HAYÂSIZCA HAREKETLER SUÇU YENİDEN DÜZENLENMELİ; CEZALAR CAYDIRICI
OLMALI
Toplumumuzun ortak edep, ar ve
hayâ duyguları; ahlaki değerlerimizin ve toplumsal düzenimizin temelini
oluşturmaktadır. Bu değerlere aykırı tutum ve davranışların normalleşmesi,
toplum yapımızı zedelemekte; aile kurumunu ve neslimizin geleceğini tehdit etmektedir.
Toplumun ahlakını, aile kurumunu
ve neslimizin geleceğini hedef alan ifsat edici ideolojiler, sapkın akımlar,
teşhircilik ve bunlardan neşet eden hayâsızca hareketler, yalnızca bireysel bir
sapkınlık değil, milletimizin varlığına yönelik sistematik ve organize bir
saldırıdır.
Maalesef ideolojik temelli,
maddeci ve seküler bir anlayışla şekillenen mevcut eğitim sistemi de bu tehdit
ve saldırıların önüne set çekememekte; çocuklarımızı koruyamamaktadır.
Öte yandan alenen cinsel ilişki
ve teşhircilik gibi “hayâsızca hareketler” suçunu düzenleyen ilgili mevzuatın,
suçu önlemede hem yetersiz kaldığı hem de gereğince uygulanmadığı aşikârdır. Bu
bağlamda toplumsal yapımızı, aile kurumunu ve genç nesillerimizi tehdit eden
ifsat edici ideolojilerin ve hayâsızca akımların yaygınlaşmasına karşı güçlü
bir yasal çerçeve oluşturulması ve uygulamadaki zaaf ve aksaklıkların
giderilmesi hayati öneme sahiptir.
Bizler inanıyoruz ki hayâ
kaybolursa aile dağılır, aile dağılırsa toplum çöker. Bu nedenle sapkın
akımların ve teşhircilik gibi hayâsızca hareketlerin propagandası yapılarak
yaygınlaştırılmasına hukuken engel olunmalıdır.
Bu doğrultuda HÜDA PAR olarak
hazırladığımız kanun teklifini 17 Nisan 2025 tarihinde Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne sunmuştuk.
Teklifimizle; hayâsızca
hareketler suçunun cezaları artırılmakta, aynı cinsler arasında evlilik ve
birlikteliklerin suç sayılması öngörülmekte; radyo, televizyon ve dijital
yayınlarda bu tür sapkın ilişkilerin teşvik edilmesinin önüne geçilmesi
hedeflenmektedir.
Teklifimizin yasalaşması;
değerlerimizi, ailemizi ve neslimizi korumak adına önemli bir adım
olacaktır. Bu vesileyle söz konusu
teklifimizin yasalaşması için tüm kesimlere bir kez daha destek çağrısında bulunuyoruz.
OKULLAR AÇILIYOR
2025-2026 Eğitim-Öğretim dönemi,
8 Eylül itibarıyla başlayacaktır. Yeni eğitim-öğretim yılının, başta
öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz olmak üzere tüm milletimize hayırlı olmasını
temenni ediyoruz.
Ancak her yıl olduğu gibi bu yıl da
eğitim sezonu yine sorunlarla başlamaktadır. Özellikle kırtasiye malzemelerinin
fiyatı bu yıl velilerin ceplerini yakıyor. Zira fiyatlar geçen yıla göre yüzde
altmış civarında artmıştır. Velilerin alım gücü düştüğü için sadece zorunlu
materyaller temin edilebilmektedir. Buna rağmen bir öğrencinin temel kırtasiye
gideri 4.000 TL’yi aşmaktadır.
Okul servis ücretleri de
kilometreye göre değişmekle birlikte aile bütçelerini zorlayan bir diğer
kalemdir. 0–1 km arası mesafede servis ücreti 2.600 TL’den başlamakta, mesafe
arttıkça bu tutar da artış göstermektedir.
