Gazze’ye insanî yardım ulaştırmak için yola çıkan Sumud
Filosunda, aralarında Türkiye vatandaşlarının da bulunduğu yüzlerce aktivistin
siyonist terör rejimi tarafından zorla alıkonulması, insanlık vicdanına
vurulmuş yeni bir darbedir. Hukuksuz
ablukayı kırmak ve iktidarları harekete geçirmek için yola çıkan sivil
insanların uluslararası sularda alıkonulması, tüm insanlığa karşı işlenmiş bir
suçtur.
Bu açık suça rağmen
uluslararası kamuoyunun sessizliği, küresel sistemin Gazze halkını korumakta
olduğu gibi, vicdan sahibi insanlara sahip çıkmakta da tam anlamıyla aciz
kaldığını göstermiştir. Denizde ve karada sınırsız saldırı imtiyazı tanınan
işgalcilerin bu pervasızlığı, küresel adalet mekanizmalarının çöküşünü ve
siyasi ikiyüzlülüğü ifşa etmektedir.
Sumud Filosuna yönelik
saldırının yankıları sürerken işgal rejimi, Özgürlük Filosuna yönelik yeni bir
saldırıyla pervasızlığını ve uluslararası hukuku hiçe sayan tavrını bir kez
daha gözler önüne sermiştir.
Gazze’ye
yardım ulaştırmak isteyen bu sivil inisiyatifin önü, yine uluslararası sularda
kesilmiş; aralarında milletvekillerinin de bulunduğu aktivistler tehdit
edilmiş, alıkonulmuş, gemileri gasp edilmiştir. Bu saldırı yalnızca
aktivistlere değil, tüm insanlığa, vicdana ve dayanışmaya yöneltilmiş bir
tehdittir.
Sumud ve Özgürlük Filoları,
Gazze’deki ablukanın sadece fiziki değil, psikolojik olarak da kırıldığını ilan
etmiştir. Bu filolarda yer alan cesur insanların duruşu, tüm dünyaya adaletin,
vicdanın ve insanlığın henüz ölmediğini göstermektedir.
Bu çerçevede:
●
Uluslararası kamuoyu, terör rejiminin hukuk tanımaz saldırganlığına
karşı net bir tutum almalı;
●
Kaçırılan tüm aktivistler derhal serbest bırakılmalı;
●
Türkiye de dâhil bütün ülkeler, alıkonulan vatandaşlarını koruma
kararlılığını güçlü şekilde göstermelidir.
Ayrıca, partimizin Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunduğu; Türkiye vatandaşı olup da
Gazze’deki soykırıma ortak olan siyonistlerle ilgili kanun teklifinin bir an
önce yasalaşması hayati bir zorunluluktur. Söz konusu teklifin yasalaşması,
milletimizin vicdanının ve mazlum halklarla dayanışma kararlılığının en açık
ifadesi olacaktır.
ÜLKEMİZDEKİ
SİYONİSTLER YARGILANMALIDIR
Emperyalizmin 100 yıl önce İslam dünyasının tam kalbine
bıraktığı siyonist ur yayılmaya ve katliamlara devam etmektedir. Gazze’de her
gün yüzlerce kadın ve çocuk katledilmektedir.
Sırtını küresel emperyalizme dayayan azgın rejim, son 2
yılda 7 İslam ülkesini bombalayarak bir seri katil gibi hareket etmektedir.
Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, İran, Yemen ve Katar’dan
sonra Gazze’de açlıktan ölen bebeklere süt, mama ve oyuncak taşıyan küresel
merhamet filosu Sumud da saldırıya uğradı.
Gemide bulunan ve kalbi insanlık için atan yüzlerce
vicdanlı yürek siyonistler tarafından alıkonuldu. Sumud filosundaki vicdanlı
insanlara ve Türkiye vatandaşlarına yönelik bu barbarlığa mütekabiliyet ilkesi
gereğince net ve kararlı bir cevap verilmelidir.
