“FON KRİZİ BÜTÜN YÖNLERİYLE ARAŞTIRILMALIDIR”
Son dönemde yaşanan fon krizi, yalnızca sermaye
piyasalarının veya ekonominin teknik bir meselesi olarak görülemez. Binlerce
insanın emeğini, birikimini ve geleceğini ilgilendiren bu tablo; hukuk, ekonomi
ve kamu denetimi açısından birlikte ele alınması gereken ciddi bir güven
meselesidir.
Gelinen noktada öncelik, mağduriyetlerin giderilmesi ve
yatırımcıların haklarının eksiksiz biçimde korunmasıdır. Ancak bununla
yetinilemez. Bu krizin nasıl ortaya çıktığı, denetim mekanizmalarının neden
zamanında ve etkili şekilde işletilmediği, varsa ihmal ve sorumlulukların
kimlere ait olduğu bütün yönleriyle ortaya çıkarılmalıdır.
Meseleyi yalnızca birkaç kişi veya kurum üzerinden okumak
da eksik olacaktır. Fon krizi; yolsuzluk, rüşvet, tefecilik, kumar ve bahis
gibi haksız kazanç alanlarıyla mücadelede güçlü bir hukuk düzeninin ve etkin
denetimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Ekonomide güvenin temeli hukuktur; hukukun
temeli ise adalet, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Hiç kimsenin nüfuzu,
makamı veya ekonomik gücü hukukun üzerinde olmamalıdır. Türkiye’nin ihtiyacı,
krizi geçici tedbirlerle yönetmek değil; benzer mağduriyetlerin yeniden
yaşanmasını önleyecek güçlü denetim mekanizmaları kurmak; insanı, emeği ve
hakkı merkeze alan adil bir ekonomik ve hukuki düzeni hayata geçirmektir.
ÜNİVERSİTE HASTANELERİNDE EŞ DURUMU OLAN
PERSONELİN TAYİN TALEPLERİ
2025 Aile Yılı’nın ardından 2026-2035 döneminin “Aile ve
Nüfus On Yılı” olarak belirlenmesi, aile kurumunun korunmasına ve
güçlendirilmesine verilen önemin açık bir göstergesidir. Ancak aile
bütünlüğünün korunmasına yönelik hedeflere rağmen, üniversite hastanelerinde
görev yapan sağlık çalışanlarımızın eş durumu nedeniyle görev yeri değişikliği
taleplerinde yaşanan sorunlar halen devam etmektedir.
Üniversitelerin idari ve mali yapıları, personelin tabi
olduğu farklı istihdam statüleri ve sağlık hizmetlerinin sürekliliği elbette
dikkate alınmalıdır. Ancak bu hususlar, aile birliğinin korunmasına yönelik
makul ve uygulanabilir çözümler geliştirilmesine engel olmamalıdır.
Bazı kamu kurumlarında uygulanan becayiş ve karşılıklı
eşleştirme gibi yöntemler, aile bütünlüğünün korunması için farklı çözüm
yollarının uygulanabileceğini göstermektedir. Üniversite hastanelerinde çalışan
eşlerin de aynı şehirde görev yapabilmelerinin önü açılmalı, ailelerin uzun
süre ayrı kalmasına neden olan mağduriyetler giderilmelidir.
“Aile ve Nüfus On Yılı” hedeflerinin yalnızca söylemde
kalmaması, çalışma hayatındaki uygulamalara da yansıması gerekmektedir. Bu
çerçevede üniversitelerimizin eş durumu nedeniyle tayin taleplerine daha yapıcı
yaklaşması, kurumlar arası geçiş ve tayin imkânlarının önündeki engellerin
azaltılması ve aile bütünlüğünü bozan uygulamaların giderilmesi çağrısında
bulunuyoruz.
