SİYONİST REJİME DESTEK VEREN ŞİRKETLERE KARŞI BARIŞÇIL PROTESTOLAR MEŞRUDUR, CEZALANDIRILAMAZ
İstanbul’da düzenlenen İDEF Savunma
Sanayii Fuarı’na, işgalci siyonist israile doğrudan veya dolaylı destek
sağlayan şirketlerin katılması, vicdan sahibi halkımız nezdinde infial
uyandırmıştır. Gazze’de süren soykırımın ortağı olan bu şirketlerin, ülkemizde
ağırlanmasının bir izahı olamaz. Gazze’de aylardır süren açık bir soykırım
karşısında, bu tür ticari ortaklıklar dolaylı da olsa işlenen insanlık
suçlarına ortaklıktır.
Bu soykırıma ve suç ortaklarına karşı
barışçıl bir şekilde ses yükselten gençler, sadece insani ve vicdani
sorumluluklarını yerine getirmiştir. Ancak geçmişte olduğu gibi güvenlik
güçlerinin hukuk dışı kaba müdahalesiyle gözaltına alınmış, biri tutuklanmış,
bazıları ise ev hapsine mahkûm edilmiştir. Bu uygulamalar, Türkiye’nin
Filistin’e dair söylemleriyle ciddi bir çelişki oluşturmaktadır.
Türkiye, Gazze’nin yanında olduğunu
beyan ederken; bu beyana uygun düşmeyen güvenlik politikalarından derhal
vazgeçmelidir. Soykırım ve katliam suçlarına karşı ses çıkaranlara değil, bu
suçların ortaklarına müdahale edilmelidir.
Bu bağlamda hukuksuz uygulamalara son vermeli ve bu çelişkili tutumdan vazgeçmelidir.
SUÇA
SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR VE CEZASIZLIK ALGISI
Günümüzde çocukların suça karışma
oranı dramatik biçimde artarken, suç işleme yaşı da alarm verici biçimde
düşmektedir. 15 yaşındaki bir şahsın zihinsel ve sosyal farkındalığı, çoğu
zaman 20 yaşındaki bir şahıstan geri kalmazken; özellikle zorbalık, gasp,
hırsızlık ve şiddet gibi eylemlerde çocuklar hem fail hem mağdur olarak daha
görünür hale gelmiştir. Ancak mevcut hukuk sistemi, 18 yaşın altındaki çocuklara
yönelik otomatik bir ceza indirimi veya cezasızlık yaklaşımı benimsediğinden,
birçok çocuk bu sistemin sunduğu “koruma” zırhı içinde suçu teşvik eden bir ceza
ve infaz sistemiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum hem toplumsal güvenliği
hem de bu çocukların geleceğini tehdit etmektedir.
Elbette çocukları yalnızca cezayla terbiye etmek ne ahlaki ne de yapısal bir çözümdür; onları suça iten ortam, medya, sokak kültürü, aile ihmali ve manevi değerler erozyonu gibi etkenler göz ardı edilemez. Bu gerçeklik, çocukların suç işleme kapasiteleri ve bilinci göz önünde bulundurularak cezai sorumluluğun yeniden tanımlanmasını gerekli kılmaktadır. Suç türüne, failin kişilik özelliklerine, suça yönelme biçimine ve tekrarlama potansiyeline göre farklılaştırılmış bir yaklaşım benimsenmeli; kimi durumlarda 18 yaş altındaki bireylerin, yaşça büyük faille aynı cezai rejime tabi tutulması mümkün hale gelmelidir. Bu, çocukları hedef almak değil; suça teşvik eden düzeni fark edip hem koruyucu hem caydırıcı bir düzenlemeyle adaletin ve toplumsal huzurun sağlanmasıdır.
DEDAŞ
ELEKTRİK KESİNTİLERİ VE TARIMSAL KRİZ
Son yıllarda Dicle Elektrik Dağıtım
A.Ş. (DEDAŞ) hakkındaki ciddi şikâyetler kamuoyunun gündemini meşgul
etmektedir. Bu şikâyetlerin başında; elektrik kesintileri, kaçak kullanım
iddiaları belgelenmeden kesilen fahiş cezalar ve bunun sonucunda tarımsal
üretimin sekteye uğraması gelmektedir.
