MİLLÎ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ
KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA
RAPOR
ÖZET
Bu raporda, PKK’nin tasfiyesine yönelik yürütülen süreç
çok boyutlu biçimde ele alınmaktadır. Raporda, şiddetin sona erdirilmesinin ve
akan kanın durmasının taşıdığı hayati öneme dikkat çekilmekte; arzu edilen bu
sonuca ulaşmak için açık ve kapsayıcı yasal düzenlemelere ihtiyaç olduğu
vurgulanmaktadır. Bu çerçevede, PKK’nin tasfiyesine yönelik sürecin hukuki
zemininin güçlendirilmesine ilişkin somut önerilere yer verilmektedir.
Raporda ayrıca, fesih sürecine ilişkin yasal
düzenlemelerin kapsamına dair ilkesel bir çerçeve ortaya konulmaktadır.
Öngörülen düzenlemelerin; yalnızca kendi iradesiyle fesih kararı alarak silah
bırakan yapıları değil, fesih kararı almamış olsa dahi uzun süredir şiddete
başvurmayan veya üye sayısı ve teşkilatlanma düzeyi itibarıyla eylem
kabiliyetini fiilen yitirmiş yapıları da kapsayacak şekilde yapılması gerektiği
vurgulanmaktadır.
Raporda, PKK’nin; Kürt meselesinin ortaya çıkardığı
sosyo-politik zeminden beslendiği, Kürt meselesinin terör ve şiddet parantezine
hapsedilmesine yol açtığı ve meselenin çözümü önünde engel oluşturduğu
değerlendirilmektedir. Buradan hareketle, Kürt meselesinin güvenlik eksenli dar
bir çerçeveden çıkarılarak siyasal ve hukuki zeminde ele alınmasının gerekliliğine
işaret edilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin asli kurucu unsurlarından biri
olan Kürtlerin varlığının anayasal düzeyde inkâr edilmesi, anadillerine yönelik
yasaklayıcı politikalar ve haklı taleplerin kriminalize edilmesi sonucunda
ortaya çıkan Kürt meselesi, adalet ve hak temelli bir yaklaşımla ele
alınmaktadır. Kürt meselesinin çözümünün, terör ve şiddetten arındırılmış bir
zeminde ve hukuk ilkeleri çerçevesinde mümkün olduğu değerlendirilmektedir.
Türk-Kürt ilişkilerinin tarihi köklerine referansla bin
yıllık birlikteliğin temel harcının İslam olduğu gerçeğine dikkat çekilmekte;
hak ve adalet temelinde ortak bir geleceğin inşa edilmesi için edebiyatının
çokça yapıldığı kardeşliğin hukukunun ihya edilerek yeniden tahakkuk
ettirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Yaklaşık bir asırdır çözümsüz bırakılan Kürt meselesinin
mevcut haliyle devam etmesinin gelecek nesillere ağır maliyetler yükleyeceği
açıktır. Meselenin çözümsüz kalması; emperyalist müdahalelere açık huzursuz bir
coğrafya, heba olan nesiller ve ekonomik çöküntüdür. Bu ağır maliyetin gelecek
nesillere yüklenmemesi adına sorunun çözümü için herkesin sorumluluk alması
gerektiği hatırlatılmaktadır.
GİRİŞ
Türkiye, uzun yıllardır devam eden ve derin toplumsal
yaralar açan bir şiddet sarmalının
sonlandırılması noktasında önemli bir eşiktedir. Yaklaşık yarım asırdır süregelen
silahlı şiddet ortamı, on binlerce can kaybına, büyük maddi kaynakların heba olmasına
ve ciddi güvenlik sorunlarına yol açmıştır. Gelinen aşamada, şiddetin sona erdirilmesine yönelik ortaya konulan siyasi irade
ile bu kapsamda yürütülen süreç ve Meclis bünyesinde kurulan Komisyon;
Türkiye’nin şiddet sorununu sonlandırması için önemli ve değerlendirilmesi
gereken bir fırsat olarak görülmelidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 25 Ağustos 2024’te
Ahlat’ta, 26 Ağustos 2024’te Malazgirt’te ve 1 Ekim 2024’te yeni yasama yılı
açılışında TBMM Genel Kurulunda yaptığı birlik ve kardeşlik temalı konuşmalarının
ardından MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’teki grup konuşmasında
Abdullah Öcalan’ı örgütü tamamen lağvettiğini açıklamaya davet etmesiyle yeni
bir süreç başlamıştır. Bu hamleler İmralı’da devlet adına istihbarat
yetkilileri ile örgüt yöneticisi arasında yapılan görüşmelerin belli bir kıvama
getirildiğinin alenileşmesi anlamına gelmekteydi.
Bu gelişmelerin akabinde Abdullah Öcalan’ın
27 Şubat 2025’te yaptığı silah bırakma ve fesih kararı alma çağrısı, teorik
açıklamalar ve sembolik adımlarla örgütte bir karşılık bulmuş; yine sembolik
bir adım olarak silah yakma töreni 11 Temmuz 2025’te gerçekleştirilmiştir.
“Terörün Türkiye’nin gündeminden tamamen
çıkartılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, milli birlik ve
kardeşliğimizin pekiştirilmesi, özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti
alanlarında çalışmalar yapmak ve bu amaç doğrultusunda ihtiyaç duyulan kanuni
düzenlemeleri tespit edip kanun teklifi taslaklarına yönelik çalışmalar yapmak
ve kamuoyunun Komisyon çalışmalarını dair bilgilendirilmesini sağlamak amacıyla”
TBMM bünyesinde “MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU” kurulmuştur.
Komisyon, 5 Ağustos 2025 tarihinde ilk toplantısını yaparak çalışmalarına
başlamıştır.