AİLE YAPIMIZI EKRANLARDA VE DİJİTAL
MECRALARDA DA KORUMALIYIZ
Bir yandan aile yapımızı tehdit eden suç ve istismar
odaklarına yönelik “Ailem Güvende” operasyonları yürütülürken diğer yandan
televizyon ekranları ve dijital mecralar üzerinden aile yapımızı ve toplumsal
ahlakı zedeleyen içeriklerin yaygınlaştırılmasına seyirci kalınması büyük bir
çelişkidir.
Gündüz kuşağı programlarında aile mahremiyeti reyting
uğruna ihlal edilmekte, adli vakalar ekranlarda tartışmaya açılmakta,
şikâyetler ve suç iddiaları adeta birer medya yargılamasına dönüştürülmektedir.
Oysa suçun araştırılacağı, delillerin değerlendirileceği ve adaletin tecelli
edeceği yer televizyon ekranları değil, yargı mercileridir. Medya, kendisini
mahkemenin yerine koymamalıdır.
Öte yandan TikTok, Instagram ve benzeri dijital
platformlarda çocukların ve ailelerin mahremiyetini hiçe sayan içerikler hızla
yayılmaktadır. Beğeni ve etkileşim uğruna çocukların dijital ortamda teşhir
edilmesi, onları ciddi güvenlik ve gelişim riskleriyle karşı karşıya
bırakmaktadır.
Aileyi korumak, yalnızca suçla mücadele etmekten ibaret
değildir. Aile mahremiyetini ve çocuklarımızı ekranlardan ve dijital
mecralardan yayılan zararlı içeriklerden korumak da bu mücadelenin bir
parçasıdır. Yetkili kurumlar daha etkin
ve caydırıcı tedbirler almalı, aileler ve eğitimciler dijital riskler konusunda
bilinçlendirilmelidir.
Aileyi korumak, toplumun geleceğini korumaktır.
ON İKİNCİ YILDÖNÜMÜNDE 6-8 EKİM HADİSESİ
6-8 Ekim olayları olarak yakın tarihimize geçen; vahşet,
katliam, yıkım ve vandalizmin her türlü örneğinin sergilendiği karanlık
kalkışmanın üzerinden 12 yıl geçti.
Kobani’de yaşanan olaylar bahane edilerek Kandil’in
direktifleri ve malum partinin çaktığı işaret fişeğiyle silahlı militanlar da
dâhil olmak üzere güdümlü gruplar sokaklara salındı. Yine malum partinin
Diyarbakır il başkanının “Şehirde dört yüze yakın IŞİD bağlantılı dernek var.”
şeklindeki açıklaması, provokasyonun hedefini ortaya koymuştu.
Yaşanan olaylarda, başta kurban eti dağıtan Yasin BÖRÜ ve
arkadaşları olmak üzere çok sayıda masum insan hunharca katledildi. Evler ve iş yerleri ile kamu kurumları hedef alınarak geniş çaplı yıkımlar ve kundaklama eylemleri gerçekleştirildi.
Bölge genelinde HÜDA PAR teşkilatları, İslamî sivil
kurumlar ve İslamî kimlikleriyle bilinen şahsiyetler saldırıların başlıca
hedefleri arasında yer aldı. Bu saldırıların niteliği, hedeflerin önceden
belirlendiğini ve saldırıların rastgele değil, planlı ve organize biçimde
gerçekleştirildiğini gösteriyordu.
Saldırganlardan korunmak için bir binaya sığınan Yasin
BÖRÜ ve arkadaşlarının maruz kaldığı vahşet, bunun en bariz örneğiydi.
Sığındıkları evde kurşunlandılar, bıçaklandılar, yaralı halde balkondan aşağı
atıldılar, üzerlerinden araçlarla geçildi ve zılgıtlar eşliğinde diri diri
yakıldılar! Bu cinayet, 6-8 Ekim’de yaşanan barbarlığın hafızalara kazınan en
acı sembollerinden biri oldu.
