Haftalık Gündem Değerlendirmemiz- 18 Kasım 2025

KEMALİZM DAYATMALARINA SON VERİLMELİDİR

Türkiye’de uzun yıllardır süregelen Kemalist dayatmalar, toplumsal ve siyasal hayatın hemen her alanında hâlâ etkisini sürdürmektedir. Bu dayatmaların insanlarımızın özgürlük alanlarını daralttığı ve toplumu yozlaştırdığı  görülmektedir. Eğitimden medyaya, siyasi partilerden Diyanet teşkilatına kadar her alanda resmî ideolojinin baskısı devam etmekte; bu durum kamusal ve bireysel alanlarda ciddi hukuksuzluk ve adaletsizliklere yol açmaktadır.

İktidar ve siyasi aktörlerin Kemalizm karşısında kör, sağır ve içselleştirici bir tutum sergilemesi, bu ideolojinin yeniden palazlanmasını kolaylaştırmaktadır. Muhafazakâr kimlikli siyasilerin, eskiden olduğu gibi artık kerhen ve mecburiyetten değil, isteyerek Kemalizm’i sahiplendiği yeni bir durumla karşı karşıyayız. Günlük ritüeller ve törenlerle, bazı şahıslar ve Kemalizm resmî ideolojisi kutsanmakta; farklı düşünenler ise gözaltı ve soruşturmalara maruz bırakılmaktadır. Bu dayatmaların kabul edilmemesi, tüm vatandaşların fikir ve inanç özgürlüğüne saygı gösterilmesi gerekmektedir.

Bu çerçevede, toplumun asli değerlerine dönüş çağrısı yapıyor, herkesin inanç ve düşüncesine saygı gösterilmesi, zorla dayatma ve adaletsiz uygulamalara son verilmesi gerektiğini vurguluyoruz.

 

 

TOKİ’NİN KONUT İÇİN BAŞVURUYA ENGEL OLARAK GÖSTERİLEN MEÇHUL ARSALAR

Dar gelirli vatandaşlar için umut olarak duyurulan TOKİ’nin “İlkevim Arsa” projesinin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hâlâ birçok şehirde yer tahsisi yapılmamış ve hak sahipleriyle herhangi bir sözleşme imzalanmamıştır.

Bu belirsizlik sürerken, arsa projesi kapsamında hak sahibi olduğu belirtilen vatandaşların, yeni 500 bin konut başvurularının da alınmadığı ifade edilmektedir. Böylece yıllardır hiçbir somut ilerleme sağlanmamış olmasına karşın bu proje, vatandaşların başka konut fırsatlarına erişiminde engel hâline getirilmektedir.

Özellikle dar gelirli aileler, artan kira ve geçim maliyetleri nedeniyle zorlu şartlar altında beklemeye mecbur bırakılmaktadır. Artık toplumun beklentisi; sözü verilen adımların şeffaf bir şekilde hayata geçirilmesi, projenin gidişatına dair kesin bilgi ve takvimin açıklanmasıdır. Bu süreç bir an önce tamamlanmalı ve çözüm sağlanmalıdır.

Özetle çağrımız şudur: Ya 3 yıl önce hak sahipleri belirlenen arsalarla ilgili kesin bir takvim açıklansın, somut adımlara geçilsin ya da söz konusu vatandaşların yeni projelere başvurularında herhangi bir engel çıkarılmasın.

 

SÖZLEŞMELİ PERSONELİN EŞ DURUMU MAĞDURİYETLERİ

Sözleşmeli personellerin 3 yıl boyunca eş durumu nedeniyle tayin hakkından yararlanamaması, çalışan eşleri uzun süreli ayrılıklara mahkûm ettiği için ailenin birlik ve bütünlüğüne zarar vermektedir. Bu uygulama, eşlerin çocuk sahibi olma gibi bir yükümlülüğün altına girmekten kaçınmalarına neden olmaktadır.

Ayrı şehirlerde yaşamak zorunda kalan çiftler, çocuk sahibi olma kararını ertelemekte veya tamamen vazgeçmektedir. Bu durum, Türkiye’de giderek düşen nüfus artış hızını olumsuz etkileyen önemli sebeplerden biridir. Üstelik devletin “Aile Yılı” ilan ettiği bir dönemde, aileleri parçalayan bu uygulamanın devam etmesi bir çelişkidir.

Atamalarda eş durumu mağduriyetini giderme adına üç yıllık zorunlu bekleme süresi kaldırılmalı; eş durumu tayinleri kadrolu personelde olduğu gibi düzenlenmelidir. Ailenin bütünlüğünü korumak, devletin hem anayasal hem de sosyal sorumluluğudur.