Kaçak kullanım iddialarının ispatı,
bağımsız denetim kuruluşlarıyla yapılmalı; sayaçların uzaktan okunması yerine,
yerinde tespit ve tutanakla ispat şartı getirilmelidir. Tartışmalı kaçak
kullanım cezaları için bağımsız tahkim veya bilirkişi heyetleri kurulmalı; haksız
kesilen cezalar iptal edilmeli, geçmişe dönük borçlar yapılandırılmalı ve
gerekirse affedilmelidir.
Altyapı yetersizliğinden kaynaklanan
sorunlar çözülmelidir. Bu bağlamda eski trafo, kablo ve hatların kapasiteleri
artırılarak yenilenmesi gerekmektedir. Sulama sezonu için çiftçilere özel,
öncelikli ve kesintisiz enerji hattı tahsis edilmelidir.
Tarımsal üretim bir kamu hizmeti
niteliği taşıdığı için, bu alanda enerji sübvansiyonu ve destekleme politikası
uygulanmalıdır. Çiftçilerin bir araya gelerek kuracağı enerji kooperatiflerine
devlet desteği sağlanmalı; güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji
kaynaklarının tarımsal üretimde kullanımı teşvik edilmelidir.
DEDAŞ’ın hâlihazırdaki uygulamaları, bölgesel tarım politikalarını da tehdit etmekte; çiftçinin yanı sıra milyonlarca tüketicinin sofrasına da yansıyacak bir kriz anlamına gelmektedir. Bu sorunlar adil, şeffaf ve sürdürülebilir çözümlerle bir an önce giderilmelidir.
EV
HANIMLIĞI KUTSALDIR, DESTEKLENMELİDİR
Çalışan annelere yönelik
iyileştirmeleri takdirle karşılıyor ve destekliyoruz. Anneler, çocukları ve işi
arasında bir tercih yapmaya zorlanmamalı; çalışma hayatı, annelik
sorumluluklarını göz önünde bulunduracak şekilde düzenlenmelidir.
Kadınlara yalnızca çalışma hayatında
yer aldığı takdirde değer biçen anlayış nedeniyle, milyonlarca ev hanımının
emeği yok sayılmakta ve değersiz görülmektedir. Oysa birçok mesleğin bir arada
yürütüldüğü, kutsal ve paha biçilmez bir meslek olan ev hanımlığı ve annelik yüceltilmeli, takdir edilmeli ve
ekonomik olarak desteklenmelidir. Bu kapsamda daha önce teklif ettiğimiz 25 yıl
evli kalan annelere emeklilik hakkının tanınmasını talep ediyoruz.
Bugün, çocuk başına annelere verilen
ekonomik destekler yalnızca ikinci çocuktan itibaren başlatılmakta ve sadece
beş yıl ile sınırlı tutulmaktadır. Oysa çalışmayan annelere bir ayrıcalık
tanınarak bu yardımlar, her çocuk için lise bitene kadar devam etmelidir. Böyle
bir uygulama, çocuk sahibi olma konusundaki tereddütleri azaltacak ve doğum
oranlarının artmasına katkı sağlayacaktır.
Ailenin, her bir çocuğunun en az lise mezunu olana kadar desteklenmesi; çocuk yetiştirme sürecindeki maddi kaygıları hafifletecek, ailelerin yükünü azaltacak ve dışarıda çalışmak istemeyen anneler bu yönde bir mecburiyete itilmemiş olacaktır. HÜDA PAR olarak, çalışan ya da çalışmayan her kadının desteklenmesini, ailenin korunmasını ve güçlendirilmesini esas alan politikaların daima takipçisi ve destekleyicisi olmaya devam edeceğiz.
