KÜRESEL BORÇ KRİZİ VE BÜTÇE ADALETİ
Küresel ölçekte
hızla artan kamu borçları, sadece ekonomik bir tehdit değil, aynı zamanda
adalet ve bağımsızlık sorunudur. IMF’nin son raporuna göre, 2029’da küresel
borç, küresel GSYH’nin yüzde 100’ünü aşacak. Bu tablo, üretim ekonomisinden
uzaklaşan, faiz sarmalına mahkûm sistemlerin daha fazla sürdürülemeyeceğini
göstermektedir.
Türkiye’de de durum
farklı değildir. 2025 yılında faiz giderleri 1 trilyon 950 milyar liraya
ulaşarak toplam bütçe giderlerinin yüzde 15’ini oluşturmuştur. Yani devletin
harcadığı her 100 liranın 15 lirası faize, faiz lobisine, faiz baronlarına
gitti/gidiyor. 2026 bütçesinde ise faiz ödemeleri 2 trilyon 741 milyar liraya
çıkacak; yine bütçenin yüzde 14,5’i üretim yerine faize ayrılacaktır.
Devlet gelirinin
önemli kısmını borç faizine harcarken, vergi yükü yine sabit gelirli vatandaşın
omuzuna yüklenmektedir. Büyük sermaye gruplarına tanınan vergi afları ve
ayrıcalıklar, gelir adaletini daha da bozmakta, üretici kesimi
zayıflatmaktadır.
Faiz ekonomisinin
değil, üretimin ve üretilen değerlerin adaletli paylaşımının esas alındığı bir
ekonomik düzenin inşası zorunludur. Borçla değil, üretim ve alın teriyle
büyüyen; kaynaklarını faiz lobilerine ödemek yerine yatırım ve istihdamla
güçlenen bir Türkiye mümkündür.
MAFYA VE ÇETELEŞME TOPLUMSAL GÜVENİ SARSIYOR
Son dönemde
kamuoyuna yansıyan yolsuzluk, rüşvet, menfaat ilişkileri ve çeteleşme olayları,
toplumun adalet duygusunu ve devlete olan güveni derinden sarsmaktadır.
Bu tablo, mevcut
mevzuat ve uygulamaların yozlaşmayı önlemekte yetersiz kaldığını açıkça
göstermektedir. Artık günü kurtaran geçici tedbirlerle değil, köklü ve kararlı
adımlarla bu çürümeye “dur” denilmelidir.
Ahlaki değerlerin
yeniden ihyasıyla birlikte, yargı ve denetim mekanizmalarının bağımsız ve etkin
biçimde çalışmasını; kamusal alanda tam şeffaflık, hesap verebilirlik ve
dürüstlüğün esas alınmasını zaruri görüyoruz.
Devletin, hükümetin
ve bir bütün olarak siyaset kurumunun ortak sorumluluğu; bu kirlenmiş alanları
temizlemek ve adaletin tesisi için samimi bir irade ortaya koymaktır.
AİLE MAHKEMELERİNDE BASİT SEBEPLERİN BOŞANMA GEREKÇESİ
OLARAK KABUL GÖRMESİ
Toplumun temel taşı
olan aile kurumu, son yıllarda ciddi bir çözülme sürecine girmiştir. Aile
mahkemelerinde en basit anlaşmazlıkların dahi boşanma gerekçesi olarak kabul
görmesi, aile yapımızın temellerini sarsmaktadır.
Modernizmin
etkisiyle artan bireyselleşme, dijitalleşme ve konfor alanları, aile içi
iletişimi zayıflatmış; sevgi, saygı, güven ve fedakârlık gibi değerleri geri
plana itmiştir. Sosyal medyanın etkisiyle en küçük sorunlar dahi eşlerin
başvurduğu hukuki süreçlerde bütün mahremiyet ortaya dökülerek geri dönülemez
noktalara taşınmaktadır.
Aile mahkemelerinin
çok basit sebepleri boşanma gerekçesi olarak kabul etmesi, toplumsal değerlerin
zayıfladığının açık bir göstergesidir. Devletin ve toplumun görevi, ailenin
yıkılmasını hızlandırmak değil, korunmasını sağlamaktır.
Önemli olan ailenin
yıkılmasından önce onu korumak ve ihyası için çalışmaktır.
Bu bağlamda
hükümet; ailenin birliğini, hanelerin saadet ve huzurunu hedefleyen sosyal ve
eğitsel politikalar geliştirmeli, artan boşanmalara karşı "aile
arabuluculuğu" düzenlemesini bir an önce hayata geçirmelidir.