Giderek büyüyen saldırı, yağma ve yıkımlara karşı
güvenlik güçleri müdahale etmek yerine sokaklardan çekilip seyirci pozisyonuna
geçirildi. O dönem yürürlükte olan “Çözüm Süreci” de dikkate alındığında,
devlet kurumları içerisine çöreklenen karanlık yapıların örgüt ile ortaklaşa
sahnelediği kirli provokasyon tüm çıplaklığıyla kendini ele vermekteydi.
Yaşanan barbarlığın ardından yürütülen soruşturma ve
yargı süreçleri maalesef sadece olaylara karışan bir kısım sokak serserisiyle
sınırlı kaldı. Soruşturmalar hiçbir zaman komployu tertip eden perde
gerisindeki organizatörlere uzanmadı. Özellikle kalkışmanın başında olaylara
müdahaleyi engelleyerek yıkımın boyutlarının daha fazla büyümesine zemin
hazırlayan devlet içerisindeki birtakım odakların örgütle girdiği kirli
ilişkiler karanlıkta kaldı. Karanlık aktörler ve kirli ilişkilerin üzerine
gidilmeyerek gelecekte oluşabilecek provokasyonlara imkân tanınmış oldu.
Nitekim yaklaşık iki ay sonra Cizre’de yine PKK
militanları seferber edilerek HÜDA PAR teşkilatı ve mensuplarına karşı
girişilen benzer bir katliam senaryosu, o dönem devlet kurumlarında hâlâ
provokasyonlar üzerinden prim kasan aktif hücrelerin pervasızlığının bir başka
örneğini göstermekteydi. Kaldı ki Cizre provokasyonunda dönemin devlet
içerisindeki aktörleri ve bunların saldırı öncesi KCK yöneticileriyle olan
ilişkileri deşifre olmasına rağmen hiçbir işleme tabi tutulmadılar.
Kirli bağlantılarla sahnelenen provokasyonların üzerine o
gün yeterince gidilmedi. Etkin soruşturmalar yürütülmedi. Deşifre edilmeleri
zor olmayan bu karanlık odaklar açığa çıkarılmadı. Dolayısıyla kirli ilişki
ürünü provokasyonların üzerinin bir şekilde örtülerek karanlıkta bırakılması,
aslında yakın siyasi tarihimizin de bir özeti olarak karşımızda durmaktadır.
YÜZ YILLIK ZULME KARŞI: AKSA TUFANI
İslam yurdu Filistin toprakları, 1917'den bu yana
sömürgeci zihniyetin ve siyonist işgalin ağır baskısı altında var olma
mücadelesi vermektedir. 1948’de Nekbe ile başlayan toprak gaspı, zorunlu göçler
ve kitlesel katliamlar; bugün Kudüs-ü Şerif'in işgali ve ilk kıblemiz Mescid-i
Aksa'nın esaretiyle sürmektedir. Bu sistematik kuşatmanın ve yok etme
politikalarının en vahşi cephesi ise hiç şüphesiz Gazze’dir. 2007'den beri
karadan, havadan ve denizden abluka altında tutulan Gazze son üç yıldır,
tarihin tanık olduğu en acımasız soykırımla karşı karşıyadır.
7 Ekim 2023'te gerçekleşen Aksa Tufanı Operasyonu,
onlarca yıldır biriken bu zulüm ve kıyıma karşı bir patlama noktasıdır.
Siyonistlerin Gazze'ye ve Filistin'e yönelik saldırıları 7 Ekim'de
başlamamıştır. Aksa Tufanı; yüz yıldır tırmandırılan zulme, tecride ve vatan
gaspına karşı yükselen meşru bir direnişin adıdır. Direniş sebep değil, işgalin
doğurduğu kaçınılmaz bir sonuçtur.