Uzun yıllardır süren şiddet sorununun
son bulması adına Meclisin devreye girmiş olması değerlidir. Özellikle 28’inci
Dönem Parlamentosunun yüksek temsil kabiliyeti ve bu Komisyonda bir iki istisna
dışında Parlamentoda temsil edilen bütün partilerin görev almış olması, çözüm umudunu
büyütmektedir.
Bununla birlikte altı özellikle
çizilmelidir ki, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo tek boyutlu değildir. Bugün sıklıkla iç içe geçirilerek
ele alınan ancak hem mahiyetleri hem de çözüm yolları bakımından birbirinden
çok farklı iki mesele bulunmaktadır;
Birincisi; silahlı yapılar ve çatışma
ortamı yani şiddet
sorunudur.
İkincisi; tarihsel kökleri çok daha
eskiye dayanan, mahiyeti itibarıyla hak, hukuk ve adalet temelinde ele alınması
gereken Kürt meselesidir. Bu iki farklı olgunun aynılaştırılması, geçmişte olduğu
gibi bugün de hem sorunun doğru teşhis edilmesini hem de doğru çözümlerin üretilmesini
zorlaştırmaktadır.
Bu rapor, tam da Türkiye’nin tarihî bir
eşikten geçtiği bu dönemde, sürecin sağlıklı biçimde ilerlemesine katkı sunmak,
geçmişte yapılan hataların tekrar edilmesini önlemek ve kalıcı bir barışın
adalet temelinde inşa edilebileceğine dair ilkesel bir çerçeve ortaya koymak amacıyla
hazırlanmıştır. Duruşumuz açık ve nettir: Şiddetin sona ermesini ve akan kanın
durmasını içtenlikle savunuyoruz, ama Kürt meselesinin sadece şiddet sorununa
indirgenmesini de doğru bulmuyoruz. Kürt meselesinin çözümünün; hak, hukuk, adalet ve kardeşlik
temelinde ele
alınması gerektiğine inanıyoruz.
Bu yaklaşım doğrultusunda raporumuz iki ana bölüm şeklinde hazırlanmıştır. Birinci bölüm, on yıllardır süren şiddet sorununa odaklanmakta; silahlı yapılar,
çatışma ortamı, güvenlikçi politikalar ve bu konuda yapılan yanlış uygulamalar farklı
boyutlarıyla ele alınmaktadır. Ayrıca sürecin başarıya ulaşması için yapılması
gereken hukuki düzenlemelere ilişkin somut önerilere yer verilmektedir. Bu
bölümde amaç, şiddetin kesin biçimde sona erdirilmesinin neden hayati bir
gereklilik olduğunu ortaya koymak ve terörle mücadelede yapılan hatalardan ders
çıkarılmasına katkı sunmaktır.
İkinci bölüm ise, şiddet meselesinden bağımsız
olarak ve asayiş sorununa indirgenmeden farklı boyutlarıyla ele alınması
gereken Kürt
meselesine
ayrılmıştır. Bu bölümde Kürt meselesi; tarihsel arka planı, yaşanan kırılmalar,
inkâr ve asimilasyon politikaları temel haklar çerçevesinde değerlendirilmekte;
meselenin özünün bir hak ve adalet meselesi olduğu ortaya konulmaktadır.
Ortak inançtan ve bin yıllık kader birliğinden güç alan
Türk-Kürt kardeşliği, maalesef son asırda ağır yaralar almıştır. Batılılaşma ve
kavmiyetçi bir anlayışla şekillenen zihniyet, bu coğrafyanın tarihsel ve
sosyolojik gerçekliğini yok saymış; Cumhuriyetin ilanından sonra, yönetimi
tekeline alan “Tek Parti” döneminde toplum mühendisliği yapılarak dışlama,
tektipleştirme, inkâr ve asimilasyon politikaları hayata geçirilmiştir. Bu
tepeden inmeci yaklaşım Türkler ile Kürtler arasındaki tarihsel kardeşlik hukukunu
zedelemiş; ideolojik baskı ve dayatmalar neticesinde mesele giderek içinden
çıkılmaz bir hâl almıştır.
Sorunun kök nedenlerine dair samimi ve cesurca bir
yüzleşme yapılmadan bugünü doğru anlamak ve sağlıklı çözümler üretmek mümkün
değildir. Halkımız, bilhassa Kürtler, PKK’nın silahlı şiddetinden çok önce
devletin inkâr, baskı ve dışlayıcı politikalarıyla tanışmış; bu yanlış
uygulamalar bir yandan Kürt meselesini derinleştirirken şiddeti yöntem olarak
benimseyen yapıların meseleyi istismar etmesine zemin hazırlamıştır.
Bizler de bu tarihi dönemeçte,
sürecin selameti, adil ve kalıcı bir çözümün inşası ve toplumsal barışa katkı
sunmak için hazırladığımız bu raporu Komisyonun ve yetkililerin istifadesine,
kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
BİRİNCİ BÖLÜM
TÜRKİYE’NİN ŞİDDET SORUNU
1970’li yılların ikinci yarısından itibaren daha çok sol,
sosyalist ve Marksist fikirli gençlik yapılanmalarında kendini gösteren şiddet
yanlısı yaklaşım, zamanla sağ, muhafazakâr ve dindar kesimde tepkisel bir
karşıt şiddete dönüşmüş ise de bu, kısa süreli ve arızi bir dönemle sınırlı
kalmıştır. Silahı ve şiddeti yegâne hak arama aracı gibi gören sol yapıların en
uzun süreli ve kapsamı en geniş olanı şüphesiz PKK’dır.
Sonradan adını PKK olarak ilan edecek olan “Apocular” bir
yandan doğudaki Kürt/Sol hareketleri ile çatışıp Rizgarî, KAWA, DDKO gibi
örgütlerin kadrolarını tasfiye edip sempatizanlarını bünyesine katmaya
çalışırken diğer yandan aşiret ve tarikat liderlerini baskı altına alıp
otoritelerini mümkünse yok etmeye, başarılı olmazsa da en azından toplumsal
etkilerini olabildiğince zayıflatmaya odaklanmıştır. PKK, kendisine rakip veya
engel olabilecek hiçbir oluşumu yaşatmama stratejisi ile hareket etmiştir.
