Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-6 Ekim 2025

SUMUD VE ÖZGÜRLÜK FİLOSU

Gazze’ye insanî yardım ulaştırmak için yola çıkan Sumud Filosunda, aralarında Türkiye vatandaşlarının da bulunduğu yüzlerce aktivistin siyonist terör rejimi tarafından zorla alıkonulması, insanlık vicdanına vurulmuş yeni bir darbedir.  Hukuksuz ablukayı kırmak ve iktidarları harekete geçirmek için yola çıkan sivil insanların uluslararası sularda alıkonulması, tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.

Bu açık suça rağmen uluslararası kamuoyunun sessizliği, küresel sistemin Gazze halkını korumakta olduğu gibi, vicdan sahibi insanlara sahip çıkmakta da tam anlamıyla aciz kaldığını göstermiştir. Denizde ve karada sınırsız saldırı imtiyazı tanınan işgalcilerin bu pervasızlığı, küresel adalet mekanizmalarının çöküşünü ve siyasi ikiyüzlülüğü ifşa etmektedir.

Sumud Filosuna yönelik saldırının yankıları sürerken işgal rejimi, Özgürlük Filosuna yönelik yeni bir saldırıyla pervasızlığını ve uluslararası hukuku hiçe sayan tavrını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Gazze’ye yardım ulaştırmak isteyen bu sivil inisiyatifin önü, yine uluslararası sularda kesilmiş; aralarında milletvekillerinin de bulunduğu aktivistler tehdit edilmiş, alıkonulmuş, gemileri gasp edilmiştir. Bu saldırı yalnızca aktivistlere değil, tüm insanlığa, vicdana ve dayanışmaya yöneltilmiş bir tehdittir.

Sumud ve Özgürlük Filoları, Gazze’deki ablukanın sadece fiziki değil, psikolojik olarak da kırıldığını ilan etmiştir. Bu filolarda yer alan cesur insanların duruşu, tüm dünyaya adaletin, vicdanın ve insanlığın henüz ölmediğini göstermektedir.

Bu çerçevede:

        Uluslararası kamuoyu, terör rejiminin hukuk tanımaz saldırganlığına karşı net bir tutum almalı;

        Kaçırılan tüm aktivistler derhal serbest bırakılmalı;

        Türkiye de dâhil bütün ülkeler, alıkonulan vatandaşlarını koruma kararlılığını güçlü şekilde göstermelidir.

Ayrıca, partimizin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunduğu; Türkiye vatandaşı olup da Gazze’deki soykırıma ortak olan siyonistlerle ilgili kanun teklifinin bir an önce yasalaşması hayati bir zorunluluktur. Söz konusu teklifin yasalaşması, milletimizin vicdanının ve mazlum halklarla dayanışma kararlılığının en açık ifadesi olacaktır.

 

ÜLKEMİZDEKİ SİYONİSTLER YARGILANMALIDIR

Emperyalizmin 100 yıl önce İslam dünyasının tam kalbine bıraktığı siyonist ur yayılmaya ve katliamlara devam etmektedir. Gazze’de her gün yüzlerce kadın ve çocuk katledilmektedir.

Sırtını küresel emperyalizme dayayan azgın rejim, son 2 yılda 7 İslam ülkesini bombalayarak bir seri katil gibi hareket etmektedir.

Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, İran, Yemen ve Katar’dan sonra Gazze’de açlıktan ölen bebeklere süt, mama ve oyuncak taşıyan küresel merhamet filosu Sumud da saldırıya uğradı.

Gemide bulunan ve kalbi insanlık için atan yüzlerce vicdanlı yürek siyonistler tarafından alıkonuldu. Sumud filosundaki vicdanlı insanlara ve Türkiye vatandaşlarına yönelik bu barbarlığa mütekabiliyet ilkesi gereğince net ve kararlı bir cevap verilmelidir.

