13. YARGI
PAKETİ, ERTELENEN SORUNLARA KALICI ÇÖZÜMLER ÜRETMELİDİR!
Meclise sunulması
gündemde olan 13. Yargı Paketi, önceki paketlerde ertelenen ve toplumun uzun
süredir çözüm beklediği temel sorunlara kalıcı çözümler üretmelidir.
Birincisi; yıllarca
süren davalar, yargının ağır işleyişi ve adalet duygusunu zedeleyen kararlar
ciddi mağduriyetlere yol açmaktadır. Yargının hızlı, etkin ve adil işlemesini
sağlayacak köklü idari, teknik ve yapısal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
İkincisi; yıllardır
çözüm bekleyen süresiz nafaka meselesi artık ertelenmemelidir. Tarafların
ekonomik durumunu, evlilik süresini ve hakkaniyet ilkelerini gözeten; nafakada
makul süre ve ölçülülük esasına dayanan adil bir düzenleme yapılmalıdır.
Üçüncüsü; karmaşık
ve çoklu infaz rejimi, eşitlik ilkesini zedeleyen ciddi mağduriyetler
üretmektedir. Cezaevlerindeki yoğunluk da dikkate alınarak hukuki
öngörülebilirliği sağlayan, benzer durumdaki hükümlüler arasında eşitsizlikleri
gideren, tek, eşit ve adil bir infaz sistemine geçilmelidir.
Dördüncüsü; aile
içi uyuşmazlıklarda doğrudan kolluk ve yargısal süreçlere başvurulması, kimi
zaman sorunları derinleştirerek aile birliğinde telafisi güç yaralar
açmaktadır. Aile içi anlaşmazlıkların büyümeden çözülmesini sağlayacak, hukuki
güvencelere dayanan aile hakemliği mekanizması hayata geçirilmelidir.
13. Yargı Paketi,
sorunların bir kez daha ertelendiği değil; adaletin güçlendiği, mağduriyetlerin
giderildiği ve kalıcı çözümlerin üretildiği bir reform paketi olmalıdır.
GEÇİM GÜNDEMİ:
EMEKLİYE VE ASGARİ ÜCRETLİYE REVA GÖRÜLEN BU MU?
Milyonlarca emekli
ve asgari ücretli, aldığı maaşla ayın sonunu getiremezken vatandaşın sırtına
yeni yükler bindirilmeye devam ediliyor. En düşük emekli maaşı ve asgari ücret,
insanca yaşamaya yetecek seviyeye çıkarılması gerekirken vatandaşın temel ihtiyaçlarını
dahi karşılamaya yetmiyor. Bu durumu kabul etmek mümkün değildir.
Şimdi de doğal
gazda kademeli tarife uygulamasıyla tüketim limitini aşan abonelerin devlet
desteği dışına çıkarılması, elektrikte ise yıllık destek kapsamındaki tüketim
sınırının 4.000 kilovatsaatten 3.000 kilovatsaate düşürülmesi gündemde. Kış
kapıdayken vatandaşın ısınma ve aydınlatma gibi temel ihtiyaçlarını
karşılamasını daha da pahalı hâle getirmek hangi sosyal devlet anlayışıyla
bağdaşmaktadır?
Vatandaş tasarruf
edemediği için değil, geçinemediği için zorlanıyor. Emekli aylığı ve asgari
ücret artırılmalı; doğal gaz ve elektrik desteklerinin kapsamı da
genişletilmelidir. Geçim derdi yaşayan milyonların karşısına yeni faturalar
çıkarmaktan vazgeçilmelidir.
Emeklinin maaşı,
işçinin ücreti ve vatandaşın geçimi vatandaşın birinci gündemidir. Geçim,
ertelenecek bir mesele değil, derhâl çözülmesi gereken bir meseledir.
FON VURGUNUNUN ÜZERİ
ÖRTÜLMEMELİDİR
Eylül ayında patlak
veren fon krizinde 455 bin kişi mağdur edilmiş, krizin hemen öncesinde en
tepeden satış yapan belli gruplar, yaklaşık 188 milyar liralık haksız kazanç
elde etmişlerdir.
