ÖĞRETMEN VE İMAM AKADEMİLERİNDEKİ ADAYLAR MAĞDUR EDİLMEMELİ
Öğretmen ve İmam Hatip Akademilerinde mesleğe hazırlık eğitimi
alan adaylar, ciddi maddi zorluklarla karşı karşıyadır. Akademi sürecinde öğretmen adaylarına ödenen ücret yaklaşık
31–32 bin TL civarındayken, Diyanet Akademisi’nde yaklaşık 7 bin TL
düzeyindedir.
Bugünün şartlarında bu tutarlar, en temel ihtiyaçları dahi karşılamakta
yetersiz kalmaktadır. Evli adaylar ailelerini
geçindirmekte zorlanırken bekâr adaylar evlilik hazırlığı, çeyiz, ev kurma ve
birikim yapma gibi hayati konularda neredeyse hiçbir adım atamamaktadır.
Bu durum sadece bireysel bir mağduriyet değil, aynı zamanda
geleceğin öğretmen ve imamlarının mesleğe motivasyonunu, ruh sağlığını ve aile
kurma kararlarını da olumsuz etkilemektedir. Ülkenin en kritik meslek
gruplarına insan yetiştiren akademilerde görev yapan gençlerimizin bu kadar
ağır maddi baskı altında olması, uzun vadede eğitim ve din hizmetleri
kalitesini de riske atmaktadır. Bu konuda acil bir iyileştirmenin yapılması,
hem adaylarımızın hem de ülkemizin geleceği adına atılacak önemli bir adım
olacaktır.
Akademi süresince ödenen ücret, ileride üstlenilecek görevin vakar
ve haysiyetine uygun seviyeye çıkarılmalıdır. Evli
adaylara aile ve çocuk yardımı sağlanmalı; bekâr adaylara ise evlilik
hazırlıkları için faizsiz kredi desteği verilmelidir. Ayrıca
Diyanet Akademisi’nde ödenen 7 bin TL’lik yetersiz harçlık uygulamasına son
verilerek, bu ücret öğretmen adaylarına ödenen seviyeye çıkarılmalıdır.
DÜN HALEPÇE, BUGÜN GAZZE; ZULÜM DEVAM
EDİYOR
16 Mart 1988’de gerçekleştirilen Halepçe Katliamı, insanlık
tarihine kazınmış en büyük trajedilerden biri olarak hafızalardaki yerini
korumaktadır. Baas diktatörü Saddam Hüseyin’in emriyle kimyasal silahlar
kullanılarak gerçekleştirilen bu saldırıda; kadın, çocuk, yaşlı demeden
binlerce masum insan katledilmiş, on binlerce kişi ise
bedenlerinde kalıcı izler bırakan ağır yaralar almıştır.
Halepçe, yalnızca bir katliamın adı değil; aynı zamanda
uluslararası sistemin çifte standartlarının da sembolüdür.
Halepçe Katliamı’nın sorumluluğu yalnızca Baas rejimi ile de
sınırlı değildir. Saddam rejimine kimyasal silah ve askeri destek sağlayan
başta ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa olmak üzere emperyalist güçler de bu
insanlık suçunun ortaklarıdır. Yıllar sonra bazı failler yargılanmış olsa da bu
katliama zemin hazırlayan ve silah sağlayan uluslararası güçler hakkında bugüne
kadar gerçek anlamda bir hesaplaşma yaşanmamıştır.
İsim ve coğrafyalar değişse de katliamlar devam etmektedir. Bugün Gazze’ye
yönelik hiçbir insani ve ahlaki sınır gözetmeden bir soykırım
gerçekleştirilmekte ve yine küresel emperyalist çete bu konuda soykırımcıya her
türlü desteği vermektedir. Soykırımcı katiller insanlık dışı ablukayı devam
ettirmekte, ateşkese rağmen vahşi katliamlar devam etmektedirler.
Halepçe Katliamı’nın 38. yıl dönümünde şehitlerimizi rahmetle anıyor; bu insanlık suçunun tüm sorumlularını lanetliyoruz. İnanıyoruz ki zulüm ile abad olmak isteyenler, er ya da geç büyük bir hüsrana uğrayacaklardır.
