TÜRKİYE, İÇERİDEKİ KRİPTO SİYONİSTLERLE YÜZLEŞMELİDİR!
Türkiye, öteden
beri varlığını sürdüren fakat çoğu zaman görmezden gelinen potansiyel bir
siyonist tehditle karşı karşıyadır.
Ülkemizde uzun
yıllardır sinsice faaliyet gösteren ciddi bir masonik yapılanma mevcuttur. Bu
yapılanmanın devletin hangi kurumlarında, hangi kişiler üzerinden etkili
olduğu, nasıl bir ajandaya hizmet ettikleri ve kime karşı sorumlu oldukları çok
açık değildir. Medyadan bürokrasiye, akademiden finans dünyasına kadar çeşitli
alanlarda bu yapıların sessiz ve derin bir faaliyet içinde olduğu yönünde ciddi
emareler vardır. Bu örgütlü yapıların, ideolojik bağlılıklar temelinde
birbirini desteklediği ve stratejik noktalarda kadrolaştığı artık görmezden
gelinemez.
İran ve Lübnan’da
yaşanan son saldırılar bizler için ibret verici ve uyarıcı bir nitelik
taşımaktadır. Her iki ülkede de dış istihbarat servislerinin, içeride
devşirdikleri unsurlar aracılığıyla devletin kritik noktalarına nasıl sızdığı,
komuta kademelerini nasıl hedef aldığı ve istikrarı içeriden nasıl sarstığı
ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin benzer bir tehlikeyle karşılaşmaması için
bugünden ciddi ve kapsamlı tedbirler alınması zaruridir.
Siyonist ideolojiye
hizmet eden kripto yapılanmaların tespiti, bağlantılarının ifşa edilmesi ve
gerektiğinde tasfiye edilmesi, devletin en önemli önceliklerinden biri
olmalıdır. Bu yapılara karşı sessizlik ya da ihmalkârlık, gelecekte çok daha
büyük krizlerin kapısını aralayabilir.
HÜDA PAR olarak
TBMM Genel Kurulu gündemine getirdiğimiz ve halen yasalaşmayı bekleyen Soykırım
Suçuna İştirak Etmiş Çifte Vatandaşların Cezalandırılmasına Dair Kanun
Teklifimiz, bu bağlamda büyük bir önem arz etmektedir. Bu teklif, yalnızca
geçmişte işlenen insanlık suçlarına karşı bir duruş değil, aynı zamanda
Türkiye’yi gelecekte benzer tehditlerden korumaya yönelik somut bir adımdır.
Milletimizin vicdanında geniş bir karşılık bulan bu teklifin bir an önce
yasalaşması hem hukuki hem de siyasi bir sorumluluktur.
ASGARİ ÜCRETE ARA ZAM ZORUNLULUĞU ARTIK GÖZ ARDI EDİLEMEZ
Temmuz 2025’te
asgari ücrete, yılın ilk altı ayına ait enflasyon verileri esas alınarak
mutlaka bir ara artış yapılmalıdır. Bu talep, sadece ekonomik bir mecburiyet
değil; aynı zamanda sosyal adaletin, kamu sorumluluğunun ve yönetim erkini
elinde bulunduranların vicdani yükümlülüğüdür.
2024 yılı sonu
itibarıyla TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon %44, yıllık ortalama enflasyon
ise %58 seviyesinde gerçekleşmiştir. Buna karşın, asgari ücrete yalnızca %30
oranında artış yapılması, çalışanların alın terine ve emeğine yapılan açık bir
haksızlıktı. Bu uygulama, emekçinin alım gücünü ciddi şekilde düşürmüş,
emeğiyle geçinen vatandaşlarımızı hayat pahalılığı karşısında savunmasız
bırakmıştır.
Daha da vahim olan
ise geçmiş yıllarda yılın sonlarına doğru açlık sınırının altına düşen asgari
ücretin, bu yılın daha başında dahi açlık sınırının altında kalmış olmasıdır.
Bu tablo, sosyal adalet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
HÜDA PAR olarak
çağrımız şudur: Asgari Ücret Tespit Komisyonu ivedilikle toplanmalı, işçi
konfederasyonlarının tamamı sürece dâhil edilmeli ve en azından resmi enflasyon
oranında bir ara zam yapılmalıdır.
"MEZUNİYET PARTİLERİ"
Millî Eğitim Bakanlığı, 1 Haziran 2024 tarihinde okul müdürlüklerine
gönderdiği genelgede, “mezuniyet
etkinliklerinin millî, manevi, ahlaki ve kültürel değerlere aykırı olmayacağı
hususunu vurgulamıştır.