1980 darbesi sonrasında anarşist oldukları gerekçesiyle
650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmış, 7 binden fazla kişi
için idam cezası istenmiştir. Ülkedeki baskı politikaları, halka yönelik
zalimane ve faşizan pratikler, üstüne Diyarbakır Cezaevinde insanlık adına
utanılacak işkencelerden sonra PKK’ya katılımlar artmıştır. Örgüt, sosyalist
devrime giden süreci hızlandıracağı tezinden hareketle 1984’ten sonra günden
güne şiddetin dozunu ve çapını artırmıştır.
Devlete hâkim olan askeri vesayetin ve güvenlikçi
politikaların etkisiyle; şiddeti doğuran şartların ortadan kaldırılması ve
sistemin ıslah edilmesi yerine ilk dönem cumhuriyet pratiklerinin hafızasıyla
hareket edilerek şiddeti şiddetle bastırma yöntemi tercih edilmiş, adeta ateşe
benzin dökülmüştür.
Sonuç itibariyle PKK, bugün küresel ve bölgesel güç
merkezlerinin de desteği ile sadece Türkiye’de değil, Irak, İran ve Suriye’de
de silahlı güçleri bulunan, başta Avrupa olmak üzere farklı bölgelerde varlığını
hissettiren bir yapıya dönüşmüştür.
1. YENİ SÜREÇ İLE İLGİLİ TARTIŞMALAR, BEKLENTİLER VE ENDİŞELER
1.1.
Kanın Durmasının Önemi ve İnsani Sorumluluk
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ahlat ve
Malazgirt’te ve 1 Ekim 2024’te TBMM açılışında yaptığı konuşması ve MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli’nin partisinin grup toplantısında Abdullah Öcalan’a
yönelik çağrısı ile bir süreç başlamıştır. Kırk yıldan fazla bir süredir devam
eden, bir kördüğüm halini alan, istismar ettiği Kürt Meselesini de çıkmaza
sokan terör ve şiddet sarmalının artık sonlandırılacağına dair ümitlerin
giderek arttığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.
Kırk yıldır Türkiye’nin enerjisini, beşerî sermayesini ve
ekonomisini tüketen PKK bağlamındaki şiddet ve terör sorununu çözmek adına
geçmişte bazı girişimlerde bulunulmuş ise de geçici çatışmasızlık dönemleri ve
devlet uygulamalarındaki kısmi iyileştirmeler dışında istenilen sonuç
alınamamıştır.
İçinde bulunduğumuz sürecin geçmiş süreçlerden en önemli
farkı, Kürt Meselesi ile şiddet sorununu birbirine karıştırılmamasına özen
gösterilmesidir. Bu sürecin sonunda ulaşılması hedeflenen tek netice şiddet ve
terörün ülke gündeminden çıkarılmasıdır. Bu hedef tek başına desteklenmeye
değer ve konjonktür itibariyle de ulaşılabilir bir hedeftir. Zira Türkiye’nin
askeri ve savunma gücü bağlamında ulaştığı teknik kabiliyetin caydırıcı etkisi
kadar hak ve özgürlükler ile siyaset zemininin eriştiği seviye bağlamında
teşvik edici ve cesaretlendirici etkisi de azımsanmayacak ölçüde büyüktür.
Terör ve şiddet sarmalının son bulması hedefi, her şeyden
önce bu toprakların evlatlarının huzur ve güven içinde yaşama hakkının bir
gereğidir. Meselemizi sulh yoluyla halletmek mecburiyetindeyiz; Sivil siyaset
kanalları açık, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ise meşru zeminde mesafe kat
etmeye elverişlidir. Dolayısıyla silah, bir hak arama yöntemi olarak görülemez
ve kullanılamaz. Kaldı ki silahın kendisi, hak taleplerinin önünde bir engele
dönüşmüştür. PKK ve şiddet olgusunun varlığını sona erdirmesiyle Kürt halkının
talepleri daha anlaşılır ve daha sağlıklı bir zeminde konuşulma ve müzakere imkânına
kavuşacak ve nihayetinde ortak akıl ve ikna ile kardeşliğimizi adalet temelinde
güçlendirecek; ortak kaderimizi müşterek bir geleceğe taşıma fırsatı
yakalayacağız.
PKK’nın varlığının sona ermesi ve şiddetin ortadan
kalkması ile Kürt Meselesi çözülmüş sayılmayacağı gibi, PKK’nın tasfiyesine ve
silah bırakmasına karşılık, Kürt Meselesine dair beklentileri ve talepleri
kendiliğinden gündeme getirip karşılanmasını da sağlamayacaktır. Bu yönüyle
halkın farklı kesimlerinde oluşan birbirine zıt ve gerçekçi olmayan bu
beklentilerin yönetilmesine de ihtiyaç vardır.
Bölgesel gelişmeler bağlamında siyonist işgalci rejimin
özellikle son iki yıldır sadece Gazze ve Filistin’le yetinmeyip, Lübnan,
Suriye, Irak ve İran’a yönelik sınır tanımaz ve pervasız saldırıları güvenlik
bürokrasisini tedbir geliştirmeye yöneltmiştir. Başta ABD olmak üzere uluslararası
kamuoyunun açık veya örtülü desteği ile siyonist işgalcilerin kendini güvende
hissetme bahanesiyle bölgeyi sürekli baskı ve ateş altında tutma stratejisi
elbette Suriye sahasını da içine almaktadır.