MERSİN AŞEVİNDE AT ETİ
SKANDALI
Mersin Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı bir aşevinde servis edilen
yemekte yabancı madde bulunması, kamuoyunda büyük
tepkiye yol açtı. Yemek yiyen bir vatandaşın tabağında, yarış atlarına
takılan elektronik kimlik çipi çıktı.
İddiaya göre Adana Yeşiloba Hipodromu’nda yarışan bir at, ayağı
kırılınca açgözlü ahlaksızlar tarafından kesilip millete yedirildi. Yarış atına
çip takılı olmasaydı bu durum muhtemelen fark edilmeyecekti.
Olayın ardından Mersin Büyükşehir Belediyesi
sorumluluk alıp özür dileyeceğine “at eti meselesi siyasi malzeme
yapılıyor, burada mağdur biziz” diyebiliyor.
Maalesef benzer bir sorumsuzluk örneği bir süre önce de
yaşanmıştı. Hatırlanacağı üzere 2020 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi,
Adalar ilçesindeki faytonculuğu sona erdirme kararı almıştı. Belediyenin
sahiplendiğini ve kurumlara dağıttığını iddia ettiği 860 atın akıbeti ile
ilgili somut bir veri ortaya konulamadı.
Sokak köpekleri konusunda kıyameti koparanlar İBB’nin ne olduğunu
bir türlü açıklayamadığı yüzlerce at için tek kelam etmediler.
Bu tür olayların aydınlatılması ve benzer skandalların önlenmesi
için belediyelere yönelik kapsamlı ve şeffaf soruşturmaların yürütülmesi büyük
önem taşımaktadır.
Her ne kadar doğrudan sorumluluk olayın faillerine ait olsa da
denetim mekanizmalarının yetersizliği de ayrıca sorgulanmalıdır. Konunun tüm
yönleriyle araştırılması, gerekli soruşturmanın açılması ve kamuoyunun açık
şekilde bilgilendirilmesi gerekmektedir.
SÜRESİZ NAFAKA MESELESİ
Süresiz
nafaka meselesi, uzun süredir tartışılmasına rağmen çözüme kavuşturulamayan
önemli sorunlardan biridir.
Müslümanların çoğunlukta olduğu toplumumuzda
çözüm yolu belli olmasına rağmen yaşanan mağduriyetlerin önlenmesi için
bir adım atılmamaktadır.
Mevcut hukuk sisteminde erkeklere, bir ay evli kalmış olsa dahi
boşandığı kadına çok uzun süreli nafaka verme sorumluluğunun yüklenmesi,
Anayasa’daki eşitlik ve adalet ilkesine aykırı olduğu gibi, yeni bir evlilik
yapma hakkı olan erkeğin ayağına vurulmuş bir prangadır.
Nitekim söz
konusu düzenleme Meclis’te kabul edildiği dönemde bazı milletvekilleri
itirazlarını dile getirmiş; bu uygulamanın evliliklerin azalmasına,
boşanmaların artmasına ve nafakanın bazı kişiler tarafından haksız kazanç
aracına dönüştürülmesine yol açabileceği yönünde uyarılarda bulunmuşlardır.
Eğer o
dönemde yapılan bu itirazlar dikkate alınmış olsaydı, bugün aile kurumu
konusunda belki de bu kadar ağır tartışmalar yaşanmayacaktı.
Mağdurlar tarafından büyük bir umutla 12. Yargı Paketi’nde yer alması beklenen ancak düzenleme kapsamına alınmayan süresiz nafaka uygulaması yeniden ele alınmalıdır. Boşanma sonrasında gerçekten yoksulluğa düşme riski bulunan kadınların geçimi ise sosyal devlet ilkesi gereği kamu tarafından güvence altına alınmalıdır.
İRAN’A YÖNELİK SALDIRILAR
İran’a yönelik saldırılarla başlayan süreç, emperyalizmin gerçek
yüzünü bir kez daha açık biçimde ortaya koymuştur. Siyonist terör rejiminin
sözde başbakanının dini ve ideolojik göndermelerle başlattığı savaş dili, kısa
sürede “İran halkını kurtarma” iddialarına, ardından da İranlıları hedef alan
aşağılayıcı ve ırkçı söylemlere dönüşmüştür. Bu tablo, emperyalizmin tarih
boyunca başvurduğu ikiyüzlü propagandanın günümüzdeki yeni bir örneğidir.
