KEMALİZM DAYATMALARINA SON VERİLMELİDİR
Türkiye’de uzun yıllardır süregelen
Kemalist dayatmalar, toplumsal ve siyasal hayatın hemen her alanında hâlâ
etkisini sürdürmektedir. Bu dayatmaların insanlarımızın özgürlük alanlarını daralttığı ve toplumu
yozlaştırdığı görülmektedir. Eğitimden
medyaya, siyasi partilerden Diyanet teşkilatına kadar her alanda resmî
ideolojinin baskısı devam etmekte; bu durum kamusal ve bireysel alanlarda ciddi
hukuksuzluk ve adaletsizliklere yol açmaktadır.
İktidar
ve siyasi aktörlerin Kemalizm karşısında kör, sağır ve içselleştirici bir tutum
sergilemesi, bu ideolojinin yeniden palazlanmasını kolaylaştırmaktadır.
Muhafazakâr kimlikli siyasilerin, eskiden olduğu gibi artık kerhen ve
mecburiyetten değil, isteyerek Kemalizm’i sahiplendiği yeni bir durumla karşı
karşıyayız. Günlük ritüeller ve törenlerle, bazı şahıslar ve Kemalizm resmî
ideolojisi kutsanmakta; farklı düşünenler ise gözaltı ve soruşturmalara maruz
bırakılmaktadır. Bu dayatmaların kabul edilmemesi, tüm vatandaşların fikir ve
inanç özgürlüğüne saygı gösterilmesi gerekmektedir.
Bu
çerçevede, toplumun asli değerlerine dönüş çağrısı yapıyor, herkesin inanç ve
düşüncesine saygı gösterilmesi, zorla dayatma ve adaletsiz uygulamalara son
verilmesi gerektiğini vurguluyoruz.
TOKİ’NİN KONUT İÇİN BAŞVURUYA
ENGEL OLARAK GÖSTERİLEN MEÇHUL ARSALAR
Dar
gelirli vatandaşlar için umut olarak duyurulan TOKİ’nin “İlkevim Arsa”
projesinin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hâlâ birçok şehirde yer tahsisi
yapılmamış ve hak sahipleriyle herhangi bir sözleşme imzalanmamıştır.
Bu
belirsizlik sürerken, arsa projesi kapsamında hak sahibi olduğu belirtilen
vatandaşların, yeni 500 bin konut başvurularının da alınmadığı ifade
edilmektedir. Böylece yıllardır hiçbir somut ilerleme sağlanmamış olmasına
karşın bu proje, vatandaşların başka konut fırsatlarına erişiminde engel hâline
getirilmektedir.
Özellikle
dar gelirli aileler, artan kira ve geçim maliyetleri nedeniyle zorlu şartlar
altında beklemeye mecbur bırakılmaktadır. Artık toplumun beklentisi; sözü
verilen adımların şeffaf bir şekilde hayata geçirilmesi, projenin gidişatına
dair kesin bilgi ve takvimin açıklanmasıdır. Bu süreç bir an önce tamamlanmalı
ve çözüm sağlanmalıdır.
Özetle
çağrımız şudur: Ya 3 yıl önce hak sahipleri belirlenen arsalarla ilgili kesin
bir takvim açıklansın, somut adımlara geçilsin ya da söz konusu vatandaşların
yeni projelere başvurularında herhangi bir engel çıkarılmasın.
SÖZLEŞMELİ PERSONELİN EŞ DURUMU MAĞDURİYETLERİ
Sözleşmeli
personellerin 3 yıl boyunca eş durumu nedeniyle tayin hakkından
yararlanamaması, çalışan eşleri uzun süreli ayrılıklara mahkûm ettiği için
ailenin birlik ve bütünlüğüne zarar vermektedir. Bu uygulama, eşlerin çocuk
sahibi olma gibi bir yükümlülüğün altına girmekten kaçınmalarına neden
olmaktadır.
Ayrı
şehirlerde yaşamak zorunda kalan çiftler, çocuk sahibi olma kararını
ertelemekte veya tamamen vazgeçmektedir. Bu durum, Türkiye’de giderek düşen
nüfus artış hızını olumsuz etkileyen önemli sebeplerden biridir. Üstelik
devletin “Aile Yılı” ilan ettiği bir dönemde, aileleri parçalayan bu
uygulamanın devam etmesi bir çelişkidir.
Atamalarda
eş durumu mağduriyetini giderme adına üç yıllık zorunlu bekleme süresi
kaldırılmalı; eş durumu tayinleri kadrolu personelde olduğu gibi
düzenlenmelidir. Ailenin bütünlüğünü korumak, devletin hem anayasal hem de
sosyal sorumluluğudur.