Ancak bu genelgeye rağmen Türkiye’de bazı okullarda idareci ve
öğretmenler, yılsonunda çocuklara "dans gösterileri" adı altında açık
saçık dansözlerin çağrıldığı mezuniyet programları düzenlemektedir.
Teşhirciliğin ön plana çıktığı, inanç değerlerimizin ayaklar altına alındığı bu
sözde kutlamalar “mezuniyet partisi” veya “mezuniyet balosu” rezaletleri ile
gençlerimiz ifsad edilmektedir.
Millî, manevi ve
ahlaki değerlerimizle bağdaşmayan bu tür etkinlikler aracılığıyla,
geleceğimizin teminatı olan gençlerimiz, bizi “biz” yapan değerlerimizden
uzaklaştırılmakta, Batı’nın yozlaşmış kültürüne adeta teslim edilmektedir. Okul
yöneticileri bu uygulamalardan derhal vazgeçmelidir. Israrla bu rezilliklerin
işlenmesine müsaade eden yöneticiler hakkında idari işlem yapılmalıdır.
Yorgunluk, uykusuzluk ve stresten bir nebze de olsa kurtulan çocuklarımızın sevinmesi, meşru dairede eğlenmesi en doğal haklarıdır. Ancak bu etkinlikler, gençlerimizin sevincine gölge düşürmeden, onları öz benliklerinden uzaklaştırmadan da tertiplenebilir. Bu bilinçle hareket etmek hem idarecilerimizin hem de eğitim sistemimizin asli görevidir. Zira eğitim camiası, gençlerimizin sadece akademik başarıyla değil, aynı zamanda manevi değerlerle donanmış bireyler olarak yetişmesinden de sorumludur. Bu bağlamda mezuniyet gibi önemli bir dönüm noktasının, aile yapımızı ve medeniyet değerlerimizi zedeleyecek unsurlarla kirletilmesine asla göz yumulmamalıdır.
ELEKTRONÖROFİZYOLOJİ GİBİ HAYATİ BİR ALAN GÖRMEZDEN
GELİNİYOR!
Türkiye’de sağlık
sisteminin görünmeyen ama hayati öneme sahip alanlarından biri olan
elektronörofizyoloji, istihdam kriziyle karşı karşıyadır. EEG ve EMG gibi
testlerle sinir sistemi hastalıklarının tanı ve takibinde görev alan bu alanın
teknikerleri, mezuniyet sonrası kamu kurumlarında iş bulmakta ciddi sıkıntı
yaşamaktadır. Her yıl yüzlerce mezun verilmesine rağmen, açılan kadro sayısı
bir elin parmaklarını geçmeyecek düzeydedir.
Daha vahim olan ise
bu alana özel yetişmiş nitelikli teknikerler yerine farklı branşlardan
mezunların bu birimlere atanmasıdır. Bu durum, yalnızca istihdam
adaletsizliğine yol açmakla kalmayıp hizmetin kalitesini de doğrudan
etkilemektedir. Elektronörofizyoloji gibi uzmanlık gerektiren bir alanda ehil
olmayan personelin görevlendirilmesi, hastaların doğru tanı sürecini de riske
atmaktadır.
Kamu hastanelerinde
istihdam edilemeyen teknikerler ya özel hastanelerde düşük ücret ve ağır
şartlarda çalışmak zorunda kalmakta ya da tamamen meslek dışı alanlara
yönelmektedir. Bu da ülkenin sağlık alanında insan gücüne yaptığı yatırımın
heba olması anlamına gelmektedir.
Elektronörofizyoloji
teknikeri istihdamı bir tercih değil, bir zorunluluktur. Sağlık Bakanlığı ve
üniversite hastaneleri, bu alanda bağımsız ve yeterli kadro açmalı; branşa
uygun personel alımı sağlamalıdır. Aksi halde, sağlıkta ileri tanı hizmetlerini
sürdürecek uzman insan kaynağı hızla tükenme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Bu sorun ertelenemez; çözüm bugünden başlamalıdır.
KAMU İŞÇİLERİ İÇİN ADİL TOPLU
SÖZLEŞME KAÇINILMAZDIR
Kamuda
çalışan işçilerin toplu sözleşme süreci kritik bir aşamaya girmiştir. Yüksek
enflasyon karşısında dar gelirli kesimlerin alım gücü ciddi biçimde düşmüş,
geçim şartları ağırlaşmıştır. HÜDA PAR olarak, emekçinin hakkının korunması,
kamu işçilerinin enflasyona ezdirilmemesi gerektiğini bir kez daha önemle
hatırlatıyoruz.
