HEDEFLER
REVİZE EDİLİYOR, HAYAT PAHALILIĞI DERİNLEŞİYOR
Ekonomide programlar
değişiyor, hedefler revize ediliyor, tarihler ileriye öteleniyor. Fakat
vatandaşın alım gücünde ve mutfak hesabında maalesef bir iyileşme görülmüyor.
2023’te açıklanan
OVP’de 2026 yılı enflasyon hedefi yüzde 8,5 olarak belirlenmişti. Bugün ise
2026 için öngörülen oran yüzde 28,4. Yani üç yıl önce “2026’da tek haneli
enflasyon” denirken bugün aynı hedef 2029’a bırakılıyor ve yüzde 9 olarak
belirleniyor.
Büyüme hedefinde de
benzer bir tablo var. 2023’te 2026 için yüzde 5 büyüme hedeflenirken bugün bu
oran yüzde 3,3’e çekiliyor. Yüzde 5’lik büyüme hedefi de 2029’a öteleniyor.
Vatandaş açısından
mesele, hedeflerin kâğıt üzerinde tutturulması değil, geçimin gerçekten
kolaylaşıp kolaylaşmadığıdır. Kaldı ki açıklanan hedeflerin önemli bir bölümü
kâğıt üzerinde dahi tutturulamamıştır.
Hedeflerdeki bu
sapmaların vatandaşın hayatındaki karşılığı ise hayat pahalılığı ve gelir
kaybıdır. Ağustos ayında açlık sınırı 37 bin 388 liraya, yoksulluk sınırı 121
bin 786 liraya ulaştı. Buna karşılık kamu kaynaklarının nereye yöneldiğine
baktığımızda Hazine’nin 1,915 trilyon lira faiz ödediğini, buna karşılık nakit
açığının 1,40 trilyon lirada kaldığını görüyoruz.
Enflasyon hedefi
OVP’lerde 13 kez revize edildi ve maalesef kalıcı bir çözüm bulunamadı. Sorun
artık yalnızca hedeflerin tutturulamaması değil, bu hedeflerin neden sürekli
revize edilmek zorunda kaldığı ve vatandaşın neden bu yükü taşımaya devam
ettiğidir. Artık hedefleri değil, ekonomik düzeni değiştirmeliyiz. Faize dayalı
anlayış terk edilmeli; üretim, istihdam ve adil paylaşım esas alınarak “Faizsiz
Türkiye Süreci” başlatılmalıdır.
YÜKSEK
KONUT KİRALARI
Yüksek konut kiraları
artık milyonlarca vatandaşımız için yalnızca bir barınma meselesi değil,
doğrudan bir geçim meselesidir. Özellikle geliri sabit olan emeklilerimiz,
asgari ücretlilerimiz ve dar gelirli vatandaşlarımız kazançlarının çok büyük
bir bölümünü kiraya ayırmak zorunda kalmaktadır. Emeklinin, asgari ücretlinin
başını sokacağı bir evin kirasını dahi karşılamakta zorlandığı bu tabloda,
refahtan ve insanca bir hayattan söz etmek mümkün değildir.
Bu nedenle yüksek
kiraların düşürülmesine yönelik yeni ve etkili modellerin acilen hayata
geçirilmesi gerekmektedir. Partimizin daha önce bir çözüm yolu olarak
kamuoyuyla paylaştığı TOKİ’nin Kiralık Sosyal Konut Projesi, bu açıdan önemli
bir başlangıç niteliğindedir. Ancak üretilecek konut sayısının sınırlı kalması
hâlinde, bu adımın kronikleşen barınma krizini tek başına çözmeye yetmeyeceği
de açık bir gerçektir.
Kalıcı çözüm,
yalnızca kira artışlarını sınırlamakla da mümkün değildir. Daha fazla konut
üretilmesi, uygun maliyetli konut üretiminin desteklenmesi ve başta inşaat
maliyetleri olmak üzere üretim maliyetlerinin düşürülmesi zorunludur.
Bugün yüksek
faizlerin konut ve inşaat sektöründeki hareketliliği ciddi biçimde daralttığı
da bir gerçektir. Yeni konut üretiminin yavaşlaması, yarının kira krizini daha
da büyütecektir. Vatandaşımızın barınma hakkını tam anlamıyla güvence altına
alan, konut üretimini ve konut arzını sürdürülebilir şekilde artıran bütüncül
bir politikaya artık her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
ÇETELER
YENİ, TEHLİKE ESKİ
Türkiye, geçmişte çeteleşmenin, mafyatik yapıların ve suç örgütleri
arasındaki alan kapma mücadelelerinin topluma ne kadar ağır bedeller ödettiğini
tecrübe etmiştir. Bu yapılar yalnızca asayişi bozmakla kalmamış, şiddeti
sıradanlaştırarak hukuka ve kamu düzenine duyulan güveni zedelemiştir. Güç
kullanmanın, tehdidin, kolay yoldan para kazanmanın, gayrimeşru ve yasa dışı
yollarla nüfuz elde etmenin özendirici hâle gelmesi, toplumsal değerlerde de
ciddi tahribata yol açmıştır.
Bugün yeni nesil
çetecilik, geçmişte yaşanan sorunların sosyal medya ve dijital iletişim
kanalları üzerinden farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkması riskini
taşımaktadır. Yasa dışı bahis, dolandırıcılık ve uyuşturucu ağları çocuklara ve
gençlere daha kolay ulaşabilmektedir.
