ŞEYH SAİD EFENDİ
VE DAVA ARKADAŞLARININ HATIRASINA SAYGI GÖSTERİLMELİDİR
Şeyh Said Efendi;
büyük bir âlim, kâmil bir mürşit ve halkının inancı ve kimliği uğruna mücadele
eden cesur bir önderdir. Mevlânâ Halid-i Şehrezorî’nin manevi çizgisinden
beslenen Şeyh Said Efendi, yalnızca dinî bir rehber değil, aynı zamanda
halkının dertleriyle hemhâl olan sosyal ve siyasi bir önder olmuştur. Şeyh
Said, hayatı boyunca işgale, zulme ve haksızlığa karşı durmuş; akrabaları,
müntesipleri ve talebeleri ile birlikte Rus işgaline karşı cihad etmiştir.
1925 yılında
İstiklal Mahkemelerince verilen idam kararıyla birlikte Şeyh Said Efendi ve
dava arkadaşları darağaçlarına yürümüş; ancak ne idamlar ne de yıllarca
sürdürülen karalama kampanyaları onları halkın gönlünden silebilmiştir. Aradan
geçen bir asrı aşkın zamana rağmen Şeyh Said Efendi ve arkadaşlarının hatırası,
Kürtler ile birlikte bütün bir İslam ümmetinin vicdanında yaşamaya devam
etmektedir.
Bugün başta Şeyh
Said Efendi olmak üzere İslam âlimlerine ve öncülerine yapılan haksızlıklarla
yüzleşilmeli; hatıralarına yönelik inkâr ve karalama politikaları terk
edilmelidir. Yaşatılan mağduriyetler nedeniyle resmi özür dilenmeli ve gizli
tutulan mezar yerleri açıklanmalıdır. Bu yönde atılacak adımların, adalet
duygusunun güçlenmesine, toplumsal hafızanın onarılmasına ve Kürt-Türk
kardeşliğinin tahkim edilmesine katkı sunacağına inanıyoruz.
Bu vesileyle Şeyh
Said Efendi’yi, Melekanlı Şeyh Abdullah’ı, Palulu Şeyh Şerif’i, Hanili Salih
Bey’i, Seyyid Abdülkadir Efendi’yi, Dr. Fuad Bey’i, Şeyh Eyyüp Efendi’yi ve
Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda şehadete yürüyen bütün dava arkadaşlarını rahmet
ve minnetle yâd ediyoruz.
Allah hepsine
rahmet eylesin. Ruhları şâd olsun.
YARGI PAKETİ
BEKLENTİLERİ KARŞILAMAKTAN UZAKTIR
Büyük beklentilerle
Meclis’e sevk edilen 12. Yargı Paketi, bazı teknik düzenlemeler içermekle
sınırlı kalmıştır. Toplumun uzun süredir çözüm beklediği temel sorunların
çözümü bir kez daha ertelenmiştir.
Özellikle yıllardır
adalet tartışmalarının merkezinde yer alan süresiz nafaka meselesine ilişkin
herhangi bir düzenlemeye yer verilmemesi önemli bir eksikliktir. Aynı şekilde
aile yapısını ve çocukların üstün yararını doğrudan ilgilendiren, sözde cinsiyet
değişikliği adı altındaki cinsiyet iptali süreçlerinin sıkı şartlara
bağlanmasına yönelik beklentiler de karşılıksız kalmıştır.
Bunun yanında,
infaz hukukunda yıllardır ciddi eleştiri konusu olan çoklu infaz sistemi
korunmuş; suçun niteliğine göre farklı infaz rejimleri yerine adalet ve eşitlik
ilkelerini esas alan, ayrımcılığa yol açmayan, tek ve adil bir infaz sistemine
geçiş yönünde herhangi bir irade ortaya konulmamıştır.
HÜDA PAR olarak,
toplumun adalet beklentisini karşılayacak reformların ertelenmesini doğru
bulmuyor; aile kurumunu güçlendiren, hukuk güvenliğini artıran ve infaz
sisteminde eşitliği sağlayan düzenlemelerin gecikmeksizin hayata geçirilmesi
gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.
TARIMSAL
ÜRETİMDE KULLANILAN MAZOTTA ÖTV KALDIRILMALIDIR
Tarım, yalnızca
ekonomik bir faaliyet değil; gıda güvenliğimizin ve millî bağımsızlığın
temelidir. Bu nedenle tarımsal üreticinin omzundaki yük, özellikle mazot gibi
girdiler üzerinden yeniden değerlendirilmelidir.
Bugün gemi ve
yatlara ÖTV’siz akaryakıt veriliyorsa aynı destek, tarlada üretim yapan
çiftçiye de verilmelidir. Çiftçinin kullandığı mazot, lüks değil; ekmeğin,
üretimin ve bereketin yakıtıdır.
Gemi ve yatlara
ÖTV’siz akaryakıt veriliyorsa, aynı destek tarlada üretim yapan çiftçiye neden
verilmiyor?
Artan maliyetler,
üretimi zorlaştırmakta; bu da hem üreticiyi hem de tüketiciyi olumsuz
etkilemektedir. Bu sebeple tarımsal üretimde kullanılan en önemli girdi
maliyeti olan mazottan ÖTV alınmaması veya ciddi oranda düşürülmesi; üretimi
teşvik edecek, gıda fiyatlarını dengeleyecek ve %30’larda seyreden enflasyonla
mücadeleye önemli katkı sunacaktır.