SOSYAL MEDYA VE GENÇLİK
Sosyal medya,
sunduğu ilgi ve beğeni gibi "ödüllerle" özellikle gençleri kendine
çekmektedir. Birçok genç, dışlanma korkusuyla bu platformlarda yer alma
ihtiyacı duymaktadır.
TÜİK’in 2024
verilerine göre 6-15 yaş arası çocukların %66,1’i, 16-24 yaş arası gençlerin %95,7’si sosyal
medya kullanmaktadır. Dijital 2025 Türkiye Raporu’na göre gençler sosyal
medyada günde ortalama 2 saat 43 dakika vakit geçirmekte, bazen bu süre 5 saati
aşmaktadır. Bu yoğun kullanım, gençlerin düşünce ve davranışlarını derinden
etkilemektedir.
Beğeni ve takipçi
kazanma arzusu, bazı gençler için hayatın merkezine yerleşmiştir. Ancak
kontrolsüz paylaşımlar olumsuz rol modellerin yayılmasına ve kimlik karmaşası,
değersizlik hissi, bunalım gibi sorunlara yol açabilmektedir.
Gençler ve çocuklar
bu konuda en savunmasız gruptur. Sosyal medya tamamen yasaklanamaz; ancak
içeriklerin denetlenmesi ve filtrelenmesi gereklidir.
Bu nedenle,
hâlihazırda ortaokullarda seçmeli ders olarak okutulmaya başlanan medya
okuryazarlığı dersleri yaygınlaştırılmalı, mahremiyeti ihlal eden ve olumsuz
içerikler engellenmelidir. Toplumun değerlerine uygun içerik üretimi teşvik
edilirse, gençler daha bilinçli, üretken ve sağlıklı bireyler olarak
yetişecektir.
AFGANİSTAN İLE PAKİSTAN SORUNLARINI DİYALOGLA AŞMALI
Afganistan ile
Pakistan arasında Türkiye ve Katar’ın arabuluculuğunda İstanbul’da beş gün
süren görüşmelerin ardından, tarafların ateşkesin devamı konusunda mutabakata
varmış olması memnuniyet vericidir. Bu süreç, bölge halklarının barış ve
istikrar özleminin bir yansımasıdır. Ayrıca, kalıcı barışın sağlanması amacıyla
bir izleme mekanizması kurulması yönündeki anlaşma, yapıcı ve olumlu bir
adımdır.
Ancak tüm bu olumlu
gelişmelere rağmen, özellikle Pakistanlı bazı yetkililerin zaman zaman tehdit
içeren söylemleri, müzakere ortamını ve barış sürecini ciddi şekilde zedeleme
potansiyeli taşımaktadır. Tarafların bu süreçte karşılıklı güveni pekiştirecek
şekilde, sorumlu ve yapıcı bir dil kullanması hayati önemdedir.
Afganistan ve
Pakistan yetkililerine çağrımız, kendi halklarının barış, güvenlik ve refah
taleplerini önceleyerek, herhangi bir şekilde yeni bir çatışmaya zemin
hazırlayacak adımlardan kaçınmalarıdır. Bölgenin geleceği için, karşılıklı
anlayış ve diyalog temelinde ilerleyen bu sürecin sabote edilmesine izin
verilmemelidir.
ABD’NİN LÜBNAN TEHDİDİ
ABD’nin Türkiye
Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Lübnan’a yönelik
“Hizbullah’ı silahsızlandırın, yoksa yeni bir israil saldırısı ve
ekonomik-siyasi krizle karşılaşırsınız” tehdidi, açık bir siyasi şantajdır ve
emperyalist müdahalenin en net ifadesidir.
Siyonist terör rejimi, Kasım 2024’te sözde bir ateşkes imzalamış
olmasına rağmen, neredeyse her gün Lübnan topraklarına saldırmakta, suikastlar
düzenlemektedir. Bu saldırılar ABD’nin onayı ve teşvikiyle gerçekleşmektedir.
Washington, siyonist terör rejimini bölge ülkelerini bastırmak için bir sopa
olarak kullanmaktadır.
Lübnan ordusu,
işgal rejiminin saldırıları karşısında kendini koruyacak bir kapasiteye sahip
değildir. Lübnan’ın, kendi egemenliğini savunan direniş yapılarından
"arındırılmak" istenmesi, siyonist işgale alan açmak anlamına
gelmektedir. Bu nedenle Lübnan hükümetinin, ABD’nin isteği doğrultusunda
direniş gruplarını silahsızlandırma girişimleri büyük bir stratejik hatadır.
Aynı senaryonun tehdit sürerken diğer direniş grupları üzerinden
tekrarlanmasına asla izin verilmemelidir. Lübnan, ABD’nin tehditlerine boyun
eğmemelidir. Lübnan’da direniş odakları değil, siyonist terör ve işgal
politikaları hedef alınmalıdır.