 

EV HANIMLARININ EV İÇİ EMEĞİNİN TANINMASI VE DESTEKLENMESİ

Çalışan kadınların çalışma şartları, aile bütünlüğünü ve çocuklarıyla bağlarını koruyacak şekilde düzenlenmelidir.

Doğum oranlarının en fazla ev hanımlarında olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Nüfus artışı hedefleniyorsa, evde kendi çocuklarını yetiştirmeyi tercih eden hanımların emekleri yok sayılmamalı; aksine desteklenmeli ve ödüllendirilmelidir. Ev içi bakım, çocuk yetiştirme ve eğitme gibi '24 saat süren bir emek' resmî olarak bir karşılık bulmalıdır.

Kadınların ev içi emekleri için ekonomik destek modellerinin hayata geçirildiği ve ev hanımlığı tercihlerinin saygıyla karşılandığı bütüncül bir politika benimsenmelidir.

 

EPSTEİN BELGELERİ VE ABD’NİN ORTA DOĞU POLİTİKALARI

Son dönemde kamuoyuna sızan Epstein belgeleri, ABD’nin Orta Doğu politikalarının arka planındaki kirli ilişkileri bir kez daha gözler önüne sermiştir. Belgelerde adı geçen, aynı zamanda ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi görevlerinde bulunan Tom Barrack’ın, özellikle Suriye’ye dair yaptığı açıklamalar dikkatle değerlendirilmelidir. Barrack’ın “Türkiye ve israil arasında Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir iş birliği göreceğiz” sözleri, bölgenin siyonist rejim lehine yeniden şekillendirilmek istendiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bu tablo, Epstein vakası çerçevesinde şekillenen şantaj düzeninin, ABD’li siyasetçilerin dış politika tercihlerini nasıl etkilediğine dair çarpıcı bir örnek sunmaktadır.

Siyonist odakların Epstein dosyasını bir şantaj mekanizması olarak kullanması, ABD bürokrasisinin ne denli çürümüş bir yapıya sahip olduğunu da göstermektedir. ABD, Suriye’nin yeniden inşa sürecini kendi çıkarlarına göre yönlendirmeye çalışmakta ve bu süreçte Türkiye’yi de pasifize ederek bölgede tek hâkim güç olma planları yapmaktadır.

Türkiye, ABD’nin siyonist çıkarlar doğrultusunda şekillendirdiği Orta Doğu politikalarına karşı durmalı; Suriye’nin toprak bütünlüğü, egemenliği ve halkının iradesi temelinde şekillenecek bir sürece öncülük etmelidir. ABD’nin şantaj temelli politikalarının karşısında, bölge halklarının yanında yer almak hem ahlaki hem stratejik bir zorunluluktur.  Bu, sadece Suriye'nin değil, tüm bölgenin bağımsızlığı ve istikrarı için kritik bir adımdır.

 

SUDAN’DAKİ ÇATIŞMALAR VE İNSANÎ FELAKET

Sudan’da uzun süredir devam eden çatışmalar artık açık bir insanî felakete dönüşmüştür. Özellikle Darfur bölgesinde, kuşatma altındaki siviller, temel gıda ürünlerine erişemedikleri için hayvan yemi tüketmek zorunda kalmaktadır. El-Faşir kentinde yaşananlar, krizin ulaştığı vahim boyutun en somut örneğidir. Yaklaşık 100 bin kişi yerinden edilirken şehirde kalan siviller, HDK milisleri tarafından hedef alınmakta ve sistematik biçimde katledilmektedir.

HDK, Sudan’ın altın, uranyum ve diğer stratejik doğal kaynaklarını ele geçirmek amacıyla ülkeyi kanlı bir vekâlet savaşına sürüklemiştir. Bazı bölgesel ve küresel aktörler, şirketler ve aracı yapılar üzerinden bu çatışmayı dolaylı biçimde finanse etmekte, savaştan çıkar sağlamaktadır. Bu kirli çıkar zinciri kırılmadıkça Sudan’da kalıcı bir barış ve istikrar mümkün değildir.

HDK’nın silah ve finansal destek kanalları derhal kesilmeli; bu savaştan çıkar sağlayan kişi ve kurumlara uluslararası yaptırımlar uygulanmalı; bölge ülkeleri Sudan ordusuna askeri ve lojistik destek vererek sivillere yönelik kuşatmayı kırmalıdır. Bu savaşın ana finansörü Birleşik Arap Emirlikleri, İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri tarafından yaptırımla cezalandırılmalıdır.

Ayrıca, BM ve bölgesel örgütler öncülüğünde insanî koridorlar oluşturulmalı; gıda ve sağlık yardımları engelsiz bir şekilde ulaştırılmalıdır.

 

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.