Toplu
sözleşme görüşmelerinde, 2023’ten bu yana biriken ve %100’ün üzerine çıkan
enflasyon farkı eksiksiz şekilde karşılanmalı; bunun üzerine en az %5 ila %10
oranında reel bir ücret artışı yapılmalıdır. Ayrıca, altı ayda bir devreye
girecek otomatik enflasyon farkı mekanizması da mutlaka sözleşmeye dâhil
edilmelidir.
Asgari
ücrete yapılacak ara zam, kamu işçilerini doğrudan etkileyeceği için bu artış çalışma barışı gözetilerek
planlanmalıdır. Ücret skalası, nitelikli emeği teşvik edecek şekilde yeniden
düzenlenmelidir. Bununla birlikte, sağlık desteği, eğitim yardımı, çocuk parası
ve yıpranma payı gibi sosyal haklarda da kayda değer iyileştirme yapılması
zaruridir.
HÜDA
PAR olarak önerimiz; 2025 yılı için enflasyon farkı ve reel artışla birlikte
toplamda %40-45 oranında bir maaş artışının adil ve dengeli bir başlangıç
olacağı yönündedir. Bu artış, kamu maliyesini zora sokmadan planlanmalı; emeğin
hakkı teslim edilmelidir. Hem işçinin refahı hem de toplumsal huzur için adil
bir toplu sözleşme zorunludur. Emeğin kıymetini gözeten ve emekçinin hakkını teslim
eden, adil ve sürdürülebilir bir sözleşme, toplumsal huzura katkı
sağlayacaktır.
GAZZE İÇİN ACİL EYLEM ÇAĞRISI
7 Ekim 2023’ten bu
yana Gazze’de yaşananlar, tarihte eşine az rastlanan bir soykırımdır. Açlığa
mahkûm edilen bir halk, “insani yardım” bahanesiyle bir noktaya yönlendirilip
topluca hedef alınmakta; hastaneler, sığınaklar, okullar, camiler bilinçli
olarak vurulmaktadır. Gazze, bir halkın diri diri toprağa gömüldüğü bir kuşatma
altındadır.
Bu vahim tabloya
rağmen, başta Mısır olmak üzere, İslam dünyası hâlâ suskun, pasif ve
tepkisizdir. Refah Sınır Kapısı kapalı, diplomasi ise tamamen etkisiz
durumdadır. Mısır yönetimi, Refah’ı Filistin’e kapatırken, kapılarını
siyonistlere ve Batılılara açarak açıkça soykırıma lojistik destek
sağlamaktadır.
Siyonist rejim, eş
zamanlı olarak Gazze, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen topraklarını hedef alarak
beş ülkeye birden saldırmaktadır. Bu cüretin kaynağı bellidir: İslam dünyasının
utanç verici sessizliği. Bu suskunluk, sadece zulmü cesaretlendirmemekte; aynı
zamanda dökülen her damla kana ortaklık anlamına gelmektedir Gazze’de akıtılan
bu kan, sessiz kalan yöneticileri de boğacaktır. Gazze’de ateşkes görüşmelerine
arabuluculuk eden ülkeler her gün bir torba un için katledilen insanlar için
artık açıklama yapma gereği bile duymamakta, siyonist terör rejiminin tüm
vahşiliklerine gözlerini yummaktadır.
Gelinen aşamada
somut ve etkili adımlar atılması için bir kez daha çağrıda bulunuyoruz. Halklar
sivil baskıyla yönetimlerin harekete geçmesini sağlamalıdır:
– Refah Sınır Kapısı derhal açılmalı, abluka fiilî
müdahaleyle kırılmalıdır.
– Siyonist rejime karşı kapsamlı ekonomik, siyasi ve
askeri yaptırımlar derhal başlatılmalıdır.
– Tüm İslam ülkeleri acilen toplanmalı ve ortak askeri
savunma gücü oluşturulmalıdır.
– Filistin’e doğrudan koruma sağlanmalı, Gazzeli
sivillere fiilen kalkan olunmalıdır.
– Malezya’da sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde ilan edilen 1000 gemilik Özgürlük Filosuna koruma sağlanmalı; tüm dünya halkları karadan ve denizden Gazze’nin kapısına dayanmalıdır.