Öte yandan, okulların hijyen ve
temizlik sorunu hâlâ çözülebilmiş değildir. Çocuklarımız günün büyük bir
bölümünü okul ortamında geçirmektedir. Ancak okul yöneticileri, bütçe
yetersizliğini gerekçe göstererek temizlik sorununu geçici ve yetersiz çözümlerle
gidermeye çalışmaktadır. Okullarda ilkel yöntemlerle yapılan yetersiz temizlik,
öğrencilerimizin sağlığını ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Atama bekleyen öğretmenler de
mağdur durumdadır. Ülkemizde hâlihazırda 90 binden fazla norm kadro açığı bulunmakta
ve bu açık maalesef yine ücretli öğretmenlerle kapatılmaya çalışılacaktır. Oysa
kaliteli bir eğitimin sağlanması için nitelikli eğitim kadrosunun hazır olması
gerekir.
KARMA EĞİTİM TARTIŞMALARI
Gelişmiş ülkelerde karma eğitim
tartışmaları "eğitimin kalitesi" üzerinden pedagojik zeminde
yürütülürken Türkiye'de karma eğitim meselesi, "laiklik" eksenine indirgenerek
ideolojik tartışmalara malzeme edilmektedir.
Örneğin, Amerika Birleşik
Devletleri'nde 506 okul tek cinsiyetli olarak eğitim vermekte; sadece kızların
okuduğu 84 üniversite bulunmaktadır. Avusturalya'da kız-erkek ayrı eğitim veren
okul oranı yüzde 12 civarındadır. İngiltere’de ise kız ve erkek öğrencilerin
ayrı ayrı eğitim aldığı 400’den fazla okul olduğu verilerle tespit edilmiştir.
Danimarka'da da 2001 yılından itibaren benzer uygulamaya gidilmiştir. Dünya
genelinde eğitim ilminin gereği olarak benimsenen bu uygulamanın, ülkemizde de
tatbik edilmesi büyük faydalar sağlayacaktır.
Millî Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin’in, “Ben çocuğumu erkeklerle aynı
okula göndermek istemiyorum diyen veliyi ikna etmek için gerekirse kız okulları
da açabilmeliyiz. Veli isterse çocuğunu kız okullarına gönderebilmeli” şeklindeki söylemi
üzerinden fırtınalar koparan laikçi ve dayatmacı zihniyet, bu ülkede yaşayan ve
kendileri gibi düşünmeyen kesimleri yok saymaktadır. Temel Eğitim Kanunu’nda her ne kadar “karma eğitim esastır” ibaresi olsa da Anayasa’nın 10’uncu
maddesine göre “Herkes dil, ırk, renk, siyasi düşünce, felsefi inanç, din,
mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Keza
anayasanın 42. maddesine göre “Kimse eğitim ve öğretim hakkından mahrum
bırakılamaz.” Dolayısıyla ülkemizin gerçekleri göz önünde bulundurularak
isteyenler tek cinsiyetli eğitim ortamını, isteyenler ise karma eğitim ortamını
tercih etme hakkına sahip olabilmelidir.
EMLAK VERGİSİNDE ADALETSİZ ARTIŞ: RAYİÇ DEĞERLER YENİDEN GÖZDEN
GEÇİRİLMELİ
Türkiye’de taşınmaz sahiplerinin
her yıl ödemekle yükümlü olduğu emlak vergisinin hesaplanmasında, emlak rayiç
değerleri esas alınmaktadır. Bu değerler, Vergi Usul Kanunu uyarınca takdir
komisyonları tarafından her dört yılda bir belirlenmektedir. 2025 yılı için
yürütülen değerleme çalışmaları da tamamlanmış ve belediyeler ile
muhtarlıklarda ilan edilmeye başlanmıştır.
Ancak bu dönem için takdir edilen
arsa ve arazi birim değerlerinde olağanüstü artışlar söz konusudur. İstanbul
başta olmak üzere birçok ilde %1400’e varan yükselişler yaşanmış, bazı
bölgelerde ise matrahlar önceki döneme göre 40 kata kadar artmıştır. Bu
artışlar, apartman dairelerinin dahi “değerli konut” kapsamına girmesine yol
açabilecektir. Böyle bir artış, yalnızca mükellefleri değil, dolaylı olarak
kiracıları da etkileyecek; kira fiyatlarını tırmandırarak barınma krizini
derinleştirecektir.
