Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-29 Eylül 2025

MALİ MÜŞAVİR SUÇLA MÜCADELEDE GÜNAH KEÇİSİ YAPILAMAZ

MASAK tarafından hazırlanıp 16 Haziran 2025 tarihinde yayımlanan “Şüpheli İşlem Bildirim Rehberi” ile serbest muhasebeci, mali müşavir ve yeminli mali müşavirlerin, 5549 sayılı “Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun” kapsamında şüpheli işlem bildirim yükümlülüğüne ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir.

Ancak bu düzenleme, mali müşavirleri asli görevlerinin dışına çıkararak orantısız sorumluluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. 5549 sayılı Kanun’un 13. maddesine göre, şüpheli işlem bildiriminde bulunmayan mali müşavirlere 50 bin TL’den 40 milyon TL’ye kadar idari para cezası, ayrıca 1 ila 3 yıl arasında hapis ve 5.000 güne kadar adli para cezası uygulanabilecektir.

Mali müşavirlerin görevi; kendilerine ibraz edilen belgeler doğrultusunda defter tutmak ve beyannameleri hazırlamaktır. Şüpheye dayalı değerlendirmelerle, mali müşavirlerin zan altında bırakılması kabul edilemez. Bu durum hem meslek mensuplarını hem de mükellefleri zora sokmakta, aradaki güven ilişkisini ciddi şekilde zedelemektedir.

Suçla mücadele ve kara para aklama ile ilgili sorumluluk mali müşavirlere yüklenemez. Meslek mensuplarını asli görevlerinden uzaklaştıran, ağır cezai yaptırımlarla baskı altına alan bu uygulamadan vazgeçilmelidir.


ÖĞRETMENLERİN GİYİM KUŞAM PROBLEMİ

Millî Eğitim Bakanlığının 18.08.2025 tarihli, 2025/63 sayılı genelgesinin 18. maddesine göre;

Öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği sorumluluğun bilinciyle eğitim kurumları yöneticileri, öğretmen ve eğitim çalışanlarının; mesleki etik ilkelere uygun şekilde hareket etmeleri, “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik” doğrultusunda eğitimcilik formasyonuna uygun kılık kıyafet seçimi, tutum ve davranışlarıyla öğrencilere örnek olmaları konusunda gerekli hassasiyetin gösterilmesi gerekmektedir.  

Serbest kıyafet uygulamasına sınırlama getiren bakanlık, öğretmenlerin toplumsal ahlaka uygun, mesleğin ciddiyetini yansıtacak şekilde giyinmelerini şart koşmuştur. Ancak birçok okulda bu yönetmeliğe aykırı davranıldığı, uygunsuz kıyafet tercihlerinin,  toplumda hassasiyet sahibi kesimleri ciddi bir şekilde rahatsız ettiği görülmektedir.

Giyim standartları yalnızca dış görünüşle sınırlı değildir; aynı zamanda eğitimin niteliğini, öğretmenin otoritesini ve öğrenciler üzerindeki etkisini doğrudan etkilemektedir.

Tüm okul yöneticilerinin bu uygulamayı esas alarak yeni neslin kişilik gelişimi ve akademik başarısı için daha fazla sorumluluk üstlenmeleri gerektiğini önemle ifade ediyoruz.


BOŞANMALARDA ARTIŞ, 6284 SAYILI KANUN’UN MAĞDURİYETLERİ VE ÇÖZÜM ÖNERİSİ: AİLE ARABULUCULUĞU

Ülkemizde boşanmaların hızla artması, toplumsal yapımız açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. TÜİK verilerine göre geçen yıl on binlerce aile yuvasını kaybetmiş; bu boşanmaların en büyük mağduru ise ne yazık ki çocuklar olmuştur. Kadını ve aileyi koruma amacıyla çıkarılan 6284 sayılı kanun, ne yazık ki uygulamada aile birliğini zayıflatmış ve çözüm üretmek yerine sorunları derinleştirmiştir. Kesin delillere dayanmadan yalnızca “mağdur” beyanı üzerine alınan tedbir kararları, eşler arasında daha büyük uçurumlar oluşturmuş; birçok aile, sorunlarını çözme imkânı bulamadan dağılmıştır.

Sağlıklı bir toplum için sağlıklı aile yapısı şarttır. Aile içi sorunlara yaklaşımda cezalandırıcı değil, onarıcı ve birleştirici mekanizmalar ön plana çıkarılmalıdır. Bu bağlamda, dünyada başarılı örnekleri bulunan “aile arabuluculuğu sistemi”nin ülkemizde de hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Aile arabuluculuğu ile eşler arasında yaşanan anlaşmazlıkların, mahkemeye taşınmadan önce uzmanlar eşliğinde çözülmesi sağlanabilir. Bu yöntem hem boşanma oranlarını azaltacak hem de aile kurumunu güçlendirecektir.

6284 sayılı kanunun yol açtığı mağduriyetlerin giderilmesi için, ateşe körükle gidip aileleri dağıtan değil bir arada tutan çözümler geliştirilmelidir. Aile arabuluculuğu sistemi,  bu anlamda hem toplumun huzurunu hem de gelecek nesillerin güvenliğini teminat altına alacak en önemli adımlardan biridir.

