Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 17 Mart 2026

 ÖĞRETMEN VE İMAM AKADEMİLERİNDEKİ ADAYLAR MAĞDUR EDİLMEMELİ

Öğretmen ve İmam Hatip Akademilerinde mesleğe hazırlık eğitimi alan adaylar, ciddi maddi zorluklarla karşı karşıyadır. Akademi sürecinde öğretmen adaylarına ödenen ücret yaklaşık 31–32 bin TL civarındayken, Diyanet Akademisi’nde yaklaşık 7 bin TL düzeyindedir.

Bugünün şartlarında bu tutarlar, en temel ihtiyaçları dahi karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Evli adaylar ailelerini geçindirmekte zorlanırken bekâr adaylar evlilik hazırlığı, çeyiz, ev kurma ve birikim yapma gibi hayati konularda neredeyse hiçbir adım atamamaktadır.

Bu durum sadece bireysel bir mağduriyet değil, aynı zamanda geleceğin öğretmen ve imamlarının mesleğe motivasyonunu, ruh sağlığını ve aile kurma kararlarını da olumsuz etkilemektedir. Ülkenin en kritik meslek gruplarına insan yetiştiren akademilerde görev yapan gençlerimizin bu kadar ağır maddi baskı altında olması, uzun vadede eğitim ve din hizmetleri kalitesini de riske atmaktadır. Bu konuda acil bir iyileştirmenin yapılması, hem adaylarımızın hem de ülkemizin geleceği adına atılacak önemli bir adım olacaktır.

Akademi süresince ödenen ücret, ileride üstlenilecek görevin vakar ve haysiyetine uygun seviyeye çıkarılmalıdır. Evli adaylara aile ve çocuk yardımı sağlanmalı; bekâr adaylara ise evlilik hazırlıkları için faizsiz kredi desteği verilmelidir. Ayrıca Diyanet Akademisi’nde ödenen 7 bin TL’lik yetersiz harçlık uygulamasına son verilerek, bu ücret öğretmen adaylarına ödenen seviyeye çıkarılmalıdır.


DÜN HALEPÇE, BUGÜN GAZZE; ZULÜM DEVAM EDİYOR

16 Mart 1988’de gerçekleştirilen Halepçe Katliamı, insanlık tarihine kazınmış en büyük trajedilerden biri olarak hafızalardaki yerini korumaktadır. Baas diktatörü Saddam Hüseyin’in emriyle kimyasal silahlar kullanılarak gerçekleştirilen bu saldırıda; kadın, çocuk, yaşlı demeden binlerce masum insan katledilmiş, on binlerce kişi ise bedenlerinde kalıcı izler bırakan ağır yaralar almıştır.

Halepçe, yalnızca bir katliamın adı değil; aynı zamanda uluslararası sistemin çifte standartlarının da sembolüdür.

Halepçe Katliamı’nın sorumluluğu yalnızca Baas rejimi ile de sınırlı değildir. Saddam rejimine kimyasal silah ve askeri destek sağlayan başta ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa olmak üzere emperyalist güçler de bu insanlık suçunun ortaklarıdır. Yıllar sonra bazı failler yargılanmış olsa da bu katliama zemin hazırlayan ve silah sağlayan uluslararası güçler hakkında bugüne kadar gerçek anlamda bir hesaplaşma yaşanmamıştır.

İsim ve coğrafyalar değişse de katliamlar devam etmektedir. Bugün Gazze’ye yönelik hiçbir insani ve ahlaki sınır gözetmeden bir soykırım gerçekleştirilmekte ve yine küresel emperyalist çete bu konuda soykırımcıya her türlü desteği vermektedir. Soykırımcı katiller insanlık dışı ablukayı devam ettirmekte, ateşkese rağmen vahşi katliamlar devam etmektedirler.

Halepçe Katliamı’nın 38. yıl dönümünde şehitlerimizi rahmetle anıyor; bu insanlık suçunun tüm sorumlularını lanetliyoruz. İnanıyoruz ki zulüm ile abad olmak isteyenler, er ya da geç büyük bir hüsrana uğrayacaklardır.