Siyonist tehlikeye karşı “Türk-Kürt-Arap İttifakı” olarak
özetlenebilecek “terörsüz bölge” söylemi; Kürt, Arap, Alevi ve Sünni fark
etmeksizin bir bütün olarak Suriye’nin de Esad sonrası adil, huzurlu ve güven
veren bir devlet düzenine kavuşması hedefiyle de örtüşmektedir. Ancak öncelikli hedef, Türkiye içinde
silahların devre dışı kalması ile sorunlarımızı, çözüm için elverişli olan
sivil siyaset zeminine taşıyıp sakince tartışmak olmalıdır.
Ülke olarak kardeşliğimizi
zehirleyen bu kanlı kabustan artık uyanmalıyız. Çocukları babasız;
anne-babaları evlatsız; gelinleri dul bırakan bu korkunç şiddet bitmelidir.
Elbette gidenler bir daha geri gelmeyecektir ama hiç değilse kalanlar yani
hayata devam edenler sulh ve selamet içinde yaşasın.
Elbette her birimizin yürek acısı vardır ve yeni bir sayfa
açmak, ciddi bir fedakârlık ve sağlam bir irade ister. Siyaset, toplumsal
barışımızı bozan tüm meseleleri, sorun alanlarını, ihtiyaç ve talepleri büyük
bir özgüven ve sorumluluk bilinciyle önüne koyabilmeli, yüz çevirip ihmal
ettiği, çözüm için çaba sarf etmediği sorunların bedelini mezarda, hapishane
köşelerinde, sürgünde veya gurbette gençlerimize ödetmemelidir.
1.2.
Önceki Süreçlerin Yanlışları ve Alınması Gereken Dersler
Gerek Oslo Görüşmeleri olarak basına yansıyan süreç
olsun, gerek 2013 yılındaki “Çözüm Süreci” olsun daha önce yaşanmış
süreçlerdeki zaaf ve yanlışlıklar titizlikle incelenmeli ve aynı hatalar
tekrarlanmamalıdır.
Önceki çözüm sürecinin bariz hatalarından biri yeterince şeffaf
olmaması idi. Şeffaflık ortadan kalktığında, süreci içeriden veya dışarıdan
sabote etmek isteyenlere alan açılmaktadır.
2013-2015 yıllarındaki Çözüm Süreci’nde bir taraftan
barış beklentisi yükselirken diğer yandan örgüt uzantıları Kürt coğrafyasında “biz devletle anlaştık, bize özerklik
verecekler artık buralarda polisleri parti (örgüt) atayacak” gibi bir
söylemle binlerce Kürt genci kandırılmış, dağa çıkarılmış, şehir merkezlerinde
ise yine binlercesi “Demokratik Özerklik” uğruna hendeklerde kurban edilmişti.
Gelişmelere göre pozisyon alma veya Kürt Meselesi ile şiddet sorunu iç içe
geçirip konuşma hatta yer yer pazarlık yapılıyor görüntüsü, sürecin olumsuz
sonuçlanması halinde de durumu lehine çevirme hesapları yapılmasına sebebiyet
vermiştir. Sürecin bozulmasının sorumluluğunu herkes bir diğerinin üzerine yıkmaya
çalışırken sonuç itibariyle bunun bedelini çukur olaylarıyla, 6-8 Ekim gibi
tarihte eşi benzeri görülmemiş bir vahşeti yaşayan halk, canıyla ödemiştir.
Kürt meselesi ile PKK sorunu birbirinden ayırt
edilmemiştir. Meselenin söz konusu ayrıma gidilmeden ele alınması PKK’nın
kendisini Kürt halkının temsilcisi olarak tanıtma amacına hizmet etmiş ve
muhtemelen örgütün taban genişletmek için süreci uzatmasında etkili olmuştur.
Kürt meselesinde sadece PKK muhatap alınmış; “Kürt Siyasi
Hareketi” isimlendirmesi tekrarlanarak siyasi destekçilerine Kürtlerin tek
siyasi temsilcisi payesi verilmiştir. Bölgedeki diğer temsiliyetler yok
sayılmış; PKK’nin “tek güç” olma hedefine yaklaşmasına katkıda bulunulmuştur.
Kürtlerin temel hak talepleri pazarlık konusu haline
getirilmiş; hiçbir şarta bağlanmaması gereken temel haklar, PKK’nin silah
bırakması şartına bağlanmıştır.
“Çözüm Süreci”nin en can yakıcı yanlışı ise, bölgenin
neredeyse tamamen PKK’nin hâkimiyetine terk edilmesidir. Özellikle 2013-2015
yılları arasında PKK, alan hâkimiyeti elde etmiş ve bu pozisyonunu bölgede
kendisine muhalif gördüğü –başta İslami yapılar olmak üzere- kesimlere karşı
acımasızca kullanmaktan çekinmemiştir. 6-8 Ekim olaylarında açıkça görüldüğü
üzere, vatandaşın can ve mal emniyetini sağlamakla görevli güvenlik güçleri ve
sorumlu mülki amirler bölgede yaşanan hukuksuzluklara duyarsız kalmıştır. Bu
süreçte bazı mülki amirler ve güvenlik bürokrasisi, sadece kolluk kuvvetlerinin
canına zarar gelmemesine odaklanmış ve Türkiye’nin batısına cenazeler gelmediği
sürece PKK’ye alan açmaya devam etmiştir. Bundan istifade eden PKK, şehir ve
ilçe merkezlerini silah deposuna çevirmiş, bölgede hendekler kazıp halka rağmen
öz yönetim ilan etmiş, mahkemeler kurarak halkı keyfî olarak cezalandırmış,
halkın çocuklarını dağa çıkarmış ve farklı bölgelere silahlı eğitime götürmüş, bölge
halkını ciddi biçimde haraca bağlamıştır.