GAZZE
İÇİN SOMUT ADIMLAR ATILMALIDIR
Siyonist terör rejimi, Gazze’ye
yönelik abluka ve saldırılarını sistematik olarak artırmakta; ateşkes
müzakerelerini sabote etmekte ve bölgeye gıda girişini engelleyerek açlığı bir
silah olarak kullanmaktadır. Bu nedenle her geçen gün açlıktan şehit olanların
sayısı artmaktadır.
İslam ülkeleri ve uluslararası
kuruluşlar artık sadece kınamakla yetinmemeli, somut ve caydırıcı adımlar
atmalıdır. Öncelikle, Gazze’ye sürekli ve güvenli bir insanî yardım koridoru oluşturulmalı;
bu amaçla uluslararası gözlemcilerden oluşan bir insanî koruma gücü bölgeye
gönderilmelidir. Türkiye ve Katar gibi ülkelerin öncülüğünde, Gazze’nin sınır
kapılarını açık tutacak ve yardım geçişini güvence altına alacak bir bölgesel insanî
yardım koalisyonu acilen kurulmalıdır.
Ayrıca Mısır sınırındaki Refah Kapısı
derhal açılmalı, bu konuda Kahire yönetimine baskı yapılmalıdır. Gazze’ye giden
yardım gemilerine uluslararası koruma sağlanmalı; siyonist terör rejiminin
ablukayı ihlal etmesine karşı fiilî yaptırımlar uygulanmalıdır.
Siyonist terör rejiminin sözde meclisinin
almış olduğu "Batı Şeria’yı ilhak kararı”, uluslararası hukukun işletilmemesi, sözleşmelerin uygulanmaması ve iki
yılı aşkın süredir devam eden soykırıma karşı dünyanın sessizliğinin bir
sonucudur. Bu sessizlik, siyonist rejime her türlü suçu işleme cesareti
vermektedir. Filistin topraklarının sessizce gaspı, artık açık gaspa
dönüşmüştür.
Sözde ilhak kararının uygulanması durumunda, siyonist terör rejimi hiçbir sınır tanımayacak; Kudüs ve Mescid-i Aksa ile birlikte Mısır, Ürdün ve Suriye başta olmak üzere tüm bölge ülkeleri de daha büyük tehdit altına girecektir. Baştan beri söylediğimiz gibi: Bu rejimi Gazze’de durdurun, yoksa yarın çok geç olacak.
SURİYE
ÜZERİNDEKİ PLANLARA KARŞI DİKKATLİ
OLUNMALIDIR
Siyonist terör rejiminin Suriye’ye
yönelik kara ve hava saldırıları yoğunlaşırken, ABD’den gelen “Suriye
bölünebilir” açıklamaları bu kaosun bilinçli şekilde kurgulandığını
göstermektedir. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Şam, Suriye
ordusundaki İslamcıları temizlemeli” şeklindeki sözleri ise bu planın
merkezinde bir kez daha İslam’ın hedef alındığını net biçimde ortaya
koymaktadır.
Ortadaki tablo açıktır: Suriye
topraklarında belli gruplar üzerinden, siyonist terör rejiminin hedefleri
doğrultusunda bir bölünme ve istikrarsızlık planı yürütülmektedir. 14 yıl süren
iç savaşta büyük acılar yaşayan Suriye halkı; etnik, mezhebî ve dinî ayrım
gözetmeksizin bu planlara karşı yekvücut olmalı, ülkenin egemenliğine sahip
çıkmalıdır.
Bu süreçte, Suriye yönetiminin kapsayıcı bir tutum sergilemesi ve siyasi
çözüme açık bir yaklaşım benimsemesi, söz konusu dış
müdahale ve planları boşa çıkaracak en etkili adımlardan biridir. Başta Türkiye
olmak üzere tüm bölge ülkeleri, siyonist rejimin Suriye’yi istikrarsızlaştırma
çabalarına karşı durmalı; Suriye yönetimine diplomatik, ekonomik ve güvenlik alanlarında somut
destek sunmalı ve ortak bir duruş sergilemelidir.
