MALİ MÜŞAVİR SUÇLA MÜCADELEDE GÜNAH KEÇİSİ YAPILAMAZ
MASAK tarafından hazırlanıp 16 Haziran 2025
tarihinde yayımlanan “Şüpheli İşlem Bildirim Rehberi” ile serbest muhasebeci,
mali müşavir ve yeminli mali müşavirlerin, 5549 sayılı “Suç Gelirlerinin
Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun” kapsamında şüpheli işlem bildirim
yükümlülüğüne ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir.
Ancak bu düzenleme, mali müşavirleri asli
görevlerinin dışına çıkararak orantısız sorumluluklarla karşı karşıya
bırakmaktadır. 5549 sayılı Kanun’un 13. maddesine göre, şüpheli işlem
bildiriminde bulunmayan mali müşavirlere 50 bin TL’den 40 milyon TL’ye kadar
idari para cezası, ayrıca 1 ila 3 yıl arasında hapis ve 5.000 güne kadar adli
para cezası uygulanabilecektir.
Mali müşavirlerin görevi; kendilerine ibraz
edilen belgeler doğrultusunda defter tutmak ve beyannameleri hazırlamaktır. Şüpheye dayalı değerlendirmelerle, mali müşavirlerin zan altında
bırakılması kabul edilemez. Bu durum hem meslek mensuplarını hem de
mükellefleri zora sokmakta, aradaki güven ilişkisini ciddi şekilde
zedelemektedir.
Suçla mücadele ve kara para aklama ile ilgili
sorumluluk mali müşavirlere yüklenemez. Meslek
mensuplarını asli görevlerinden uzaklaştıran, ağır cezai yaptırımlarla baskı
altına alan bu uygulamadan vazgeçilmelidir.
ÖĞRETMENLERİN GİYİM KUŞAM PROBLEMİ
Millî Eğitim Bakanlığının 18.08.2025 tarihli, 2025/63 sayılı
genelgesinin 18. maddesine göre;
Öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği
sorumluluğun bilinciyle eğitim kurumları yöneticileri, öğretmen ve eğitim
çalışanlarının; mesleki etik ilkelere uygun şekilde hareket etmeleri, “Kamu
Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik”
doğrultusunda eğitimcilik formasyonuna uygun kılık kıyafet seçimi, tutum ve
davranışlarıyla öğrencilere örnek olmaları konusunda gerekli hassasiyetin
gösterilmesi gerekmektedir.
Serbest
kıyafet uygulamasına sınırlama getiren bakanlık, öğretmenlerin toplumsal ahlaka
uygun, mesleğin ciddiyetini yansıtacak şekilde giyinmelerini şart koşmuştur.
Ancak birçok okulda bu yönetmeliğe aykırı davranıldığı, uygunsuz kıyafet tercihlerinin, toplumda hassasiyet sahibi
kesimleri ciddi bir şekilde rahatsız ettiği görülmektedir.
Giyim
standartları yalnızca dış görünüşle sınırlı değildir; aynı zamanda eğitimin niteliğini, öğretmenin otoritesini ve öğrenciler üzerindeki
etkisini doğrudan etkilemektedir.
Tüm okul
yöneticilerinin bu uygulamayı esas alarak yeni neslin kişilik gelişimi ve
akademik başarısı için daha fazla sorumluluk
üstlenmeleri gerektiğini önemle ifade ediyoruz.
BOŞANMALARDA
ARTIŞ, 6284 SAYILI KANUN’UN MAĞDURİYETLERİ VE ÇÖZÜM ÖNERİSİ: AİLE ARABULUCULUĞU
Ülkemizde boşanmaların
hızla artması,
toplumsal yapımız açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. TÜİK verilerine göre geçen yıl on binlerce
aile yuvasını kaybetmiş; bu boşanmaların en büyük mağduru ise ne yazık ki
çocuklar olmuştur. Kadını ve aileyi koruma amacıyla
çıkarılan 6284 sayılı kanun, ne yazık ki uygulamada aile birliğini zayıflatmış ve çözüm üretmek
yerine sorunları derinleştirmiştir. Kesin delillere dayanmadan
yalnızca “mağdur” beyanı
üzerine alınan tedbir
kararları, eşler arasında daha büyük uçurumlar oluşturmuş; birçok aile,
sorunlarını çözme imkânı bulamadan dağılmıştır.