Yakın tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Irak ve Afganistan’a
bombalarla “demokrasi getirme” iddiasıyla başlatılan işgaller geride
milyonlarca ölüm, yıkılmış şehirler ve parçalanmış toplumlar bırakmıştır. Bugün
de aynı söylem İran için devreye sokulmaktadır. “Özgürlük” ve “kurtarma” adı
altında yürütülen bu saldırgan politikaların bedelini yine siviller, çocuklar
ve kadınlar ödemektedir.
İran’a yönelik saldırılar, uluslararası hukuk açısından hiçbir
meşru dayanağa sahip değildir. Bir devletin liderini hedef almak ve sivillerin
bulunduğu alanları, öğrencilerin bulunduğu bir okulu hedef alan saldırılar
düzenlemek, uluslararası hukukun açık ihlali ve ağır savaş suçlarıdır.
Sahada hedeflerine ulaşamayan siyonist yapıların gerilimi
tırmandırarak kitlesel saldırılara yönelmesi, yeni ve daha büyük felaketlerin
habercisidir. Bu noktada uluslararası toplumun sessizliği artık kabul edilemez
bir boyuta ulaşmıştır. Yıllardır süren bu cezasızlık ortamı, saldırgan
politikaları cesaretlendirmiş; hukuk tanımazlık adeta normalleşmiştir.
Uluslararası toplum, bu hukuksuz saldırganlığa karşı ortak bir
küresel duruş sergilemeli; saldırgan politikaları sürdüren aktörlere karşı
siyasi, ekonomik ve diplomatik yaptırımların uygulanacağı geniş bir
uluslararası birlik oluşturmalıdır. Hukuku hiçe sayan bu saldırgan anlayışın
uluslararası sistemden dışlanması, barış ve istikrarın yeniden tesis edilmesi
için artık ertelenemez bir zorunluluktur.
MEZHEPÇİ FANATİZM SİYONİST
SALDIRGANLIĞI DURDURMUYOR
Netanyahu ve Trump ikilisinin başını çektiği Pedofil Çetesinin
İran’a saldırıları sürüyor. İran’ın yaygın ve etkili misillemeleri ise Pedofil
Çetesi için öngörülenden çok daha fazla can sıkıcı hal almaya başladı.
Bu çetenin hedefi şimdilik her ne kadar İran coğrafyası olarak
görünse de kanlı ajandaları çok daha kapsamlıdır. Bölgede yaşayan herkes, her
topluluk, her ülke bu çetenin hedef listesindedir.
Pedofil çetesi, tüm bölge üzerine korkunç planlar yaparak ateş
kusarken, Türkiye’de ve İslam dünyasında kimi eşhas ve çevrelerin meseleyi
mezhepsel kodlar üzerinden değerlendirme çabasına girmesi, tam bir akıl
tutulmasıdır.
Tüm bölgeyi Gazzeleştirerek katliam tarlasına dönüştürme hedefi
ile saldırıya geçen pedofil çetesi, İran karşısında tökezleme işaretleri
veriyor. “Savunma teknolojileri” adı altında yürütülen yüzyılın en pahalı
“teknik dolandırıcılığı” ifşa olmuş durumda.
Sapkın siyonizm mitolojisi etrafında toplanıp imha saldırıları
başlatan siyonist-evanjelik cepheye karşı Müslümanların tam da bugünlerde güç
birliği yapması gerekirken, bazı çevrelerin mezhep fanatizmini siyonist
saldırganlığa kalkan yapma girişimleri kasıtlı değilse şayet, gafletten başka
bir şey değildir.
Epsteinci güçlerce yürütülen saldırganlığın herkesin geleceğine
kastettiği bu günler, mezhepsel farklılıkları siyasal bataklığa çevirme günleri
değildir. Hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.
Ölümcül bombalar; İranlıyı, Filistinliyi, Lübnanlıyı mezhebine
göre ayırt etmiyor. Şii’yi, Sünni’yi ayırt etmiyor. Ölüm kusan bombalara,
gelecek on yıllarımızı şekillendirmek isteyen saldırganlara mezhebi fanatizm
duygusuyla yaklaşmak ne Sünni ne de Şii hiç kimse için akıl kârı değildir.