Halkın can ve mal güvenliğini sağlamakla görevli birimler,
“çözüm süreci” zarar görmesin diye bölgede masum ve sivil halka karşı suç
işleyen örgüt üyelerini görmezden gelmiş, hatta zaman zaman kendisine başvuran
çaresiz insanlara “hukuk ve güvenlik mercii” olarak PKK ve HDP’yi işaret
etmiştir. PKK’nin bölgede ikinci bir “paralel devlet” inşa etmesine seyirci
kalınmıştır.
Resmi görevlerde bulunan FETÖ mensupları ve sorunlu
personelin sürgün yeri olarak bölgeye gönderilmesi, sorunların daha da
ağırlaşmasına yol açmıştır.
Süreci yürütenler ne önceki dönemde olduğu gibi örgütün
şehirlerde ve kırsalda alan kazanmasına izin vermeli ne de süreci sabote edecek
keskin söylemlerde bulunmalıdır.
Süreç ile ilgili gelişmeler kamuoyu ile şeffaf bir
şekilde paylaşılmalıdır. Halkın bu konuda bilgilendirilmesi, toplumsal
mutabakatın oluşmasını kolaylaştıracaktır.
1.3.
Endişeler
Türkiye bir barış çabasının daha sabote edilmesini
kaldıramaz.
Önceki Çözüm sürecinin emperyalistlerin PKK’ya Suriye
sahasında bulunduğu vaatlere kurban edildiği ortaya çıkmıştır. Türk ve
Kürtlerin barış içinde bir arada yaşama çabası olan çözüm süreci, ABD’nin Suriye’deki
desteğine karşılık “Erdoğansız Türkiye”
talebine feda edilmiştir.
O süreçte HDP, Gezi Olaylarının da etkisi ile Erdoğan’ın
başkan seçilmemesi için adeta seferberlik ilan etmişti. Erdoğansız bir Türkiye
hayali ile çözüm sürecini akamete uğratan ekibin, bir kez daha harekete geçme
ve süreci Amerika ve israilin vaatlerine kurban etme ihtimali göz ardı
edilmemelidir.
Emperyalist/Siyonist blok bir kez daha kurban
aramaktadır. Bundan dolayı süreci tıkayacak, yaralayacak, çözüm arayışlarını
sabote edecek her girişime karşı ortak tepki gösterilmelidir.
Süreçle ilgili önemli bir husus da hukuki tanımlama ve
öncelikler konusudur. Örgütün münfesih örgüt sayılması ile tanımlama kısmı
kısmen aşılabilecektir. Fakat öncelikler sıralamasında ciddi bir tıkanma riski
mevcuttur.
Bir tarafta, “Hukuki
düzenlemeler silah bırakma ve fesih sürecinin tamamlanmasından sonra yapılmalı”
görüşü; diğer tarafta örgütün,
“yasal düzenlemeler olmadan bir adım daha atmam” dili, sürecin selameti ile
ilgili endişelere neden olmaktadır.
Örgütün tam anlamı ile silah bıraktığına ikna olunduktan
sonra uygulanmak üzere "Fesih kararı alan ve silah bırakan terör
örgütü" tanımının hukuki zemini ve silah bırakanlarla ilgili yapılacak
düzenlemeler şimdiden netleştirilmelidir.
Süreç karşıtı bazı partilerin olumsuz tutumlarına rağmen
Türkiye halkı sürecin başarıya ulaşması için gerekli olan toleransı tanımış;
siyaset kurumunun bu sorunu çözebilmesi için önemli bir fırsat vermiştir. Bu
fırsatın berhava edilmemesi için son derece dikkatli olunmalı, agresif dil
kullanan, süreci zehirlemek isteyen kim olursa olsun çok net bir şekilde
karşısında durulmalıdır.
Siyonist işgal çetesi son süreçte Lübnan ve Suriye başta
olmak üzere bütün bir bölgede yayılmacı ve işgalci bir politika
izlemektedir. Bölgeyi istikrarsızlık ve
kaosun egemen olduğu bir coğrafya haline getirmeye çalışmaktadır. Muhtemel bir bölgesel
çatışma sürecinde siyonist rejimin, vekil güçlere ihtiyaç duyacağı, bu nedenle
süreci sabote etme girişimlerinde bulanmak isteyeceği unutulmamalıdır.
2. PKK VE ŞİDDET GERÇEĞİ
2.1. Kürt
Meselesini İstismar Eden Silahlı Yapı
Öncelikle şu hususun altını kalın
çizgilerle çizmek gerekir: PKK’nın bugün girdiği çıkmazı ve şiddet yöntemini
eleştirmek, devletin geçmişte yaşanan ağır hatalarını ve hukuk dışı
uygulamalarını görmezden gelmek anlamına gelmez. Bilakis örgüt; 12 Eylül
döneminde Diyarbakır Cezaevinde yaşanan insanlık dışı uygulamalar, köyleri
boşaltılarak göç etmek zorunda bırakılan vatandaşların mağduriyetleri ve hukuk
devleti ilkesiyle bağdaşmayan pratikler üzerinden toplumsal bir zemin
bulabilmiştir.
Ortaya çıkış şartları, düşünce sistemine hakim olan
paradigma, söylemleri ve pratikleri ile PKK, ait olduğu fikir dünyasından
beslenip idealindeki toplumu gerçekleştirmeye çalışan tipik sosyalist bir
şiddet örgütüdür. Bu manada Türkiye’deki yasadışı silahlı sol örgütlerden
biridir. PKK’yı farklı kılan, sistemin meydana getirdiği Kürt mağduriyetini beşerî
bir sermayeye dönüştürebilmesidir. Kuruluş bildirgesinde “Bağımsız Birleşik
Sosyalist Kürdistan” hedefiyle yola çıkan örgüt; Kürt halkının uğramış olduğu
haksızlıkları suistimal ederek zemin bulmuştur.
