ürünüdür. ABD yönetimi, uluslararası hukuku hiçe sayarak ekonomik gücünü bir silah gibi kullanmakta, bağımsız devletleri açlıkla ve yoksullukla terbiye etmeyi hedeflemektedir.

Venezuela, Küba ve İran’a yönelik bu uygulamalar yalnızca bu ülkeleri değil; egemenlik ilkesini, devletlerin eşitliğini ve uluslararası hukuk düzenini doğrudan hedef almaktadır. Tek taraflı yaptırımlar, keyfi vergi tehditleri ve ekonomik kuşatma politikaları, modern dünyanın kabul edemeyeceği bir küresel zorbalık rejimi inşa etmektedir.

Bugün yaşananlar, güçlü olanın “hukuku” dayattığı; zayıf olanın ise cezalandırıldığı bir orman kanununa dönüşüm sürecidir. Bu gidişat durdurulmadığı takdirde, hiçbir ülke ekonomik ve siyasi egemenliğinin güvende olduğundan söz edemez.

Dünya, uluslararası hukuku yok eden bu küresel zorbalığa karşı birleşmeli; halkların iradesini, devletlerin egemenliğini ve ülkelerin kendi kaynakları üzerindeki tasarruf hakkını savunmalıdır.

Uluslararası toplum da ekonomik ambargoları bir silah olarak kullanan bu anlayışa karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilemek zorundadır.

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.