Vurgunun ortaya çıkmasının ardından SPK'ın aldığı tasfiye kararları sonrasında fonlarda yaşanan değer
kaybı 227,1 milyar lirayı bulmuştur.
Ayrıca krizin
patlak vermesiyle panik satışa geçen yatırımcılar, portföy yönetim
şirketlerinin gerçekleştirdiği zorunlu likidite satışları, şişirilmiş fiyatların çöküşü ve yaşanan
uluslararası güven kaybı, Borsa İstanbul'da trilyonlarca liralık değer kaybına
yol açmıştır.
Hayat
pahalılığının, geçim sıkıntısının ve ücretlerdeki yetersizliklerin had safhada
olduğu bu dönemde, telaffuz edilmesi bile zor olan bu denli büyük bir vurgunun yapılmış olması
kamuoyunda infiale neden olmuştur.
Yaşanan fon
vurgunu, sokağın yanı sıra medya ve siyaset dünyasında da en önemli gündem maddelerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Soruşturmalar,
tutuklamalar, mal varlıklarına konulan tedbir kararları birbirini izlemektedir.
Ancak vurguna iştirak ettiği
iddia edilen kişiler ve gruplarla ilgili soruşturmanın yeterince şeffaf
yürütülmemesi, kamuoyundaki soru işaretlerini ve spekülasyonları artırmaktadır.
Özellikle
haksız kazanç elde ettiği, vurgunun gerçekleştirilmesine katkı sağladığı veya
yaşananlara göz yumduğu öne sürülen kişi ve yetkili kurumlarla ilgili iddialar
hâlâ gündemdeki yerini korumaktadır.
Kamuoyunda oluşan
hassasiyet de dikkate alınarak tavizsiz ve kararlı bir soruşturma
yürütülmelidir. Bu
büyük vurgunun üzeri örtülmemeli, sorumlular kim olursa olsun mutlaka hesap
vermelidir. Haksız kazanç elde edenler tespit edilmeli ve ucu kime dokunursa
dokunsun olayın tüm boyutlarıyla aydınlatılması sağlanmalıdır. Bu, yalnızca
adaletin gereği değil, aynı zamanda toplumun güven duygusunun korunmasının da
temel şartıdır.
EĞİTİMDE HİÇBİR
ÇOCUK GERİDE KALMASIN!
Eğitim
kurumlarımızın tüm kademelerinde öğrenim gören yaklaşık 25 milyon öğrencimiz,
nüfusumuzun yüzde 29’unu oluşturuyor. Bu nesli maddi ve manevi açıdan donanımlı
yetiştiremezsek ülkemizin geleceğini tehlikeye atarız.
Maddi imkânsızlık
ve manevi boşluk, hiçbir çocuğun eğitim hayallerine engel olmamalıdır.
Devlet, yerel
yönetimler, hayırseverler ve sivil toplum kuruluşlarının iş birliğiyle
“Eğitimde Maarif Kardeşliği Dayanışması” kurmalıdır.
Kimsesiz, yetim ve
ihtiyaç sahibi öğrencilerin kırtasiye, internet, bilgisayar, ulaşım ve kurs
ihtiyaçları karşılanmalıdır. Bununla birlikte öğrencilerin ilim, irfan,
ahlak ve hikmetle yetişmeleri
sağlanmalı; onlara manevi destek sunacak hizmet ve ortamlar oluşturulmalıdır. Destek, okul öncesinden üniversiteye kadar sürdürülmelidir.
Hiçbir çocuk maddi
yoksunluk ve manevi boşluk yüzünden eğitimden mahrum kalmamalı; imkânı olanlarla ihtiyaç
sahipleri arasında bir kardeşlik köprüsü kurulmalıdır. Bir
çocuğun elinden tutmak, bir geleceği kurtarmaktır.
