Haftalık Gündem Değerlendirmemiz- 4 Kasım 2025

KÜRESEL BORÇ KRİZİ VE BÜTÇE ADALETİ

Küresel ölçekte hızla artan kamu borçları, sadece ekonomik bir tehdit değil, aynı zamanda adalet ve bağımsızlık sorunudur. IMF’nin son raporuna göre, 2029’da küresel borç, küresel GSYH’nin yüzde 100’ünü aşacak. Bu tablo, üretim ekonomisinden uzaklaşan, faiz sarmalına mahkûm sistemlerin daha fazla sürdürülemeyeceğini göstermektedir.

Türkiye’de de durum farklı değildir. 2025 yılında faiz giderleri 1 trilyon 950 milyar liraya ulaşarak toplam bütçe giderlerinin yüzde 15’ini oluşturmuştur. Yani devletin harcadığı her 100 liranın 15 lirası faize, faiz lobisine, faiz baronlarına gitti/gidiyor. 2026 bütçesinde ise faiz ödemeleri 2 trilyon 741 milyar liraya çıkacak; yine bütçenin yüzde 14,5’i üretim yerine faize ayrılacaktır.

Devlet gelirinin önemli kısmını borç faizine harcarken, vergi yükü yine sabit gelirli vatandaşın omuzuna yüklenmektedir. Büyük sermaye gruplarına tanınan vergi afları ve ayrıcalıklar, gelir adaletini daha da bozmakta, üretici kesimi zayıflatmaktadır.

Faiz ekonomisinin değil, üretimin ve üretilen değerlerin adaletli paylaşımının esas alındığı bir ekonomik düzenin inşası zorunludur. Borçla değil, üretim ve alın teriyle büyüyen; kaynaklarını faiz lobilerine ödemek yerine yatırım ve istihdamla güçlenen bir Türkiye mümkündür.

 

MAFYA VE ÇETELEŞME TOPLUMSAL GÜVENİ SARSIYOR

Son dönemde kamuoyuna yansıyan yolsuzluk, rüşvet, menfaat ilişkileri ve çeteleşme olayları, toplumun adalet duygusunu ve devlete olan güveni derinden sarsmaktadır.

Bu tablo, mevcut mevzuat ve uygulamaların yozlaşmayı önlemekte yetersiz kaldığını açıkça göstermektedir. Artık günü kurtaran geçici tedbirlerle değil, köklü ve kararlı adımlarla bu çürümeye “dur” denilmelidir.

Ahlaki değerlerin yeniden ihyasıyla birlikte, yargı ve denetim mekanizmalarının bağımsız ve etkin biçimde çalışmasını; kamusal alanda tam şeffaflık, hesap verebilirlik ve dürüstlüğün esas alınmasını zaruri görüyoruz.

Devletin, hükümetin ve bir bütün olarak siyaset kurumunun ortak sorumluluğu; bu kirlenmiş alanları temizlemek ve adaletin tesisi için samimi bir irade ortaya koymaktır.

 

AİLE MAHKEMELERİNDE BASİT SEBEPLERİN BOŞANMA GEREKÇESİ OLARAK KABUL GÖRMESİ

Toplumun temel taşı olan aile kurumu, son yıllarda ciddi bir çözülme sürecine girmiştir. Aile mahkemelerinde en basit anlaşmazlıkların dahi boşanma gerekçesi olarak kabul görmesi, aile yapımızın temellerini sarsmaktadır.

Modernizmin etkisiyle artan bireyselleşme, dijitalleşme ve konfor alanları, aile içi iletişimi zayıflatmış; sevgi, saygı, güven ve fedakârlık gibi değerleri geri plana itmiştir. Sosyal medyanın etkisiyle en küçük sorunlar dahi eşlerin başvurduğu hukuki süreçlerde bütün mahremiyet ortaya dökülerek geri dönülemez noktalara taşınmaktadır.

Aile mahkemelerinin çok basit sebepleri boşanma gerekçesi olarak kabul etmesi, toplumsal değerlerin zayıfladığının açık bir göstergesidir. Devletin ve toplumun görevi, ailenin yıkılmasını hızlandırmak değil, korunmasını sağlamaktır.

Önemli olan ailenin yıkılmasından önce onu korumak ve ihyası için çalışmaktır.

Bu bağlamda hükümet; ailenin birliğini, hanelerin saadet ve huzurunu hedefleyen sosyal ve eğitsel politikalar geliştirmeli, artan boşanmalara karşı "aile arabuluculuğu" düzenlemesini bir an önce hayata geçirmelidir.