İstanbul ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılıklarının
başlattığı soruşturmalar kıymetlidir; ancak yeterli değildir. Ülkemizde
yaşayan, ekmeğimizi yiyen suyumuzu içen ama siyonizme hizmet adına soykırım
suçuna iştirak eden çifte vatandaşlar da yargılanmalıdır.
Siyonist rejim, Gazze’ye yardım götürmeye çalışan ve
aralarında Türkiye vatandaşlarının da bulunduğu insanlık vicdanının sesi olan
kahramanlara “terörist” muamelesinde bulunurken bizim, soykırımcı rejim
saflarında terörist faaliyetlerde bulunan ve bu faaliyetlerini canlı yayınlarda
itiraf eden bu soykırımcı katilleri hâlâ yargılayamıyor olmamız kabul edilemez.
Siyonist rejim saflarında yer alan ve insanlığa karşı suç
işleyen çifte vatandaşların yargılanıp vatandaşlıktan çıkarılması için
verdiğimiz kanun teklifi bir an önce Meclis Genel Kurulunda görüşülerek
yasalaştırılmalıdır.
Teklifimizin doğrudan Genel Kurul gündemine alınmasına
yönelik önergemiz, sekiz partinin desteğiyle kabul edilmiş olmasına rağmen,
kanun teklifimizin görüşülmesi sürekli ertelenmektedir.
Kanun teklifimiz, siyonist yayılmacılığa karşı ülkemizi
ve halkımızı koruma hassasiyeti taşımaktadır. Sıra bize gelmeden içimizdeki
zehirli otları ayıklamalıyız.
TÜRKİYE’NİN
GURUR KAYNAĞI TEKSTİL SEKTÖRÜ CAN ÇEKİŞİYOR
Türkiye ekonomisinin en köklü üretim alanlarından biri
olan tekstil sektörü, 2025 yılı itibarıyla tarihinin en ağır krizlerinden
birini yaşamaktadır. Son birkaç yılda çok sayıda firmanın konkordato ilan
etmesi ve yüz binlerce çalışanın işini kaybetmesi, krizin yalnızca ekonomik
değil, sosyal sonuçlarının olabileceğini de göstermektedir.
Sektör temsilcileri, sorunun temelinde; yüksek iş gücü ve
enerji maliyetleri, artan vergi ve sigorta yükleri ile ucuz iş gücü ülkeleriyle
rekabet edememe problemlerinin yattığını belirtmektedir. Üretim maliyetleriyle
satış fiyatı arasındaki dengesizlik, işletmeleri ya küçülmeye ya da üretimi
tamamen durdurmaya zorlamaktadır.
Bir zamanlar Türkiye’nin gurur kaynağı olan tekstil
sektörü, bugün adeta varlık-yokluk mücadelesi vermektedir. Son yıllarda çok
sayıda fabrikanın kapanması, üretim maliyetlerinin rakip ülkelere göre %40-60
daha yüksek olması ve yatırımcıların üretimi Mısır, Vietnam ve Bangladeş gibi
ülkelere kaydırması, sektörü ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Artık yalnızca
makineler değil, tecrübeli ustalar da Türkiye’den ayrılmaktadır. Bu gidişle,
“dünyanın atölyesi” olarak anılan ülkemiz, üretici konumundan çıkıp ithalata
bağımlı bir pazara dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. Bu durum, yalnızca
ekonomik bir kayıp değil; emeğin, alın terinin ve yerli sanayinin gerilemesi
anlamına gelmektedir.
HÜDA PAR olarak, üretimi ve emeği merkeze alan adil bir
ekonomik düzenin inşasının elzem olduğuna inanıyoruz. Tekstil gibi stratejik
öneme sahip sektörlerin ayakta kalabilmesi için devletin işveren üzerindeki
sigorta ve vergi yükünü azaltması, faizsiz finansman destekleri sunması, yerli
üreticiyi koruyacak politikalar geliştirmesi ve bölgesel üretim merkezleriyle
istihdamı canlandırması gerekmektedir. Türkiye, üretimi koruyarak, emeği
yücelterek ve adaleti esas alarak bu darboğazdan çıkabilir.