Bugün bölge ülkelerinin arabuluculuğunda yürütülen ve
adına 'ateşkes' denen süreçte dahi görülmektedir ki işgal rejimi, sivilleri
katletmeye, bebekleri hedef almaya aralıksız devam etmektedir. Filistin
Diplomasi Merkezinin verilerine göre, 10 Ekim 2025'te ateşkesin ilan
edilmesinden bu yana Gazze'de 302’si çocuk 144’ü kadın olmak üzere 1.432
Filistinli şehit olmuş, 5 026 kişi yaralanmış ve 198 kişi de esir alınmıştır.
Bu tablo, sözde “Gazze Barış Kurulu”nun ortaya koyduğu sorunlu yaklaşımın açık
bir göstergesidir. İşgal rejiminin ateşkes sürecinde dahi katliamlarını
sürdürmesine rağmen, baskının Filistin direnişinin silahsızlandırılması üzerine
yoğunlaştırılması kabul edilemez.
Filistin ve Gazze için 7 Ekim öncesi de sonrası da
değişmemiştir. Ne soykırımdan önce ne de sonra uluslararası kurumlar ve bölge
ülkeleri bu zulme karşı somut bir adım atabilmiştir. Filistin direnişi,
uluslararası toplumun yıllardır süren bu tepkisizliğine, vurdumduymazlığına
karşı halkını ve Mescid-i Aksa'yı korumak için harekete geçmek zorunda
kalmıştır. Ne yazık ki Batı'nın sahte insan hakları söylemi kadar, İslam
dünyası yöneticilerinin soykırım öncesinde de sonrasında da etkili ve caydırıcı
bir tepki ortaya koyamaması, siyonist barbarlığa cesaret vermiştir. Nitekim
Şehit Yahya Sinvar’ın da tarihe kazıdığı gibi; 'Gazze, herkesin maskesini
düşürmüştür.'
Bu tablo ortadayken işgalciyi yaptırımlarla durdurmak
yerine işgale direnen Filistinlilere silahsızlanma dayatmak, barış değil
teslimiyet dayatmasıdır. Gazze'de gerçek bir barış isteniyorsa öncelikle işgal
ve saldırılar sona erdirilmeli, abluka kaldırılmalı, insanî yardımların önü
açılmalı ve ateşkesin ihlali karşısında işgal rejimine karşı somut ve caydırıcı
yaptırımlar uygulanmalıdır. HAMAS'ı yok sayan, direnişi silahsızlandırmayı
amaçlayan hiçbir plana ve sözde anlaşma teklifine taraf olunmamalıdır.
Aksa Tufanı destanının yıl dönümünde bir daha diyoruz ki;
ABD'nin “şartsız ve sınırsız” desteğini arkasına alan işgal rejimini
durdurmanın yolu, sözlü kınamalar değil, somut ve caydırıcı adımlardır. İslam
coğrafyasındaki ABD üsleri kapatılmalı, ABD'yi finanse eden yatırımlar
durdurulmalı ve tüm anlaşmalar askıya alınmalıdır. Siyonist rejim askerî,
diplomatik ve ticari her alanda tam bir izolasyona alınmalı; başta Filistin’e
komşu ülke Mısır olmak üzere bölge ülkelerinin katılımıyla ortak bir askerî güç
oluşturularak insanî yardımların ve güvenliğin sağlanması amacıyla Gazze’de
devam eden krize derhal müdahale edilmelidir.
Kudüs de Gazze de bütün Filistin de İslam
yurdudur; sahipsiz değildir ve asla sahipsiz bırakılmayacaktır. Bu büyük ve
tarihi direnişin mimarlarını, şehit Yahya Sinvar'ı, Muhammed Deif’i, İsmail
Heniyye’yi ve ümmetin izzetini savunan aziz şehitleri rahmet ve hürmetle
anıyoruz. Gazze halkının eşsiz sabrını ve direncini saygıyla selamlıyor, tüm
vicdan sahiplerini işgale karşı sesini yükseltmeye çağırıyoruz.