Sağlıklı bir toplum için sağlıklı aile
yapısı şarttır. Aile
içi sorunlara yaklaşımda cezalandırıcı değil, onarıcı ve birleştirici mekanizmalar
ön plana çıkarılmalıdır. Bu bağlamda, dünyada başarılı örnekleri bulunan “aile
arabuluculuğu sistemi”nin ülkemizde de hayata geçirilmesi gerekmektedir.
Aile
arabuluculuğu ile eşler arasında yaşanan anlaşmazlıkların, mahkemeye taşınmadan
önce uzmanlar eşliğinde çözülmesi sağlanabilir. Bu yöntem hem boşanma
oranlarını azaltacak hem de aile kurumunu güçlendirecektir.
6284 sayılı kanunun yol açtığı mağduriyetlerin
giderilmesi için, ateşe körükle gidip aileleri
dağıtan değil bir arada tutan çözümler geliştirilmelidir. Aile arabuluculuğu sistemi, bu anlamda hem toplumun huzurunu hem de
gelecek nesillerin güvenliğini teminat altına alacak en önemli adımlardan
biridir.
TAĞŞİŞ
VE TAKLİT LİSTESİ YETMEZ: DAHA GÜÇLÜ ÖNLEMLER ŞART
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın belirli
aralıklarla açıkladığı tağşiş ve taklit ürün listesi, tüketicilerin
bilinçlenmesi ve haksız rekabetin önlenmesi açısından son derece önemli bir
adımdır. Ancak bu uygulama tek başına yeterli değildir.
Bu sorunun temelinde; ucuz maliyetle yüksek kâr elde
etme arzusu, denetim yetersizlikleri
ve caydırıcı olmayan cezalar yer
almaktadır. Bu durum, tüketicileri hem maddi zarara uğratmakta hem de ciddi sağlık
riskleriyle karşı karşıya bırakmaktadır.
Gıda güvenliğinin sağlanması için yalnızca
ifşa değil, aynı zamanda caydırıcı önlemler ve yaptırımlar gereklidir. Haksız
kazanç elde eden firmalara yönelik para cezalarının artırılması, üretim ve
dağıtım zincirinin sıkı denetimlerle takip edilmesi ve laboratuvar
kontrollerinin düzenli hâle getirilmesi büyük önem taşımaktadır. Ayrıca
tüketicilerin şikâyet mekanizmalarına kolay erişebilmesi ve sonuç alabilmesi de
sürecin etkinliğini artıracaktır.
Toplum sağlığı ve tüketici haklarının korunması için sadece kamuoyu duyuruları değil; köklü, sürdürülebilir ve caydırıcı politikalarla desteklenen kapsamlı bir denetim ve yaptırım sistemi oluşturulmalıdır. Ancak bu sayede tağşiş ve taklit ürünlerin önüne geçilebilir ve güvenli gıdaya erişim garanti altına alınabilir.
TOKİ
HAK SAHİPLERİ MAĞDURİYETİ
2019 yılında başlayan pandemiyle beraber hızla
yükselen enflasyon, konut kiralarında fahiş artışlara neden oldu ve
vatandaşlarımızı ciddi şekilde mağdur etti. Bu mağduriyet ne yazık ki hâlen devam etmektedir.
2022 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan tarafından kiracı vatandaşlarımızın ev sahibi olabilmesi amacıyla TOKİ’nin “İlk Evim Arsa Projesi”
büyük bir müjde olarak duyuruldu. Proje kapsamında İki sene içinde 250 bin konutun teslim edilmesi planlanmıştı.