MERSİN AŞEVİNDE AT ETİ SKANDALI

Mersin Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı bir aşevinde servis edilen yemekte yabancı madde bulunması, kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı. Yemek yiyen bir vatandaşın tabağında, yarış atlarına takılan elektronik kimlik çipi çıktı.

İddiaya göre Adana Yeşiloba Hipodromu’nda yarışan bir at, ayağı kırılınca açgözlü ahlaksızlar tarafından kesilip millete yedirildi. Yarış atına çip takılı olmasaydı bu durum muhtemelen fark edilmeyecekti.

Olayın ardından Mersin Büyükşehir Belediyesi sorumluluk alıp özür dileyeceğine  “at eti meselesi siyasi malzeme yapılıyor, burada mağdur biziz”  diyebiliyor.

Maalesef benzer bir sorumsuzluk örneği bir süre önce de yaşanmıştı. Hatırlanacağı üzere 2020 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Adalar ilçesindeki faytonculuğu sona erdirme kararı almıştı. Belediyenin sahiplendiğini ve kurumlara dağıttığını iddia ettiği 860 atın akıbeti ile ilgili somut bir veri ortaya konulamadı.

Sokak köpekleri konusunda kıyameti koparanlar İBB’nin ne olduğunu bir türlü açıklayamadığı yüzlerce at için tek kelam etmediler.

Bu tür olayların aydınlatılması ve benzer skandalların önlenmesi için belediyelere yönelik kapsamlı ve şeffaf soruşturmaların yürütülmesi büyük önem taşımaktadır.

Her ne kadar doğrudan sorumluluk olayın faillerine ait olsa da denetim mekanizmalarının yetersizliği de ayrıca sorgulanmalıdır. Konunun tüm yönleriyle araştırılması, gerekli soruşturmanın açılması ve kamuoyunun açık şekilde bilgilendirilmesi gerekmektedir.


SÜRESİZ NAFAKA MESELESİ

Süresiz nafaka meselesi, uzun süredir tartışılmasına rağmen çözüme kavuşturulamayan önemli sorunlardan biridir.

Müslümanların çoğunlukta olduğu toplumumuzda çözüm yolu belli olmasına rağmen yaşanan mağduriyetlerin önlenmesi için bir adım atılmamaktadır.

Mevcut hukuk sisteminde erkeklere, bir ay evli kalmış olsa dahi boşandığı kadına çok uzun süreli nafaka verme sorumluluğunun yüklenmesi, Anayasa’daki eşitlik ve adalet ilkesine aykırı olduğu gibi, yeni bir evlilik yapma hakkı olan erkeğin ayağına vurulmuş bir prangadır.

Nitekim söz konusu düzenleme Meclis’te kabul edildiği dönemde bazı milletvekilleri itirazlarını dile getirmiş; bu uygulamanın evliliklerin azalmasına, boşanmaların artmasına ve nafakanın bazı kişiler tarafından haksız kazanç aracına dönüştürülmesine yol açabileceği yönünde uyarılarda bulunmuşlardır.

Eğer o dönemde yapılan bu itirazlar dikkate alınmış olsaydı, bugün aile kurumu konusunda belki de bu kadar ağır tartışmalar yaşanmayacaktı.

Mağdurlar tarafından büyük bir umutla 12. Yargı Paketi’nde yer alması beklenen ancak düzenleme kapsamına alınmayan süresiz nafaka uygulaması yeniden ele alınmalıdır. Boşanma sonrasında gerçekten yoksulluğa düşme riski bulunan kadınların geçimi ise sosyal devlet ilkesi gereği kamu tarafından güvence altına alınmalıdır.


İRAN’A YÖNELİK SALDIRILAR

İran’a yönelik saldırılarla başlayan süreç, emperyalizmin gerçek yüzünü bir kez daha açık biçimde ortaya koymuştur. Siyonist terör rejiminin sözde başbakanının dini ve ideolojik göndermelerle başlattığı savaş dili, kısa sürede “İran halkını kurtarma” iddialarına, ardından da İranlıları hedef alan aşağılayıcı ve ırkçı söylemlere dönüşmüştür. Bu tablo, emperyalizmin tarih boyunca başvurduğu ikiyüzlü propagandanın günümüzdeki yeni bir örneğidir.