KUTLAMALAR MİLLÎ
VE MANEVİ DEĞERLERDEN KOPUK OLMAMALIDIR
“Millî” günlerin
kutlamalarında sergilenen bazı etkinlikler, tercih edilen kıyafetler ve Batı
kültürünü merkeze alan gösteriler, millî ve manevi değerlerimizle
bağdaşmamaktadır. Bir lisedeki sözde kutlamalarda, gençlere Alman valsi yaptırılması,
bu anlayışın somut örneklerinden biridir.
Oysaki millî
günler, milletin ortak hafızasını ve bağımsızlık ruhunu yaşatmalı; kültürel
değerlerimizi gölgede bırakan, dahası kültür emperyalizmine teşne olan
gösterilere dönüştürülmemelidir.
Öte yandan küçük
çocukların, velilerinin rızası gözetilmeden birtakım görsellere secde
ettirilmesi ve bedenlerinin teşhir edilmesi kabul edilebilir bir durum
değildir. Tören kıyafetlerinin maliyetinin ailelere yüklenmesi de
mağduriyetlere neden olmaktadır.
Millî gün kutlamalarının temel ahlak kurallarını gözetecek, beden
teşhirini engelleyecek, manevi ve kültürel değerlerimizi yansıtacak ve ailelere
maddi külfet yüklemeyecek şekilde gerçekleşmesi için gerekli düzenlemeler Millî
Eğitim Bakanlığı tarafından yapılmalıdır.
MEKKE İTTİFAKI
ÜYELERİNİN İRAN ZİYARETİ
Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan'ın üst düzey temsilcilerinin İran'a gerçekleştirdiği
ziyaret, bölgesel barış ve güvenlik açısından önemli bir adımdır. Bölge
ülkelerinin kendi güvenliklerini ortak iradeyle sağlamaya yönelik girişimleri
oldukça önemlidir.
Bölgemizde dış
güçlerin askerî varlığının istikrar değil, savaş ve kriz getirdiği ortadadır.
Bu nedenle bölgesel savunma ve güvenlik iş birliği, somut adımlarla
güçlendirilmelidir.
Bu yöndeki en
önemli adım, başta ABD üsleri olmak üzere yabancı askerî varlığın bölgeden
tasfiye edilmesi olacaktır. Bölge ülkeleri, topraklarını ve hava sahalarını
birbirlerine yönelik saldırılarda kullandırmayacaklarına dair karşılıklı
güvenceler vermelidir.
Bölgenin güvenliği,
dış güçlerin askerî himayesiyle değil, bölge devletlerinin egemenliğine dayanan diyalog,
dayanışma ve ortak güvenlik mekanizmalarıyla sağlanmalıdır.
SORUN TEK BAŞINA
NETANYAHU YÖNETİMİ DEĞİL, SİYONİST REJİMİN VARLIĞIDIR
Siyonist terör
rejiminde sözde seçimlerin ardından yeni yönetimin oluşturulmasına yönelik
süreç devam ederken yaşanacak siyasi değişimin işgal ve soykırım
politikalarında köklü bir dönüşüm sağlayacağı beklentisi gerçekçi değildir.
Netanyahu'nun
yerine başka bir ismin gelmesi, işgal politikalarının sona ermesinden ziyade,
dünya kamuoyunun tepkisini azaltacak yöntemlerle, daha az görünür biçimde
sürdürülmesi demektir.
Bugün hâlâ sözde ateşkese rağmen Gazze'de saldırılar, suikastlar ve açlık devam
ederken Batı Şeria'da da benzer uygulamalar yaygınlaştırılmakta, bağımsız
Filistin Devleti'nin kurulmasının önüne yeni engeller çıkarılmaktadır.
Bu nedenle bölge
ülkeleri, Netanyahu sonrası normalleşme arayışlarına bel bağlamak yerine
Filistin meselesinin çözümünü öncelik haline getirmelidir. Zira bölgesel
barışın önündeki temel engel, yönetimdeki isimler değil, katliam ve
yayılmacılığı esas alan siyonist işgaldir.
Kalıcı barış ve
istikrarın sağlanması; işgalin sona erdirilmesine, saldırgan politikaların
durdurulmasına ve Filistin halkının meşru haklarını güvence altına alan bir
çözümün hayata geçirilmesine bağlıdır.