Açıkçası örgüt, Kürt halkının meşru taleplerini, seküler
ve sosyalist bir toplum mühendisliği projesine kurban etmiştir. Nitekim
Abdullah Öcalan, kendi değerlendirmelerinde de itiraf ettiği üzere; örgütü kurduğu
dönemin konjonktürü gereği 'reel sosyalizmin' ve o dönemin şiddet pratiğinin
etkisinde kalarak şekillendirmiştir. İnkâr ve asimilasyona itiraz bir amaç
olmaktan ziyade, örgütün kendi ideolojisini tabana yaymak için kullandığı
stratejik bir maniveladır. Sahadaki
pratikler de bu tespiti doğrulamaktadır; örgüt, belli bir güce ulaştığı her
yerde Kürtlerin örgütlü tüm yapılarını hedef tahtasına koymuştur.
2.2.
Silah ve Şiddet Yönteminin Kürtlere Verdiği Zarar
Resmi kaynaklara göre 15 Ağustos 1984’ten günümüze kadar 6.387 Asker,
1.512 güvenlik korucusu, 587 polis, 6.416 sivil, 46.276 PKK mensubu olmak üzere
terör ve şiddet olaylarında toplamda 61.178 can kaybı yaşanmıştır. Bunun yanı
sıra 16.140 Asker, 2.301 güvenlik korucusu, 2.626 polis, 11.796 sivil, 6.484
PKK mensubu olmak üzere terör ve şiddet olaylarında toplamda 39.347 kişi de
yaralanmıştır.
8
bin 195‘i kendiliğinden teslim olmak üzere 26.744 PKK mensubu yakalanmış ve
hakkında adli soruşturma başlatılmıştır. Yukarıdaki rakamlara, gayri resmi
gözaltılar, JİTEM gibi norm dışı oluşumların faili meçhul cinayetleri ve
PKK’nın iç infazları sebebiyle oluşan binlerce kayıp da eklenince daha korkunç
bir tablo ortaya çıkmaktadır. 40 yılı aşan şiddet olgusu, bununla da
kalmamıştır.
Sayısı
konusunda ihtilaf bulunsa da 3.000’den fazla köy boşaltılmış, zorunlu iç göçlerle
milyonlarla kişi yerinden edilmiştir. Bu büyük göç dalgası hem bölgenin hem batıdaki
büyük şehirlerin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını değiştirip dönüştürmüştür.
PKK’nın varlık gösterdiği şehirlerin nerdeyse tamamında kırsal hayat felç
olmuş, can ve mal emniyeti bu çatışma ortamında tuzla buz olmuştur.
On
yıl önceki çözüm sürecini zehirleyen çukur eylemlerinde şehirlerin savaş
alanına dönüp bazı ilçelerin tümüyle yıkılması bir yana 7 binden fazla genç,
PKK’nın özyönetim fantezisinin kurbanı olmuştur.
PKK,
6-8 Ekim 2014 tarihlerinde şehir merkezlerini yağma, talan ve cinayet
şebekelerinin suç mahalline dönüştürmüş, 50’den fazla insanın öldürülmesine,
yüzlerce binanın yakılmasına, çok sayıda işyeri ve aracın tahrip edilmesine
sebep olmuştur.
TSK
ile süregelen çatışmaların Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi idaresindeki
yerleşim yerlerine sıçraması, Kürdistan bölgesindeki nüfusu yerinden etmiş,
yüzlerce köyün boşaltılmasına veya örgütün kontrolüne geçmesine ve dolayısıyla çatışma
bölgesine dönüşmesine neden olmuştur. Benzer bir durum Suriye’de iç savaşın
başlaması ile birlikte PYD-YPG, Esad rejim güçleri ile anlaşmalı bir şeklide,
oluşan otorite boşluğundan istifade ile Suriye’nin kuzey kuşağında yer alan
Kürt şehirlerinde bir hakimiyet kurmuştur. Tek dayanağı silah gücü olan
PYD-YPG’nin baskı ve zulmünden kaçan yüzbinlerce Suriyeli Kürt, Irak Kürdistan
Bölgesine ve Türkiye’ye sığınmıştır. Ayrıca Suriye’de Kürt şehirlerinde Kürtlerin
örgütlü yapıları tasfiye edilmiş, siyasi partilerin temsilcileri bölgeyi terk
etmek zorunda bırakılmış, kalanların bir kısmı suikastlere maruz kalmış,
hapsedilmiş veya siyaset yapmaları engellenmiştir.
1984
yılından günümüze çatışmanın yol açtığı ekonomik kaybın 2 trilyon doları aştığı
tahmin edilmektedir. Türkiye nüfusunun %12,5’i Doğu ve Güneydoğu Anadolu
bölgelerinde yaşamaktadır. Bu iki bölge gayri safi milli hasıladan toplam %5
oranında pay almaktadır. Yatırım teşviklerinin büyük çoğunluğu Türkiye’nin
batısında bulunan 1. ve 2. bölge illeri tarafından kullanılmaktadır. Bu iki
bölge teşviklerin %61’ini alırken, Doğu ve Güneydoğu Bölgesi bu teşviklerin
%10’undan yararlanmıştır. Çatışma ortamının yaşanmamış olması halinde, yatırım,
istihdam ve kalkınma düzeylerinin daha iyi seviyelerde olacağı genel kabul
gören bir gerçektir.
Komşu ülkeler olan Irak,
İran ve Suriye ile sınır ticaretinin, diğer komşu ülkelere kıyasla oldukça
düşük seviyelerde kalması; gelinen noktada birçok sınır kapısının hâlen kapalı
ya da işlevsiz durumda bulunması, çatışmanın yol açtığı ilave maliyetler ile
mahrum kalınan iktisadi faaliyet alanları olarak dikkat çekmektedir.
2.3.