 

TAĞŞİŞ VE TAKLİT LİSTESİ YETMEZ: DAHA GÜÇLÜ ÖNLEMLER ŞART

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın belirli aralıklarla açıkladığı tağşiş ve taklit ürün listesi, tüketicilerin bilinçlenmesi ve haksız rekabetin önlenmesi açısından son derece önemli bir adımdır. Ancak bu uygulama tek başına yeterli değildir.

Bu sorunun temelinde; ucuz maliyetle yüksek kâr elde etme arzusu, denetim yetersizlikleri ve caydırıcı olmayan cezalar yer almaktadır. Bu durum, tüketicileri hem maddi zarara uğratmakta hem de ciddi sağlık riskleriyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Gıda güvenliğinin sağlanması için yalnızca ifşa değil, aynı zamanda caydırıcı önlemler ve yaptırımlar gereklidir. Haksız kazanç elde eden firmalara yönelik para cezalarının artırılması, üretim ve dağıtım zincirinin sıkı denetimlerle takip edilmesi ve laboratuvar kontrollerinin düzenli hâle getirilmesi büyük önem taşımaktadır. Ayrıca tüketicilerin şikâyet mekanizmalarına kolay erişebilmesi ve sonuç alabilmesi de sürecin etkinliğini artıracaktır.

Toplum sağlığı ve tüketici haklarının korunması için sadece kamuoyu duyuruları değil; köklü, sürdürülebilir ve caydırıcı politikalarla desteklenen kapsamlı bir denetim ve yaptırım sistemi oluşturulmalıdır. Ancak bu sayede tağşiş ve taklit ürünlerin önüne geçilebilir ve güvenli gıdaya erişim garanti altına alınabilir.


TOKİ HAK SAHİPLERİ MAĞDURİYETİ

2019 yılında başlayan pandemiyle beraber hızla yükselen enflasyon, konut kiralarında fahiş artışlara neden oldu ve vatandaşlarımızı ciddi şekilde mağdur etti. Bu mağduriyet ne yazık ki hâlen devam etmektedir.

2022 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kiracı vatandaşlarımızın ev sahibi olabilmesi amacıyla TOKİ’nin “İlk Evim Arsa Projesi” büyük bir müjde olarak duyuruldu. Proje kapsamında İki sene içinde 250 bin konutun teslim edilmesi planlanmıştı.

Ne var ki 6 Şubat depremi ile beraber tüm planlamalar bozuldu. Hükümet, 11 ilimizi sarsan depremin yaralarını sarabilmek için bazı projeleri erteledi ve deprem bölgesine öncelik verildi. Depremin yaraları tam anlamı ile sarılamamış olsa da TOKİ’den hak sahipliği kazanan vatandaşlarımızın mağduriyetleri giderilmeli ve konutların teslimi için çalışmalar hızlandırılmalıdır.

Öte yandan henüz inşaatı başlamamış ya da yeni başlanacak olan projeler için ön peşinat ve taksit ödemelerinin başlatılması da ayrı bir mağduriyet nedenidir. TOKİ taksit ödemeleri, önceki yıllarda olduğu gibi hak sahipleri evlerine yerleştikten sonra başlatılmalıdır.

Vatandaşlarımız, TOKİ'den yeterli bilgi alamamaktan ve aradıklarında muhatap bulamamaktan da şikâyetçidir. 2022 yılında hak sahipliği kazanan vatandaşlarımız süreçle ilgili mutlaka bilgilendirilmeli ve kendilerine dönüş yapılmalıdır. Kurayla hak sahipliği kazanan vatandaşlarımızın hayalini kurdukları konutlara ulaşması için çalışmalar hızlandırmalı; iletişim ve bilgilendirme süreçleri daha şeffaf ve erişilebilir hâle getirmelidir.

 

SUMUD FİLOSU KORUNMALIDIR

Siyonist terör rejiminin, Gazze ablukasını kırmak amacıyla yola çıkan Sumud Filosuna saldırı hazırlığında olduğuna dair haberleri endişeyle takip ediyoruz. Gazze’de süren soykırımın ve ablukanın kırılması için yola çıkan bu insanî yardım filosu, yalnızca Filistin halkı için değil, insanlığın vicdanı için de büyük bir umudu temsil etmektedir.

Siyonist rejimin saldırı tehditlerine karşı İspanya ve İtalya’nın donanma gemileriyle filoya eşlik etme kararı önemlidir. Bu adım, uluslararası toplumun, siyonist terör rejiminin keyfi ablukasına karşı artık seyirci kalmaması gerektiğini de hatırlatmıştır. Benzer adımların İslam ülkeleri tarafından da atılması gerekir. Fakat maalesef bugüne kadar bu anlamda somut ve caydırıcı hiçbir girişimde bulunmamışlardır.

Gazze soykırımı, İslam dünyası için utanç verici bir sınav haline gelmiştir. Filistin halkı açlık, bombardıman ve yoklukla mücadele ederken İslam ülkelerinin sessizliği kabul edilemez.