Vatandaşların bireysel dava
açarak itiraz hakkı bulunsa da sorun münferit davalarla çözülecek bir mesele
değildir. HÜDA PAR olarak, bu hatadan derhal vazgeçilmesini, rayiç değerlerin
yeniden gözden geçirilerek piyasa gerçekleriyle uyumlu hale getirilmesini ve
vergi adaletini esas alan düzenlemelerin yapılmasını zorunlu görmekteyiz.
KÜRESEL SUMUD FİLOSU VE MİLLETVEKİLLERİNİN GAZZE HAZIRLIĞI
Türkiye’den çeşitli siyasi
partilerden bir grup milletvekili, Refah Sınır Kapısı üzerinden Gazze’ye gitmek
üzere hazırlık yapmaktadır. Daha önce Refah Sınır Kapısı’na ulaşmak üzere
Mısır’a giden ve aralarında Mersin Milletvekilimiz Faruk Dinç’in de bulunduğu
çok sayıda vatandaşımız, Mısır güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu
yaralanmıştı. Yaşanan bu müessif olay hafızalardaki tazeliğini korumaktadır.
Benzer bir olumsuzluğun tekrar
yaşanmaması için Türkiye’nin, bu kez hükümet düzeyinde gerekli girişimlerde
bulunarak aralarında milletvekillerinin de bulunduğu vatandaşlarımıza yönelik
herhangi bir baskı ya da hukuksuz müdahalede bulunulmaması hususunda Mısır
yönetimini önceden uyarması gerekir. Bugün tüm vicdanlı insanların amacı,
üzerlerine tüm kapıların kilitlendiği, havadan-karadan saldırılarla ve açlıkla
katledilen Gazze halkına ulaşabilmektir. Bu tarihî görevi yerine getirmek için
yola çıkan vicdan sahiplerini selamlıyor ve Gazze ablukasını kırmak hedeflerine
ulaşmalarını temenni ediyoruz.
Gazze’ye yönelik insanlık dışı
ablukayı kırmak için yola çıkan Sumud Filosunda Türkiye bayraklı gemiler de
bulunmaktadır. Her devlet, kendi vatandaşlarını korumakla yükümlüdür.
Dolayısıyla Türkiye’nin, Sumud Filosu ile Gazze’ye gitmeye hazırlanan
vatandaşları için gerekli tedbirleri alması gerekmektedir.
Sumud Filosu, yapılan
vicdansızlığa ve soykırıma seyirci kalan sisteme karşı, küresel vicdanı ve
adalet arayışını temsil etmektedir. Umuyoruz ki bu girişimler, ablukanın
kırılmasına vesile olacaktır.
SİYONİZMİN HER CEPHEDEN KUŞATILMASI GEREKMEKTEDİR
Gazze’de olanca şiddetiyle süren
soykırım karşısında, dünyanın birçok yerinde sivil inisiyatifler harekete
geçmiş ve bu zulme karşı bir duruş sergileme çabasına girişmiştir. Vicdani ve
insanî sorumluluk kurumsal hassasiyetlerin önüne geçmiş ve tarih önünde zulmün
karşısında konumlanmanın şerefli duruşu tercih edilmiştir. Bu sebeple dünyanın
neresinde olursa olsun bu saikle hareket eden tüm vicdan sahiplerini
selamlıyor; Küresel Sumud Filosunun da hedefine ulaşmasını temenni ediyoruz.
Türkiye’nin de Gazze soykırımı
karşısında atabileceği tüm somut adımları zamanında atmış olmasını arzu
ederdik. Nitekim az sayıda da olsa bazı devletler, Türkiye’nin henüz aldığı
birçok önlemi aylar öncesinden almış ve siyonistlere çeşitli yaptırımlar
uygulamıştı. Soykırım suçuna katılan kişiler hakkında Türkiye’de hâlâ bir
soruşturma başlatılamamış olması ve adli makamların harekete geçememesi, en
önemli eksikliklerden biridir. Buna ilişkin kanun teklifimiz bir yılı aşkın bir
süredir Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeyi beklemektedir. Tarih önünde bu
sorumluluğun bir an önce yerine getirilmesi elzemdir.