Şiddetin Kürt Meselesinin Konuşulmasını Engellemesi
Kalıcı bir huzur ortamının tesis
edilmesinde en kritik viraj, şiddetin kayıtsız şartsız devre dışı
bırakılmasıdır. Sürecin başından itibaren altını çizdiğimiz en net hakikat
şudur: PKK’nın elindeki silahlar ve kullandığı şiddet yöntemleri, bir hak arama
aracı olmaktan ziyade bugün Kürt meselesinin çözümünün önündeki en büyük
engellerinden birisi olmuştur. 40 yıllık çatışma sürecinin bilançosu ortadadır;
bu savaşta ölen de öldürülen de bu coğrafyanın evlatları olmuş, en büyük zararı
yine Kürt halkı görmüştür. Şiddet sarmalı, toplumsal huzuru derinden sarsarken,
Kürtlerin insani ve İslami taleplerini kriminalize etmiş, güvenlikçi
politikaları zirveye taşıyarak sivil siyasetin alanını daraltmıştır.
Dolayısıyla silahların varlığı, çözüm masasında bir "kaldıraç" değil,
tam aksine çözümün önünde "takoz" işlevi görmektedir.
Meşru taleplere ancak meşru yol ve
yöntemlerle ulaşılabilir. "Silah sussun, siyaset konuşsun" ilkesi,
bir temenniden öte bir zorunluluktur. Kürt halkının haklarını savunma
iddiasıyla yola çıkan bir yapının, sivil yerleşim alanlarını çatışma sahasına
çeviren, geçmişte çukur eylemleriyle şehirleri harabeye dönüştüren pratikleri,
"hak savunuculuğu" iddiası ile bağdaşmamaktadır.
PKK ve şiddet eylemleri devam ettiği
müddetçe “bölünme korkusu” da Türkiye toplumuna, siyasete ve güvenlik
bürokrasisine hâkim olmaya devam edecektir. Temel hak ve özgürlükler bağlamında
dile getirilen her talep, “bölünme” parantezine alınıp “terör” yaftasına maruz
kalacaktır. Kürt Meselesinin içine çekildiği çatışmanın çıkmaz sokağından çıkarılarak sivil siyaset zemininde
mesafe kat edilecek bir yola konulması şarttır. Günümüz Türkiye’sine 1990’ların
penceresinden bakmak büyük bir yanlıştır. Türkiye’nin -son on yılındaki güvenlikçi
pratiklerini saymazsak- 23 yılda geldiği seviye, sorunların konuşulması,
gündeme getirilmesi, halkın hakemliğine arz edilmesi, çözümün TBMM çatısı
altında aranması olgunluğuna erişilmiş olması büyük bir imkân ve fırsattır.
2.4.
Kürtleri Sekülerleştirme Çabaları
Nüfusunun
oldukça büyük bir bölümü Osmanlı coğrafyasında yaşayan Kürtlerin; Tanzimat ve
Islahat fermanlarıyla başlayan, İttihat ve Terakki’nin iktidara gelişiyle devam
eden ve Cumhuriyet’in kurulmasıyla doruğa ulaşan Batılılaşma/Batıcılaşma
serüveninin “kaybedeni” olduğu açıktır. Bu bağlamda, tarihsel süreç içerisinde
bütün kazanımlarını “İslami ümmet anlayışı” içerisinde elde eden Kürtler,
Batı’nın ulus-devletler üzerinden ümmeti bölme projelerine siyasi, askeri ve
sosyal açılardan büyük bir direnç göstermiştir.
Cumhuriyetin kuruluşundan kısa bir
müddet sonra devlet, toplumun inancına savaş açmış, hayat tarzını dönüştürmeyi
hedefleyen köklü bir sekülerleşme projesini hayata geçirmiştir. Bu proje,
herhangi bir toplumsal kesimle sınırlı olmadan ülke insanının tamamını kapsayan
bir zihniyet dönüşümünü amaçlamış; dinin kamusal hayattan tasfiyesi, inancın
toplumsal belirleyiciliğinin zayıflatılması ve yeni bir “makbul vatandaş”
tipinin inşası hedeflenmiştir. Bu süreçten en fazla etkilenen toplumsal
kesimlerden biri, tarihsel olarak kimliğini, aidiyetini ve siyasal varlığını
büyük ölçüde İslam ümmeti içinde tanımlayan Kürtler olmuştur. Devletin
yukarıdan aşağıya dayattığı sekülerleşme politikaları, Kürtlerin tarihsel ve
sosyolojik gerçekliğiyle derin bir çatışma üretmiş; bu durum, ilerleyen
yıllarda yaşanacak kırılmalara ve istismarlara uygun bir zemin hazırlamıştır.
Kürtlerin, Batıcılaşmanın en önemli
alamet-i farikası olan laikleşmeye/sekülerleşmeye yönelik olarak gösterdiği
direnç; Batı’nın desteği ve teşviki ile kurulmuş olan ulus-devletler eliyle
cezalandırılmalarını da beraberinde getirmiştir. Ancak ulus-devletlerin de
Kürtleri “istenilen düzeyde” sekülerleştirememesi, Batı’yı yeni arayışlara
yöneltmiştir. Zira Kürtlerin Batıcı bir toplumsal yapıya evrilmesi, İslam
dünyası üzerinde gerçekleştirilmesi planlanan projelerin uygulanmasını
kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, Kürtlerin içerisinden uluslararası sistem
adına çalışan kesimler, Kürtleri laikleştirme projelerinin “gönüllü”
uygulayıcıları olarak ortaya çıkmıştır.
Osmanlı’nın Batıcılaşma döneminden
itibaren, Türkiye’de Kürtlere öncülük edebilecek nitelikte olan İslâmî
şahsiyetler, idamlar ve sürgünler yoluyla siyasi ve sosyal temsilden
uzaklaştırılmıştır. Tek parti dönemi boyunca ise hak talepleri Şeyh Said, Dersim
ve Zilan gibi katliamlarla karşılık bulan Kürtler, Demokrat Parti iktidara
gelinceye dek adeta kabuğuna çekilmiştir.