Yakın tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Irak ve Afganistan’a bombalarla “demokrasi getirme” iddiasıyla başlatılan işgaller geride milyonlarca ölüm, yıkılmış şehirler ve parçalanmış toplumlar bırakmıştır. Bugün de aynı söylem İran için devreye sokulmaktadır. “Özgürlük” ve “kurtarma” adı altında yürütülen bu saldırgan politikaların bedelini yine siviller, çocuklar ve kadınlar ödemektedir.

İran’a yönelik saldırılar, uluslararası hukuk açısından hiçbir meşru dayanağa sahip değildir. Bir devletin liderini hedef almak ve sivillerin bulunduğu alanları, öğrencilerin bulunduğu bir okulu hedef alan saldırılar düzenlemek, uluslararası hukukun açık ihlali ve ağır savaş suçlarıdır.

Sahada hedeflerine ulaşamayan siyonist yapıların gerilimi tırmandırarak kitlesel saldırılara yönelmesi, yeni ve daha büyük felaketlerin habercisidir. Bu noktada uluslararası toplumun sessizliği artık kabul edilemez bir boyuta ulaşmıştır. Yıllardır süren bu cezasızlık ortamı, saldırgan politikaları cesaretlendirmiş; hukuk tanımazlık adeta normalleşmiştir.

Uluslararası toplum, bu hukuksuz saldırganlığa karşı ortak bir küresel duruş sergilemeli; saldırgan politikaları sürdüren aktörlere karşı siyasi, ekonomik ve diplomatik yaptırımların uygulanacağı geniş bir uluslararası birlik oluşturmalıdır. Hukuku hiçe sayan bu saldırgan anlayışın uluslararası sistemden dışlanması, barış ve istikrarın yeniden tesis edilmesi için artık ertelenemez bir zorunluluktur.


MEZHEPÇİ FANATİZM SİYONİST SALDIRGANLIĞI DURDURMUYOR

Netanyahu ve Trump ikilisinin başını çektiği Pedofil Çetesinin İran’a saldırıları sürüyor. İran’ın yaygın ve etkili misillemeleri ise Pedofil Çetesi için öngörülenden çok daha fazla can sıkıcı hal almaya başladı.

Bu çetenin hedefi şimdilik her ne kadar İran coğrafyası olarak görünse de kanlı ajandaları çok daha kapsamlıdır. Bölgede yaşayan herkes, her topluluk, her ülke bu çetenin hedef listesindedir.

Pedofil çetesi, tüm bölge üzerine korkunç planlar yaparak ateş kusarken, Türkiye’de ve İslam dünyasında kimi eşhas ve çevrelerin meseleyi mezhepsel kodlar üzerinden değerlendirme çabasına girmesi, tam bir akıl tutulmasıdır.

Tüm bölgeyi Gazzeleştirerek katliam tarlasına dönüştürme hedefi ile saldırıya geçen pedofil çetesi, İran karşısında tökezleme işaretleri veriyor. “Savunma teknolojileri” adı altında yürütülen yüzyılın en pahalı “teknik dolandırıcılığı” ifşa olmuş durumda.

Sapkın siyonizm mitolojisi etrafında toplanıp imha saldırıları başlatan siyonist-evanjelik cepheye karşı Müslümanların tam da bugünlerde güç birliği yapması gerekirken, bazı çevrelerin mezhep fanatizmini siyonist saldırganlığa kalkan yapma girişimleri kasıtlı değilse şayet, gafletten başka bir şey değildir.

Epsteinci güçlerce yürütülen saldırganlığın herkesin geleceğine kastettiği bu günler, mezhepsel farklılıkları siyasal bataklığa çevirme günleri değildir. Hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.

Ölümcül bombalar; İranlıyı, Filistinliyi, Lübnanlıyı mezhebine göre ayırt etmiyor. Şii’yi, Sünni’yi ayırt etmiyor. Ölüm kusan bombalara, gelecek on yıllarımızı şekillendirmek isteyen saldırganlara mezhebi fanatizm duygusuyla yaklaşmak ne Sünni ne de Şii hiç kimse için akıl kârı değildir.