Aynı zamanda Türkiye’de
siyonizmin güdümünde hareket eden ve soykırımcı siyonist rejimin ajandasını
uygulayan yapı ve kişiler de takibe alınmalıdır. Türkiye, gerekli dikkati
göstermediği takdirde, bu yapı ve kişiler üzerinden siyonizmin kirli emelleri
doğrultusunda iç operasyonlara maruz kalabilecektir. Nitekim Arz-ı Mev’ud
hayaliyle avunan kesimlerin Türkiye’de çeşitli isimler altında dernekleşmesi,
kurumsallaşması, bürokraside kadrolaşması, geleceğimiz açısından en büyük
tehlikelerden biridir. Türkiye, bağırsaklarını temizlemeli ve kalbi siyonist
israil için atan bu yapılara karşı mutlaka harekete geçmelidir.
SİYONİST REJİM GAZZE’DE ATEŞKES İSTEMİYOR
Siyonist terör rejimi,
arabulucuların sunduğu ateşkes teklifine hâlâ cevap vermemiştir. Tam tersine,
Gazze’nin topyekûn işgali için süreci hızlandırmakta, bölgedeki masum sivillere
hiçbir hayat alanı bırakmamaktadır. Gazze soykırımının en büyük finansörü olan
ABD Başkanı Donald Trump’ın eylül ayında yapılması düşünülen ziyaretinde siyonist
rejime, sözde bir “plan” açıklatılarak siyasi zafer armağan edilmesi
hedeflenmektedir.
Şimdiye kadar tüm ateşkes
girişimlerini sabote edenin siyonist terör rejimi olduğu apaçık ortadayken,
arabulucular sürekli olarak HAMAS’ı suçlamış ve direnişin üzerine baskı
kurmuştur. Şimdi ise siyonistlerin ateşkesi bir kenara bırakıp işgali genişletmelerine
sessiz kalmaktadırlar. Bu ikiyüzlülük kabul edilemez.
Siyonistlere boyun eğmek hiç
kimseye fayda getirmeyecek, tam aksine zulmü daha da büyütecektir. Bugün
yapılması gereken, Gazze’deki direnişi açıkça desteklemek, tüm imkânların
Filistin halkı için seferber edileceğini ilan etmektir. Yaklaşık iki yıldır
devam eden bu utanç tablosu, İslam dünyası için tahammül sınırlarını çoktan
aşmıştır.
SİYONİSTLERİN YEMEN VE SURİYE SALDIRILARI
Siyonist rejimin son dönemde
Suriye ve Yemen’e yönelik artan saldırıları, Gazze’de sürmekte olan soykırımın
uluslararası sistem tarafından görmezden gelinmesinin doğrudan bir sonucudur.
Siyonist rejim, yalnızca Gazze’deki sivil halka karşı katliam gerçekleştirmekle
yetinmemekte; aynı zamanda güneyden işgale başladığı Suriye’de hem sivilleri
hem de Suriye güvenlik güçlerini hedef almaktadır. Bununla da kalmayan
siyonistler, Gazze’ye destek veren Yemen’i sistematik bombardımanlarla vurarak
bölgedeki gerilimi daha da tırmandırmaktadır.
ABD’nin kayıtsız şartsız desteği
ve BM’nin mevcut yapısı nedeniyle kınama dışında hiçbir tepki ve fiili müdahale
ile karşılaşmayan siyonist rejim, saldırganlığını giderek artırmaktadır. Bu
nedenle yalnızca kınama veya diplomatik açıklamalar yetersiz kalmakta, fiili
müdahale gerekliliği her geçen gün daha belirgin hâle gelmektedir.
Bölge ülkelerinin, vakit
kaybetmeden ortak bir strateji geliştirmesi, siyonistlerin uyguladığı “kuduz
köpek” stratejisine karşı güçlü bir direniş hattı oluşturması, hayati bir
zorunluluktur. Yemen ve Suriye’ye aktif destek verilmesi, yalnızca bu iki
ülkenin değil, tüm bölgenin güvenliği ve istikrarı açısından kritik önemdedir.
Aksi takdirde hiçbir engelle karşılaşmayan siyonist rejim, saldırganlığını
genişleterek ilerlemeye devam edecek, bölge halkları için daha büyük
felaketlere yol açacaktır.