Okulda ya da
mahallede başlayan baskı, dışlama, tehdit ve güç gösterisi zamanla gruplaşmaya,
şiddetin normalleşmesine ve çete kültürüne dönüşebilmektedir.
Bu noktada
sorumluluğu yalnızca çocuklara ve gençlere yüklemek doğru değildir. Devletin
görevi ve sorumluluğu, suç işlendikten sonra operasyon yapmakla sınırlı
değildir. Devlet, çocukları ve gençleri suç örgütlerinin etkisinden korumak
için suç oluşmadan önce gerekli önlemleri almakla da yükümlüdür. Bunun için
okullarda ve mahallelerde erken müdahale mekanizmaları kurulmalı, dijital
ortamlar etkin biçimde takip edilmeli ve gençlerin suç örgütleri tarafından
güç, statü ve kazanç vaatleriyle kandırılmasının önüne geçilmelidir.
Çetecilik yalnızca
bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda sosyoekonomik ve sosyokültürel bir
sorundur. Geleceğe dair umudu azalan, emeğiyle hayatını değiştirebileceğine
inanmayan gençler; kolay para, güç ve statü vaatlerine daha açık hale
gelmektedir. Ailede, okulda ve toplumda merhamet, vicdan, adalet, sorumluluk ve
başkasının hakkına saygı gibi değerlerin yeterince aktarılmaması da şiddetin ve
haksız kazancın normalleşmesine zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle çetecilikle
mücadele sadece polisiye tedbirlerle değil; ekonomik şartların iyileştirilmesi,
gençlere gelecek umudu verilmesi ve ahlak, din ile değerler eğitiminin
güçlendirilmesiyle mümkündür. Türkiye, geçmişte çeteciliğin topluma ödettiği
ağır bedellerin yeni kuşaklara yeniden yaşatılmasına izin vermemelidir.
TESETTÜR
PODYUM MALZEMESİ DEĞİLDİR, DİNÎ DEĞERLERİMİZ ALAY KONUSU YAPILAMAZ
Müslüman kadının
başörtüsü bir moda aksesuarı değil, Müslüman kadının İslamî kimliğinin
göstergesi ve İslam’ın şiarlarındandır. 28 Şubat’ın başörtüsüne yönelik
baskılarını geride bırakırken şimdi de tesettür düşmanlığının bir başka
versiyonu olan tesettürü yozlaştırma ve içini boşaltma girişimleri ile karşı
karşıya bulunmaktayız.
İstanbul
Galataport’ta bir firma tarafından gerçekleştirilen defilede, Allah’ın emri
olan tesettür, bir gösteri ve moda malzemesine dönüştürülmüş; Yüce Allah’ın
kadınlar için baş tacı olan ayeti, kutsallığına yakışmayacak bir şekilde
sergilenmiştir.
Dinî değerlerimizi bu
şekilde alaya almak ve aşağılamak karşılıksız kalmamalı; kutsallarımızı hedef
alan, yozlaştıran ve aşağılayan uygulamalara etkin hukuki tedbirler
alınmalıdır.
ULUSLARARASI
ATOM ENERJİSİ AJANSI (IAEA)’NIN KARARI ÇİFTE STANDARTTIR
Uluslararası Atom
Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) İran’ı “yükümlülüklere uymamakla” suçlayıp BM
Güvenlik Konseyi’ne sevk etmesi, uluslararası sistemdeki çifte standardın
tescilidir.
IAEA’nın ürettiği
nükleer yalanların, uluslararası kamuoyunu ikna ederek askeri saldırıları
meşrulaştırmaya ve küresel koalisyonlar oluşturmaya hizmet ettiği
ortadadır. Müzakere süreci devam ederken
28 Şubat'ta ABD ve siyonist işgal rejimi tarafından İran'a yönelik başlatılan
saldırılardan önce de benzer taraflı tutumların sergilendiği unutulmamalıdır.
Tam 47 yıldır sürdürülen “İran nükleer silaha 2 hafta kaldı” söylemleri,
geçmişte Irak’ta uydurulan “cehennem silahları” yalanı gibi tüm dünyayı
felakete sürüklemektedir.
IAEA; 2015 Nükleer
Anlaşması’yla şeffaflığını tescilleyen ve savaştan önce de ajansla iş birliğini
sürdürerek tesislerini denetime açık tutan bir ülkeyi hedef almak yerine,
anlaşmayı tek taraflı yıkan ABD’nin kurgucusu olmayı derhal bırakmalıdır.
Ajans gerçek görevini
yerine getirmek istiyorsa; ABD’nin çeşitli türdeki bombalarıyla dünyaya
getirdiği yıkıma, siyonist rejimin Gazze ve Lübnan’da sivil halkın tepesine
yağdırdığı tonlarca bombanın türüne ve saklanan nükleer tesislerine
odaklanmalıdır.
Nükleer Silahların
Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'na (NPT) imza atmayan, nükleer cephaneliğini
gizleyen siyonist terör rejiminin nükleer tesislerine bugüne kadar tek bir IAEA
müfettişi girebilmiş midir?
IAEA’nın sergilediği bu tehlikeli ve taraflı tutum, yarın bağımsız
ülkelerin barışçıl nükleer çalışma haklarını gasp edip onları hedef almak için
gerekçe olarak kullanılabilecek ahlaktan yoksun bir ikiyüzlülüktür.