Ne var ki 6 Şubat depremi ile beraber tüm
planlamalar bozuldu. Hükümet, 11 ilimizi sarsan depremin yaralarını sarabilmek
için bazı projeleri erteledi ve deprem bölgesine öncelik verildi. Depremin
yaraları tam anlamı ile sarılamamış olsa da TOKİ’den hak sahipliği kazanan
vatandaşlarımızın mağduriyetleri giderilmeli ve konutların teslimi için çalışmalar hızlandırılmalıdır.
Öte yandan henüz inşaatı başlamamış ya da yeni
başlanacak olan projeler için ön peşinat ve taksit ödemelerinin başlatılması da
ayrı bir mağduriyet nedenidir. TOKİ taksit
ödemeleri, önceki yıllarda olduğu gibi hak sahipleri evlerine yerleştikten
sonra başlatılmalıdır.
Vatandaşlarımız,
TOKİ'den yeterli bilgi alamamaktan ve aradıklarında muhatap bulamamaktan da
şikâyetçidir. 2022
yılında hak sahipliği kazanan vatandaşlarımız süreçle ilgili mutlaka
bilgilendirilmeli ve kendilerine dönüş yapılmalıdır. Kurayla hak sahipliği
kazanan vatandaşlarımızın hayalini kurdukları konutlara ulaşması için
çalışmalar hızlandırmalı;
iletişim ve bilgilendirme süreçleri daha şeffaf ve erişilebilir hâle
getirmelidir.
SUMUD
FİLOSU KORUNMALIDIR
Siyonist terör rejiminin, Gazze ablukasını
kırmak amacıyla yola çıkan Sumud Filosuna saldırı hazırlığında olduğuna dair
haberleri endişeyle takip ediyoruz. Gazze’de süren soykırımın ve ablukanın
kırılması için yola çıkan bu insanî yardım filosu, yalnızca Filistin halkı için
değil, insanlığın vicdanı için de büyük bir umudu temsil etmektedir.
Siyonist rejimin saldırı tehditlerine karşı
İspanya ve İtalya’nın donanma gemileriyle filoya eşlik etme kararı önemlidir.
Bu adım, uluslararası toplumun, siyonist terör rejiminin keyfi ablukasına karşı
artık seyirci kalmaması gerektiğini de hatırlatmıştır. Benzer adımların İslam
ülkeleri tarafından da atılması gerekir. Fakat maalesef bugüne kadar bu anlamda
somut ve caydırıcı hiçbir girişimde bulunmamışlardır.
Gazze soykırımı, İslam dünyası için utanç
verici bir sınav haline gelmiştir. Filistin halkı açlık, bombardıman ve
yoklukla mücadele ederken İslam ülkelerinin sessizliği kabul edilemez.
Türkiye başta olmak üzere BM Güvenlik
Konseyi’nde işgal rejimine karşı tepkisini açıkça ortaya koyan ülkeler, küresel
vicdanın sesi olan Sumud Filosunu denizden ve havadan korumalıdır. Gayrimeşru
ve gayri insanî ablukayı kırmak ve Gazze’ye insanî yardım ulaştırmak için yola
çıkan filo, ismine yakışır bir kararlılıkla korunmalıdır.
GAZZE’NİN
YÖNETİMİ
ABD’nin Gazze’de beş yıla kadar sürecek “geçiş
dönemi” planı, Hamas’ı ve hatta Filistin Yönetimi’ni devre dışı bırakarak
Gazze’nin idaresini tamamen soykırımın finansörü olan emperyalist güçlere
teslim etmeyi hedeflemektedir.
Bu plan kabul edilemez. Gazze’de yaşanan
soykırımın ardından Filistin halkının iradesi hiçe sayılarak “atanacak”
herhangi bir “geçiş yönetimi”, siyonist terör rejiminin hedeflerini hayata
geçirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu sinsi planın amacı, bağımsızlık
mücadelesi veren Gazze’nin direnişini kırarak Filistin topraklarını müstemleke
bir belde haline getirmek ve böylece ‘Filistin Devleti’ umudunu ortadan
kaldırmaktır.