LÜBNAN’DAKİ DURUM

Siyonist terör rejiminin Lübnan’ı adım adım Gazze’ye çevirmeye çalıştığını artık kendi açıklamalarıyla dahi gizleyemediği bir süreçten geçiyoruz. “Güvenlik bölgesi” adı altında Lübnan topraklarının bir bölümünü işgal etmeye yönelik plan, açık bir yayılmacılık ve saldırganlık politikasının ilanıdır. Buna rağmen Lübnan yönetiminin basiretsiz ve pasif bir tutum sergilemesi, direniş göstermek yerine direnen hareketleri suçlaması, ülkenin egemenliği açısından büyük bir zafiyet ortaya koymaktadır.

Sözde ateşkes süreci devam ederken siyonist rejimin saldırıları sonucu yüzlerce Lübnanlı sivil hayatını kaybetmiş, evler yıkılmış, binlerce insan yerinden edilmiştir. Buna rağmen Lübnan yönetiminin bu katliamların hesabını sormaması ve gerilimin sorumluluğunu direniş hareketlerine yüklemesi, fiilen siyonist emellere hizmet eden bir yaklaşım haline gelmektedir. Filistin’den Lübnan’a uzanan saldırı ve işgal zinciri, siyonist rejimin “Büyük İsrail” projesinin sahadaki yansımasıdır.

Bu noktada artık sembolik ve etkisiz mekanizmaların arkasına saklanma dönemi bitmiştir. Bölgedeki Birleşmiş Milletler güçlerinin yıllardır hiçbir caydırıcılık üretmediği, hatta siyonist rejimin zaman zaman bu güçleri dahi hedef aldığı ortadadır. Bu acizlik sürdürülemez bir noktaya ulaşmıştır.

Lübnan devleti egemenlik temelinde net bir güvenlik doktrini ortaya koymalı, ülke topraklarını koruyacak caydırıcı bir savunma politikası geliştirmelidir. Bölge ülkelerinin etkisiz uluslararası misyonlardan medet beklemek yerine harekete geçmesi hem Lübnan hem de bölge güvenliği açısından hayati öneme sahiptir.


ABD ÜSLERİ

ABD Başkanı Donald Trump’ın bu yıl Körfez ülkelerinden 3 trilyon doları aşan yatırım ve silah anlaşmalarıyla Washington’a dönmesi, bölge siyasetinin hangi güç dengeleri üzerinden yürüdüğünü açık biçimde göstermişti. Bugün yaşanan gelişmeler ise bu anlaşmaların gerçek bedelinin ne olduğunu ortaya koymaktadır. Savaşın bölgeye yayılacağı yönündeki açık uyarılara rağmen ABD yönetimi, siyonist terör rejiminin güvenliği ve çıkarları uğruna Orta Doğu’yu ateşe atmaktan geri durmamıştır.

Körfez ülkeleri milyarlarca dolarlık anlaşmalarla ABD’ye ekonomik kaynak aktarırken, bugün aynı ülkeler Washington’un zorbalığının ve güvenlik politikalarının bedelini ödemektedir. ABD’nin Güney Kore’de konuşlu bazı hava savunma sistemlerini dahi siyonist rejimin güvenliği için başka bölgelere kaydırması, Washington’un siyonistler  söz konusu olduğunda başka hiçbir müttefikini öncelikli görmediğini açıkça göstermiştir. Böylece ABD’nin, siyonist rejimin güvenliği uğruna dünyadaki herhangi bir ortağını feda edebileceği bir kez daha kanıtlanmıştır.

ABD’nin bölge ülkelerini yalnızca finansal gelir kaynağı olarak gördüğü ve kendi kurduğu güvenlik mimarisini dahi korumakta yetersiz kaldığı ortadadır. Bu girdaptan çıkışın yolu, bölge devletlerinin egemen iradeleriyle ABD askeri üslerinin kapatıldığını ilan etmelerinden geçmektedir. ABD ve siyonist müdahalenin olmadığı bir ortamda bölge ülkeleri, kendi aralarındaki ihtilafları diyalog ve ortak akılla çözebilecek güce sahiptir.

 

 

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.