EV HANIMLARININ EV İÇİ EMEĞİNİN TANINMASI VE DESTEKLENMESİ
Çalışan
kadınların çalışma şartları, aile
bütünlüğünü ve çocuklarıyla bağlarını koruyacak şekilde düzenlenmelidir.
Doğum
oranlarının en fazla ev hanımlarında olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Nüfus artışı hedefleniyorsa, evde kendi çocuklarını yetiştirmeyi tercih eden
hanımların emekleri yok sayılmamalı; aksine desteklenmeli ve
ödüllendirilmelidir. Ev içi bakım, çocuk yetiştirme ve eğitme gibi '24 saat
süren bir emek' resmî olarak bir karşılık bulmalıdır.
Kadınların
ev içi emekleri için ekonomik destek modellerinin hayata geçirildiği ve ev
hanımlığı tercihlerinin saygıyla karşılandığı bütüncül bir politika
benimsenmelidir.
EPSTEİN BELGELERİ VE ABD’NİN ORTA DOĞU POLİTİKALARI
Son dönemde kamuoyuna sızan Epstein
belgeleri, ABD’nin Orta Doğu politikalarının arka planındaki kirli ilişkileri
bir kez daha gözler önüne sermiştir. Belgelerde adı geçen, aynı zamanda ABD’nin
Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi görevlerinde bulunan Tom
Barrack’ın, özellikle Suriye’ye dair yaptığı açıklamalar dikkatle
değerlendirilmelidir. Barrack’ın “Türkiye ve israil arasında Hazar Denizi’nden
Akdeniz’e kadar bir iş birliği göreceğiz” sözleri, bölgenin siyonist rejim
lehine yeniden şekillendirilmek istendiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu
tablo, Epstein vakası çerçevesinde şekillenen şantaj düzeninin, ABD’li
siyasetçilerin dış politika tercihlerini nasıl etkilediğine dair çarpıcı bir
örnek sunmaktadır.
Siyonist
odakların Epstein dosyasını bir şantaj mekanizması olarak kullanması, ABD
bürokrasisinin ne denli çürümüş bir yapıya sahip olduğunu da göstermektedir.
ABD, Suriye’nin yeniden inşa sürecini kendi çıkarlarına göre yönlendirmeye
çalışmakta ve bu süreçte Türkiye’yi de pasifize ederek bölgede tek hâkim güç
olma planları yapmaktadır.
Türkiye,
ABD’nin siyonist çıkarlar doğrultusunda şekillendirdiği Orta Doğu
politikalarına karşı durmalı; Suriye’nin toprak bütünlüğü, egemenliği ve
halkının iradesi temelinde şekillenecek bir sürece öncülük etmelidir. ABD’nin
şantaj temelli politikalarının karşısında, bölge halklarının yanında yer almak
hem ahlaki hem stratejik bir zorunluluktur.
Bu, sadece Suriye'nin değil, tüm bölgenin bağımsızlığı ve istikrarı için
kritik bir adımdır.
SUDAN’DAKİ ÇATIŞMALAR VE
İNSANÎ FELAKET
Sudan’da
uzun süredir devam eden çatışmalar artık açık bir insanî felakete dönüşmüştür.
Özellikle Darfur bölgesinde, kuşatma altındaki siviller, temel gıda ürünlerine
erişemedikleri için hayvan yemi tüketmek zorunda kalmaktadır. El-Faşir kentinde
yaşananlar, krizin ulaştığı vahim boyutun en somut örneğidir. Yaklaşık 100 bin
kişi yerinden edilirken şehirde kalan siviller, HDK milisleri tarafından hedef
alınmakta ve sistematik biçimde katledilmektedir.
HDK,
Sudan’ın altın, uranyum ve diğer stratejik doğal kaynaklarını ele geçirmek
amacıyla ülkeyi kanlı bir vekâlet savaşına sürüklemiştir. Bazı bölgesel ve
küresel aktörler, şirketler ve aracı yapılar üzerinden bu çatışmayı dolaylı
biçimde finanse etmekte, savaştan çıkar sağlamaktadır. Bu kirli çıkar zinciri
kırılmadıkça Sudan’da kalıcı bir barış ve istikrar mümkün değildir.
HDK’nın
silah ve finansal destek kanalları derhal kesilmeli; bu savaştan çıkar sağlayan
kişi ve kurumlara uluslararası yaptırımlar uygulanmalı; bölge ülkeleri Sudan
ordusuna askeri ve lojistik destek vererek sivillere yönelik kuşatmayı
kırmalıdır. Bu savaşın ana finansörü Birleşik Arap Emirlikleri, İslam İşbirliği
Teşkilatı üyeleri tarafından yaptırımla cezalandırılmalıdır.
Ayrıca,
BM ve bölgesel örgütler öncülüğünde insanî koridorlar oluşturulmalı; gıda ve
sağlık yardımları engelsiz bir şekilde ulaştırılmalıdır.