Devletin görevi;
üreticiyi korumak, çiftçiyi ayakta tutmak ve milletin sofrasını güvence altına
almaktır. Atılacak bu adım hem sosyal adaletin gereği hem de ekonomik
sürdürülebilirliğin bir şartıdır.
Ve nihayetinde şunu
bilir ve şunu söyleriz: Çiftçiyi güçlendiren her adım, milletin geleceğini daha
güvenli kılar.
NATO ZİRVESİ
NATO, kurulduğu
günden bu yana küresel sömürgeciliğin ve işgal politikalarının silahlı gücü
olarak hareket etmiştir. Afganistan, Irak, Libya ve daha başka yerlerde sebep
olduğu katliamlar, yıkımlar ve geride bıraktığı istikrarsızlıklar ortadadır.
1952’den beri bu
ittifakta yer alan Türkiye, artık şu gerçeği net olarak görmek zorundadır:
Ülkemize yönelik en somut tehditler, bizzat NATO çatısı altındaki sözde
müttefiklerden ve onların koruyup kolladığı, "üye olmayan en sadık
müttefik" olarak adlandırılan siyonist terör şebekesinden gelmektedir.
NATO’nun patronu
konumundaki ABD, Gazze’de asrın en büyük soykırımını yapan işgal rejimi israile
silah ve finansman sağlayarak bölgeyi kaosa sürüklemiştir.
Bugün gelişi
övgüyle duyurulan Trump’ın, Türkiye’yi geçmişte yaptırımlarla hedef aldığı ve
bu yaptırımların birçoğunun hâlâ yürürlükte olduğu gerçeği, sözde müttefikliğin
gerçek yüzünü gözler önüne sermektedir. Adı geçen şahıs, “Belirlediğim
sınırların dışına çıkarsa Türkiye’nin ekonomisini mahvederim.” diyen kişidir.
Türkiye, savunma
sanayiinde kendi kendine yeterli hale gelmeye çalıştığı her dönemde, yine NATO
üyesi ülkelerin sistemli engellemeleriyle, ambargolarla ve gizli-açık
yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Kendi göbeğini kesmeye çalışan bir
Türkiye'yi düşman gören bu yapının, muhtemel bir çatışmada safını hangi yönde
belirleyeceği açıktır. Fransa’nın Güney Kıbrıs’taki hukuksuz üsleri ve
Yunanistan ile kurulan ittifaklar, Türkiye’yi kuşatma çabasının en somut
göstergeleridir.
Beyin ölümü
gerçekleşmiş, yalnızca ABD ve siyonizmin çıkarlarına hizmet eden bu köhne
güvenlik şemsiyesine bağımlı kalmak ve ona gereğinden fazla önem atfetmek,
Türkiye için bir güvenlik zafiyetidir.
Türkiye, Batı
merkezli bu yapıya enerji harcamayı artık bırakmalı; kendi güvenlik
paradigmasını inşa etmelidir. Çözüm; bölge gerçeklerine dayanan, coğrafyamızın
ortak güvenliğini esas alan, dışa bağımlılığı reddeden güçlü bir bölgesel iş
birliği mekanizmasına öncülük etmektir.
BM GAZZE RAPORU
Birleşmiş Milletler
Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’nun yayımladığı son rapor, işgalci
yapının Gazze’de çocukları keskin nişancılarla kasıtlı olarak hedef aldığını ve
katledilenlerin yüzde 30’unun çocuklardan oluştuğunu belgelemektedir.
Bu raporla
birlikte, siyonist yapının Gazze’de yürüttüğü soykırım, savaş suçları ve
insanlığa karşı işlediği cürümler, uluslararası düzeyde bir kez daha
tescillenmiştir. Ancak bu vahşetin uluslararası kuruluşlar aracılığıyla tescil
edilmesi önemli olsa da tek başına yeterli değildir. Bugüne kadar caydırıcı
hiçbir somut adım atılmadığı için bu katliam şebekesi suçlarına pervasızca
devam etmektedir.
Barbarlığı
durdurabilecek şey, şiddeti kâğıt üzerinde kalan kınamalar değil, fiilî
yaptırımlardır. Tamamen dışa bağımlı bir konumda olan siyonist rejimi dize
getirmenin yolu, onu uluslararası alanda mutlak bir tecrit altına almaktan
geçer.
Bu doğrultuda,
çocukları sistematik olarak katleden bu yapının Birleşmiş Milletler üyeliği
derhal iptal edilmelidir. Tüm üye devletlerin bu rejimle gerçekleştirdiği silah
anlaşmaları, askerî ortaklıklar ve ekonomik ilişkiler yasaklanmalı; bu yasağı
ihlal eden ülkelere karşı yaptırımlar uygulanmalıdır.
Gazze’de işlenen
soykırım suçlarına dair tüm deliller ortadayken bu suçlardan sorumlu olan tüm
siyonist elebaşlarının hâlâ uluslararası mahkemelerde yargılanmaması insanlık
adına büyük bir utançtır.
Küresel adaletin
tecellisi, bu işgalci yapının uluslararası sistemden tamamen kazınması ve her
alanda mutlak bir yalnızlığa itilmesiyle mümkündür.