LÜBNAN’DAKİ DURUM
Siyonist terör rejiminin Lübnan’ı adım adım Gazze’ye çevirmeye
çalıştığını artık kendi açıklamalarıyla dahi gizleyemediği bir süreçten
geçiyoruz. “Güvenlik bölgesi” adı altında Lübnan topraklarının bir bölümünü
işgal etmeye yönelik plan, açık bir yayılmacılık ve saldırganlık politikasının
ilanıdır. Buna rağmen Lübnan yönetiminin basiretsiz ve pasif bir tutum
sergilemesi, direniş göstermek yerine direnen hareketleri suçlaması, ülkenin
egemenliği açısından büyük bir zafiyet ortaya koymaktadır.
Sözde ateşkes süreci devam ederken siyonist rejimin saldırıları
sonucu yüzlerce Lübnanlı sivil hayatını kaybetmiş, evler yıkılmış, binlerce
insan yerinden edilmiştir. Buna rağmen Lübnan yönetiminin bu katliamların
hesabını sormaması ve gerilimin sorumluluğunu direniş hareketlerine yüklemesi,
fiilen siyonist emellere hizmet eden bir yaklaşım haline gelmektedir.
Filistin’den Lübnan’a uzanan saldırı ve işgal zinciri, siyonist rejimin “Büyük
İsrail” projesinin sahadaki yansımasıdır.
Bu noktada artık sembolik ve etkisiz mekanizmaların arkasına
saklanma dönemi bitmiştir. Bölgedeki Birleşmiş Milletler güçlerinin yıllardır
hiçbir caydırıcılık üretmediği, hatta siyonist rejimin zaman zaman bu güçleri
dahi hedef aldığı ortadadır. Bu acizlik sürdürülemez bir noktaya ulaşmıştır.
Lübnan devleti egemenlik temelinde net bir güvenlik doktrini
ortaya koymalı, ülke topraklarını koruyacak caydırıcı bir savunma politikası
geliştirmelidir. Bölge ülkelerinin etkisiz uluslararası misyonlardan medet
beklemek yerine harekete geçmesi hem Lübnan hem de bölge güvenliği açısından
hayati öneme sahiptir.
ABD ÜSLERİ
ABD Başkanı Donald Trump’ın bu yıl Körfez ülkelerinden 3 trilyon
doları aşan yatırım ve silah anlaşmalarıyla Washington’a dönmesi, bölge
siyasetinin hangi güç dengeleri üzerinden yürüdüğünü açık biçimde göstermişti.
Bugün yaşanan gelişmeler ise bu anlaşmaların gerçek bedelinin ne olduğunu
ortaya koymaktadır. Savaşın bölgeye yayılacağı yönündeki açık uyarılara rağmen
ABD yönetimi, siyonist terör rejiminin güvenliği ve çıkarları uğruna Orta
Doğu’yu ateşe atmaktan geri durmamıştır.
Körfez ülkeleri milyarlarca dolarlık anlaşmalarla ABD’ye ekonomik
kaynak aktarırken, bugün aynı ülkeler Washington’un zorbalığının ve güvenlik
politikalarının bedelini ödemektedir. ABD’nin Güney Kore’de konuşlu bazı hava
savunma sistemlerini dahi siyonist rejimin güvenliği için başka bölgelere
kaydırması, Washington’un siyonistler söz konusu olduğunda başka hiçbir “müttefikini”
öncelikli görmediğini açıkça göstermiştir. Böylece ABD’nin, siyonist rejimin
güvenliği uğruna dünyadaki herhangi bir ortağını feda edebileceği bir kez daha
kanıtlanmıştır.
ABD’nin bölge ülkelerini yalnızca finansal gelir kaynağı olarak
gördüğü ve kendi kurduğu güvenlik mimarisini dahi korumakta yetersiz kaldığı
ortadadır. Bu girdaptan çıkışın yolu, bölge devletlerinin egemen iradeleriyle
ABD askeri üslerinin kapatıldığını ilan etmelerinden geçmektedir. ABD ve
siyonist “müdahalenin” olmadığı bir ortamda bölge ülkeleri, kendi
aralarındaki ihtilafları diyalog ve ortak akılla çözebilecek güce sahiptir.