Türkiye başta olmak üzere BM Güvenlik Konseyi’nde işgal rejimine karşı tepkisini açıkça ortaya koyan ülkeler, küresel vicdanın sesi olan Sumud Filosunu denizden ve havadan korumalıdır. Gayrimeşru ve gayri insanî ablukayı kırmak ve Gazze’ye insanî yardım ulaştırmak için yola çıkan filo, ismine yakışır bir kararlılıkla korunmalıdır.

 

GAZZE’NİN YÖNETİMİ

ABD’nin Gazze’de beş yıla kadar sürecek “geçiş dönemi” planı, Hamas’ı ve hatta Filistin Yönetimi’ni devre dışı bırakarak Gazze’nin idaresini tamamen soykırımın finansörü olan emperyalist güçlere teslim etmeyi hedeflemektedir.

Bu plan kabul edilemez. Gazze’de yaşanan soykırımın ardından Filistin halkının iradesi hiçe sayılarak “atanacak” herhangi bir “geçiş yönetimi”, siyonist terör rejiminin hedeflerini hayata geçirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu sinsi planın amacı, bağımsızlık mücadelesi veren Gazze’nin direnişini kırarak Filistin topraklarını müstemleke bir belde haline getirmek ve böylece ‘Filistin Devleti’ umudunu ortadan kaldırmaktır.

Filistin halkının meşru temsilcileri, başta Hamas olmak üzere siyonist işgal rejiminin işgal planlarına ve soykırımına karşı mücadele eden direniş gruplarıdır.

ABD tarafından finanse edilen ve siyonist amaçlara hizmet eden proje, Filistin davasını tasfiye etmek ve direnişi etkisizleştirmek için tasarlanmıştır. Arap ve Müslüman ülkeler, bu utanç verici planlara dâhil olmamalı; bunun yerine Gazze’deki direnişi desteklemelidir.

Gazze soykırımının durdurulmasının tek yolu, direnişin güçlendirilmesi ve siyonist terör rejiminin uluslararası alanda tecrit edilmesidir. Filistin’in geleceği, dayatılan sinsi geçiş planlarıyla değil, özgürlük mücadelesiyle şekillenecektir.

 

BM’DE GAZZE ZİRVESİ VE ABD’DE YAPILAN ANLAŞMALAR 

BM Genel Kurulu’nda birçok ülke liderinin Gazze’de devam eden insanlık krizine dikkat çekmesi, 21. yüzyılın en büyük soykırımının derhal durdurulması ve bağımsız Filistin devletinin kurulması çağrısında bulunması önemlidir. Ancak bu çağrılar ne yazık ki hâlâ somut adımlara dönüşmemiş ve soyut beyanlar olarak kalmıştır. Gazze’de katliamlar ve işgal kesintisiz devam etmektedir.

İşgalci siyonist rejimin sözde başbakanı Netanyahu’nun BM kürsüsünde konuşturulması, uluslararası toplumun geldiği vahim noktayı gözler önüne sermektedir. Soykırımın durdurulması amaçlanıyorsa yapılması gereken, bu rejimin BM’den atılmasıdır.

Katliam emri veren, savaş suçları işleyen bir terör örgütü elebaşının BM’de söz hakkı bulması insanlık adına utanç vericidir. Birleşmiş Milletler, artık ABD’nin bir aparatı haline gelmiş ve dünya halklarının güvenini kaybetmiştir. Kendi personelini, kurumlarını ve yardım çalışanlarını bile koruyamayan bir yapı, mazlum halklara nasıl güven verebilir? Bu nedenle BM’nin yapısının köklü bir şekilde revize edilmesi, veto sisteminin kaldırılması ve adalet merkezli bir düzenin inşa edilmesi zorunludur.

 “Dünya beşten büyüktür” sözü artık hayata geçirilmeli; dünya milletleri, siyonist rejime meşruiyet kazandıran uluslararası platformlara karşı ortak tavır almalıdır. Aksi hâlde BM, insanlık vicdanında iflas etmiş bir kurum olarak tarihe geçecektir.

Türkiye’nin ABD ile imzaladığı gaz anlaşması, enerji arz güvenliği açısından atılan önemli bir adım olmakla birlikte Türkiye’nin asıl önceliği, komşu ülkelerle kalıcı ve karşılıklı faydaya dayalı bir enerji iş birliği tesis etmek olmalıdır. Bölgesel enerji denkleminde dış aktörlerin siyasi şantaj ve baskı araçlarına bağımlı kalmak, uzun vadede Türkiye’nin stratejik çıkarlarını zedeleyecektir. Bu nedenle Ankara, komşu ülkelerle doğrudan müzakereleri hızlandırmalı; ortak altyapı ve enerji projeleri geliştirerek bölgesel dayanışmayı güçlendirmelidir. Türkiye’nin çıkarı; bölge ülkeleriyle kurulacak dengeli ve karşılıklı güvene dayalı ilişkilerde dış baskılara karşı ortak tavır alacak bir enerji diplomasisi inşa etmektedir.

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.