İstanbul ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılıklarının başlattığı soruşturmalar kıymetlidir; ancak yeterli değildir. Ülkemizde yaşayan, ekmeğimizi yiyen suyumuzu içen ama siyonizme hizmet adına soykırım suçuna iştirak eden çifte vatandaşlar da yargılanmalıdır.

Siyonist rejim, Gazze’ye yardım götürmeye çalışan ve aralarında Türkiye vatandaşlarının da bulunduğu insanlık vicdanının sesi olan kahramanlara “terörist” muamelesinde bulunurken bizim, soykırımcı rejim saflarında terörist faaliyetlerde bulunan ve bu faaliyetlerini canlı yayınlarda itiraf eden bu soykırımcı katilleri hâlâ yargılayamıyor olmamız kabul edilemez.

Siyonist rejim saflarında yer alan ve insanlığa karşı suç işleyen çifte vatandaşların yargılanıp vatandaşlıktan çıkarılması için verdiğimiz kanun teklifi bir an önce Meclis Genel Kurulunda görüşülerek yasalaştırılmalıdır.

Teklifimizin doğrudan Genel Kurul gündemine alınmasına yönelik önergemiz, sekiz partinin desteğiyle kabul edilmiş olmasına rağmen, kanun teklifimizin görüşülmesi sürekli ertelenmektedir.

Kanun teklifimiz, siyonist yayılmacılığa karşı ülkemizi ve halkımızı koruma hassasiyeti taşımaktadır. Sıra bize gelmeden içimizdeki zehirli otları ayıklamalıyız.

TÜRKİYE’NİN GURUR KAYNAĞI TEKSTİL SEKTÖRÜ CAN ÇEKİŞİYOR

Türkiye ekonomisinin en köklü üretim alanlarından biri olan tekstil sektörü, 2025 yılı itibarıyla tarihinin en ağır krizlerinden birini yaşamaktadır. Son birkaç yılda çok sayıda firmanın konkordato ilan etmesi ve yüz binlerce çalışanın işini kaybetmesi, krizin yalnızca ekonomik değil, sosyal sonuçlarının olabileceğini de göstermektedir.

Sektör temsilcileri, sorunun temelinde; yüksek iş gücü ve enerji maliyetleri, artan vergi ve sigorta yükleri ile ucuz iş gücü ülkeleriyle rekabet edememe problemlerinin yattığını belirtmektedir. Üretim maliyetleriyle satış fiyatı arasındaki dengesizlik, işletmeleri ya küçülmeye ya da üretimi tamamen durdurmaya zorlamaktadır.

Bir zamanlar Türkiye’nin gurur kaynağı olan tekstil sektörü, bugün adeta varlık-yokluk mücadelesi vermektedir. Son yıllarda çok sayıda fabrikanın kapanması, üretim maliyetlerinin rakip ülkelere göre %40-60 daha yüksek olması ve yatırımcıların üretimi Mısır, Vietnam ve Bangladeş gibi ülkelere kaydırması, sektörü ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Artık yalnızca makineler değil, tecrübeli ustalar da Türkiye’den ayrılmaktadır. Bu gidişle, “dünyanın atölyesi” olarak anılan ülkemiz, üretici konumundan çıkıp ithalata bağımlı bir pazara dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. Bu durum, yalnızca ekonomik bir kayıp değil; emeğin, alın terinin ve yerli sanayinin gerilemesi anlamına gelmektedir.

HÜDA PAR olarak, üretimi ve emeği merkeze alan adil bir ekonomik düzenin inşasının elzem olduğuna inanıyoruz. Tekstil gibi stratejik öneme sahip sektörlerin ayakta kalabilmesi için devletin işveren üzerindeki sigorta ve vergi yükünü azaltması, faizsiz finansman destekleri sunması, yerli üreticiyi koruyacak politikalar geliştirmesi ve bölgesel üretim merkezleriyle istihdamı canlandırması gerekmektedir. Türkiye, üretimi koruyarak, emeği yücelterek ve adaleti esas alarak bu darboğazdan çıkabilir.