MEDENİ KANUN
HAKKINDA DÜZENLEME
Adalet Bakanı Sayın Yılmaz Tunç’un aile hukukunda
yapılması planlanan değişikliklere dair açıklamaları kamuoyuna yansımıştır.
HÜDA PAR olarak, temel sorunlarımız hakkında yapılacak her türlü düzenlemeyi
dikkatle takip ediyoruz.
Ailenin korunması, toplumsal bir zorunluluktur. Aile,
sadece bireylerin bir araya gelmesinden ibaret olmayıp bizi biz yapan kültürel,
ahlaki ve manevi değerlerimizin korunduğu ve geleceğe aktarıldığı en temel
kurumdur. Bugün toplumsal yozlaşmanın ve çözülmenin en önemli sebeplerinden
biri de aile kurumunun bu işlevlerinin zayıflamış olmasıdır. Bu durum,
boşanmaların artmasını ve evliliklerin azalmasını beraberinde getirmiştir. Bu
sebeple, yapılacak hukuki düzenlemeler, aile kurumunu bütünsel bir şekilde koruyacak
anlayışla şekillendirilmelidir.
Medeni Kanunda yapılacak en acil düzenleme, aile
hakemliği ve nafaka konularında olmalıdır. Aile içi ihtilaflarda birçok
problemin boşanmaya varmadan önce taraflar arasında çözülebileceği göz önünde
bulundurularak; tarafları barıştıracak, evliliği koruyacak ve aileyi
dağılmaktan kurtaracak bir mekanizma acilen hayata geçirilmelidir. Bu mekanizma
sadece hukuki değil; aynı zamanda pedagojik, psikolojik ve manevi boyutları da
kapsamalıdır.
Adalet duygusunu zedeleyen ve mağduriyetlere sebebiyet
veren süresiz nafaka uygulaması sona ermeli; makul, hakkaniyetli ve tarafların
durumuna uygun bir sınırlandırmaya tabi tutulmalıdır.
Aile kurumunu güçlendirmek ve adaleti tesis etmek
hepimizin ortak yükümlülüğüdür.
DİJİTAL TUZAK:
SANAL KUMAR VE BAHİS OYUNLARI
Dijitalleşmenin hız kazanmasıyla birlikte sanal kumar ve
bahis oyunları, özellikle genç nesiller için ciddi bir tehdit hâline gelmiştir.
Günümüzde kumarın yeni yüzü dijital dünya olmuştur. Kolay erişim ve denetim
boşlukları, bağımlılık oranlarını her geçen gün artırmaktadır. Araştırmalar, bu
oyunlara yönelenlerin önemli bir bölümünün kısa sürede ciddi ekonomik kayıplar
yaşadığını, aile ilişkilerinin bozulduğunu ve psikolojik sorunlarla karşı
karşıya kaldığını ortaya koymaktadır.
Kumar ve bahis, bireyi tüketen, aileyi dağıtan ve toplumu
ifsat eden bir bağımlılık türüdür. Toplumsal dokumuzu tehdit eden bu soruna
karşı, yalnızca yasaklayıcı tedbirlerle değil; sosyal, kültürel ve ahlaki
açıdan da güçlü politikalar üreterek çözüm aramak zorundayız. Bu soruna karşı
toplumsal dayanışma ve güçlü bir irade sergilemek hepimizin ortak
sorumluluğudur.
Bahis veya şans oyunları gibi farklı isimlerle
ambalajlanıp yaygınlaştırılan kumar bağımlılığının yalnızca kişisel bir zaaf
değil, toplumsal yapımızı zedeleyen büyük bir tehlike olduğuna bir kez daha
dikkat çekiyoruz. Bu nedenle caydırıcı hukuki tedbirlerin uygulanması, yasa
dışı dijital platformlara erişimin etkin biçimde engellenmesi ve gençlerimizi
bilinçlendirecek eğitim kampanyalarının ve rehabilitasyon süreçlerinin hayata
geçirilmesi elzemdir.