Filistin halkının meşru temsilcileri, başta
Hamas olmak üzere siyonist işgal rejiminin işgal planlarına ve soykırımına
karşı mücadele eden direniş gruplarıdır.
ABD
tarafından finanse edilen ve siyonist amaçlara hizmet eden proje, Filistin davasını tasfiye
etmek ve direnişi etkisizleştirmek için tasarlanmıştır. Arap ve Müslüman
ülkeler, bu utanç verici planlara dâhil olmamalı; bunun yerine Gazze’deki
direnişi desteklemelidir.
Gazze soykırımının durdurulmasının tek yolu,
direnişin güçlendirilmesi ve siyonist terör rejiminin uluslararası alanda
tecrit edilmesidir. Filistin’in geleceği, dayatılan sinsi geçiş planlarıyla
değil, özgürlük mücadelesiyle şekillenecektir.
BM’DE
GAZZE ZİRVESİ VE ABD’DE YAPILAN ANLAŞMALAR
BM Genel Kurulu’nda birçok ülke liderinin
Gazze’de devam eden insanlık krizine dikkat çekmesi, 21. yüzyılın en büyük
soykırımının derhal durdurulması ve bağımsız Filistin devletinin kurulması
çağrısında bulunması önemlidir. Ancak bu çağrılar ne yazık ki hâlâ somut
adımlara dönüşmemiş ve soyut beyanlar olarak kalmıştır. Gazze’de katliamlar ve
işgal kesintisiz devam etmektedir.
İşgalci siyonist rejimin sözde başbakanı
Netanyahu’nun BM kürsüsünde konuşturulması, uluslararası toplumun geldiği vahim
noktayı gözler önüne sermektedir. Soykırımın durdurulması amaçlanıyorsa
yapılması gereken, bu rejimin BM’den atılmasıdır.
Katliam emri veren, savaş suçları işleyen bir
terör örgütü elebaşının BM’de söz hakkı bulması insanlık
adına utanç vericidir. Birleşmiş Milletler, artık ABD’nin bir aparatı haline
gelmiş ve dünya halklarının güvenini kaybetmiştir. Kendi personelini,
kurumlarını ve yardım çalışanlarını bile koruyamayan bir yapı, mazlum halklara
nasıl güven verebilir? Bu nedenle BM’nin yapısının köklü bir şekilde revize
edilmesi, veto sisteminin kaldırılması ve adalet merkezli bir düzenin inşa
edilmesi zorunludur.
“Dünya
beşten büyüktür” sözü artık hayata geçirilmeli; dünya milletleri, siyonist
rejime meşruiyet kazandıran uluslararası platformlara karşı ortak tavır
almalıdır. Aksi hâlde BM, insanlık vicdanında iflas etmiş bir kurum olarak
tarihe geçecektir.
Türkiye’nin ABD ile imzaladığı gaz anlaşması,
enerji arz güvenliği açısından atılan önemli bir adım olmakla birlikte
Türkiye’nin asıl önceliği, komşu ülkelerle kalıcı ve karşılıklı faydaya dayalı
bir enerji iş birliği tesis etmek olmalıdır. Bölgesel enerji denkleminde dış
aktörlerin siyasi şantaj ve baskı araçlarına bağımlı kalmak, uzun vadede
Türkiye’nin stratejik çıkarlarını zedeleyecektir. Bu nedenle Ankara, komşu
ülkelerle doğrudan müzakereleri hızlandırmalı; ortak altyapı ve enerji
projeleri geliştirerek bölgesel dayanışmayı güçlendirmelidir. Türkiye’nin
çıkarı; bölge ülkeleriyle kurulacak dengeli ve karşılıklı güvene dayalı
ilişkilerde dış baskılara karşı ortak tavır alacak bir enerji diplomasisi inşa
etmektedir.