 

MEDENİ KANUN HAKKINDA DÜZENLEME

Adalet Bakanı Sayın Yılmaz Tunç’un aile hukukunda yapılması planlanan değişikliklere dair açıklamaları kamuoyuna yansımıştır. HÜDA PAR olarak, temel sorunlarımız hakkında yapılacak her türlü düzenlemeyi dikkatle takip ediyoruz.

Ailenin korunması, toplumsal bir zorunluluktur. Aile, sadece bireylerin bir araya gelmesinden ibaret olmayıp bizi biz yapan kültürel, ahlaki ve manevi değerlerimizin korunduğu ve geleceğe aktarıldığı en temel kurumdur. Bugün toplumsal yozlaşmanın ve çözülmenin en önemli sebeplerinden biri de aile kurumunun bu işlevlerinin zayıflamış olmasıdır. Bu durum, boşanmaların artmasını ve evliliklerin azalmasını beraberinde getirmiştir. Bu sebeple, yapılacak hukuki düzenlemeler, aile kurumunu bütünsel bir şekilde koruyacak anlayışla şekillendirilmelidir.

Medeni Kanunda yapılacak en acil düzenleme, aile hakemliği ve nafaka konularında olmalıdır. Aile içi ihtilaflarda birçok problemin boşanmaya varmadan önce taraflar arasında çözülebileceği göz önünde bulundurularak; tarafları barıştıracak, evliliği koruyacak ve aileyi dağılmaktan kurtaracak bir mekanizma acilen hayata geçirilmelidir. Bu mekanizma sadece hukuki değil; aynı zamanda pedagojik, psikolojik ve manevi boyutları da kapsamalıdır.

Adalet duygusunu zedeleyen ve mağduriyetlere sebebiyet veren süresiz nafaka uygulaması sona ermeli; makul, hakkaniyetli ve tarafların durumuna uygun bir sınırlandırmaya tabi tutulmalıdır.

Aile kurumunu güçlendirmek ve adaleti tesis etmek hepimizin ortak yükümlülüğüdür.

 

DİJİTAL TUZAK: SANAL KUMAR VE BAHİS OYUNLARI

Dijitalleşmenin hız kazanmasıyla birlikte sanal kumar ve bahis oyunları, özellikle genç nesiller için ciddi bir tehdit hâline gelmiştir. Günümüzde kumarın yeni yüzü dijital dünya olmuştur. Kolay erişim ve denetim boşlukları, bağımlılık oranlarını her geçen gün artırmaktadır. Araştırmalar, bu oyunlara yönelenlerin önemli bir bölümünün kısa sürede ciddi ekonomik kayıplar yaşadığını, aile ilişkilerinin bozulduğunu ve psikolojik sorunlarla karşı karşıya kaldığını ortaya koymaktadır.

Kumar ve bahis, bireyi tüketen, aileyi dağıtan ve toplumu ifsat eden bir bağımlılık türüdür. Toplumsal dokumuzu tehdit eden bu soruna karşı, yalnızca yasaklayıcı tedbirlerle değil; sosyal, kültürel ve ahlaki açıdan da güçlü politikalar üreterek çözüm aramak zorundayız. Bu soruna karşı toplumsal dayanışma ve güçlü bir irade sergilemek hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bahis veya şans oyunları gibi farklı isimlerle ambalajlanıp yaygınlaştırılan kumar bağımlılığının yalnızca kişisel bir zaaf değil, toplumsal yapımızı zedeleyen büyük bir tehlike olduğuna bir kez daha dikkat çekiyoruz. Bu nedenle caydırıcı hukuki tedbirlerin uygulanması, yasa dışı dijital platformlara erişimin etkin biçimde engellenmesi ve gençlerimizi bilinçlendirecek eğitim kampanyalarının ve rehabilitasyon süreçlerinin hayata geçirilmesi elzemdir.

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.