 

SOSYAL MEDYA VE GENÇLİK

Sosyal medya, sunduğu ilgi ve beğeni gibi "ödüllerle" özellikle gençleri kendine çekmektedir. Birçok genç, dışlanma korkusuyla bu platformlarda yer alma ihtiyacı duymaktadır.

TÜİK’in 2024 verilerine göre 6-15 yaş arası çocukların %66,1’i,  16-24 yaş arası gençlerin %95,7’si sosyal medya kullanmaktadır. Dijital 2025 Türkiye Raporu’na göre gençler sosyal medyada günde ortalama 2 saat 43 dakika vakit geçirmekte, bazen bu süre 5 saati aşmaktadır. Bu yoğun kullanım, gençlerin düşünce ve davranışlarını derinden etkilemektedir.

Beğeni ve takipçi kazanma arzusu, bazı gençler için hayatın merkezine yerleşmiştir. Ancak kontrolsüz paylaşımlar olumsuz rol modellerin yayılmasına ve kimlik karmaşası, değersizlik hissi, bunalım gibi sorunlara yol açabilmektedir.

Gençler ve çocuklar bu konuda en savunmasız gruptur. Sosyal medya tamamen yasaklanamaz; ancak içeriklerin denetlenmesi ve filtrelenmesi gereklidir.

Bu nedenle, hâlihazırda ortaokullarda seçmeli ders olarak okutulmaya başlanan medya okuryazarlığı dersleri yaygınlaştırılmalı, mahremiyeti ihlal eden ve olumsuz içerikler engellenmelidir. Toplumun değerlerine uygun içerik üretimi teşvik edilirse, gençler daha bilinçli, üretken ve sağlıklı bireyler olarak yetişecektir.

 

AFGANİSTAN İLE PAKİSTAN SORUNLARINI DİYALOGLA AŞMALI

Afganistan ile Pakistan arasında Türkiye ve Katar’ın arabuluculuğunda İstanbul’da beş gün süren görüşmelerin ardından, tarafların ateşkesin devamı konusunda mutabakata varmış olması memnuniyet vericidir. Bu süreç, bölge halklarının barış ve istikrar özleminin bir yansımasıdır. Ayrıca, kalıcı barışın sağlanması amacıyla bir izleme mekanizması kurulması yönündeki anlaşma, yapıcı ve olumlu bir adımdır.

Ancak tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, özellikle Pakistanlı bazı yetkililerin zaman zaman tehdit içeren söylemleri, müzakere ortamını ve barış sürecini ciddi şekilde zedeleme potansiyeli taşımaktadır. Tarafların bu süreçte karşılıklı güveni pekiştirecek şekilde, sorumlu ve yapıcı bir dil kullanması hayati önemdedir.

Afganistan ve Pakistan yetkililerine çağrımız, kendi halklarının barış, güvenlik ve refah taleplerini önceleyerek, herhangi bir şekilde yeni bir çatışmaya zemin hazırlayacak adımlardan kaçınmalarıdır. Bölgenin geleceği için, karşılıklı anlayış ve diyalog temelinde ilerleyen bu sürecin sabote edilmesine izin verilmemelidir.

 

ABD’NİN LÜBNAN TEHDİDİ

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Lübnan’a yönelik “Hizbullah’ı silahsızlandırın, yoksa yeni bir israil saldırısı ve ekonomik-siyasi krizle karşılaşırsınız” tehdidi, açık bir siyasi şantajdır ve emperyalist müdahalenin en net ifadesidir.

Siyonist terör rejimi, Kasım 2024’te sözde bir ateşkes imzalamış olmasına rağmen, neredeyse her gün Lübnan topraklarına saldırmakta, suikastlar düzenlemektedir. Bu saldırılar ABD’nin onayı ve teşvikiyle gerçekleşmektedir. Washington, siyonist terör rejimini bölge ülkelerini bastırmak için bir sopa olarak kullanmaktadır.

Lübnan ordusu, işgal rejiminin saldırıları karşısında kendini koruyacak bir kapasiteye sahip değildir. Lübnan’ın, kendi egemenliğini savunan direniş yapılarından "arındırılmak" istenmesi, siyonist işgale alan açmak anlamına gelmektedir. Bu nedenle Lübnan hükümetinin, ABD’nin isteği doğrultusunda direniş gruplarını silahsızlandırma girişimleri büyük bir stratejik hatadır. Aynı senaryonun tehdit sürerken diğer direniş grupları üzerinden tekrarlanmasına asla izin verilmemelidir. Lübnan, ABD’nin tehditlerine boyun eğmemelidir. Lübnan’da direniş odakları değil, siyonist terör ve işgal politikaları hedef alınmalıdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.