Demokrat Parti’nin Kürtlere sağladığı
-tek parti dönemine nazaran- bazı imkânlar neticesinde, Kürt ağa ve eşrafının
çocukları bir yandan eğitim görme imkânı elde ederken, diğer yandan siyasi
temsil hususunda tekrar görünürlük kazandı. 1960 Darbesi’nden sonra ise
Kürtçenin yasaklanması başta olmak üzere Kürtlerin tabii hakları tekrar ihlal
edilmeye başlandı. Bu süreçte Türkiye Kürtleri iki kulvarda örgütlenmeye
girişti. Bir kısmı Türkiye İşçi Partisi (TİP) içerisinde sosyalistleşirken;
diğer kısmı geleneksel Kürt milliyetçiliği üzerinden Türkiye Kürdistan Demokrat
Partisi (TKDP)’ni kurdu.
1970’li yıllara gelinirken “Kürt sağı”
olarak nitelenen kesimlerin önde gelen kadroları suikastlar ve tutuklamalarla
tasfiye edilirken; TİP içerisindeki sola eğilimli Kürtler ise geleneksel
çevrelerinin de desteğini alarak ilkini 1967 yılında gerçekleştirdikleri “Doğu
Mitingleri” aracılığıyla önemli bir ivme kazandı. 1969 yılında ise bizzat TİP
Başkanı Mehmet Ali Aybar’ın girişimleriyle -içerisinde bazı sağ kadrolar olsa
da- sosyalist tandanslı Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kuruldu. DDKO,
dönemin Kürt sosyolojisinin yansımalarını taşısa da esasen Türk solunun
etkisiyle şekillendi. Böylelikle Kürtler arasında laiklik temelinde “ulusal
sol” denilebilecek bir yapılanmanın önü açılmış oldu.
Kürtler üzerinden geliştirilmeye
çalışılan laikleştirme projeleri için DDKO’nun özel bir önemi bulunsa bile,
kuruluşun sadece bir “ara form” olarak görüldüğü ileri sürülebilir. Zira
DDKO’nun kadroları TİP ile ilişkilerine rağmen hâlâ “yeterli düzeyde” seküler
görülmemektedir. DDKO, 1971 yılında gerçekleşen darbeden sonra Kürt
milliyetçiliği yaptığı gerekçesiyle kapatılmıştır. Bünyesinden ise birçok Kürt
sol fraksiyon türemiştir. Türeyen bu örgütler, Kürtleri, dine karşı
“Aydınlanmacı” bir bakış açısına sahip olan sosyalizm üzerinden laikleştirme
girişimlerini yoğunlaştırmıştır.
Kürtleri laik bir toplum haline
getirmeye yönelik çabalara önemli katkı sağlayan isimlerden biri de Yalçın
Küçük’tür. Yalçın Küçük, 1960 darbesinden sonra teşekkül eden Devlet Planlama
Teşkilatı (DPT)’nda çalıştı ve “Uzun Vadeli Planlar Şubesi Müdürlüğü” yaptı.
DPT, devlet için fikir ve proje üreten dönemin en önemli “sosyal mühendislik”
merkeziydi. Küçük de DPT’de Kürtlerin 27 Mayısçı kadroların ideolojik
kimlikleri doğrultusunda şekillendirilmesi için “uzun vadeli planlar”
geliştirdi. Tasarladığı planları, önce TİP aracılığıyla, daha sonra ise
Abdullah Öcalan ve örgütü üzerinden yürürlüğe koydu.
Yalçın Küçük, Kürtlerin PKK üzerinden
Sol Kemalizm’e bağlı olduklarını iddia etmiş ve böyle kalmaları için çaba
harcanması gerektiğini vurgulamıştır. Kürtlerdeki İslâmî köklerin ne denli
güçlü olduğunu bilen Küçük, projelerinin akamete uğraması durumunda oluşacak
boşluğun dindar Kürtler tarafından doldurulacağı endişesine kapılmıştır.
Kürtlerin İslâm üzerinden meşru hak taleplerini engellemeye ve Türkiye’nin
laikliğini Kürtler üzerinden garantiye almaya dönük şu cümleleri ifade
etmiştir: “Kürt sorunu, Kürtlere bırakılmayacak kadar önemlidir. Kürtleri kendi
başlarına bırakırsanız ya davulcuya ya da zurnacıya kaçarlar.” örgüt üzerinden
Kürtlerin yönelimlerine nasıl tesir ettiğini ve kendince başarılı olduğunu ise
şu cümleyle ifade etmiştir: “Savcı Bey, benim soyadım Küçük ama ben bu devlet
için büyük işler başardım.”
Kürtleri Sekülerleştirme Çabalarında PKK ve Uzantılarının
Rolü
TİP içerisinden çıkan DDKO’nun mahkeme
kararıyla kapatılmasından sonraki süreçte Özgürlük Yolu (PSK), Rızgari, Ala
Rızgari, Tekoşin, Kawa, KUK ve PKK gibi sosyalist örgütlenmeleri ortaya
çıkmıştır. Ancak 1980 darbesinden sonra, PKK, kendisiyle ideolojik akrabalıkları
olan bu örgütleri silah yoluyla tasfiye etmiş ve Kürtlerin “laikleştirilme/sekülerleştirme
vazifesini” büyük ölçüde tek elden yürütmeye başlamıştır. Öncelikle ağalık
ve şeyhlik üzerinden “feodal yapıyı” hedef aldığını iddia eden örgüt, daha
sonra bir bütün olarak İslam’ın Kürtleri geri bıraktığı tezini işlemeye
girişmiştir.
Pkk örgütü, Kürtlerin yıllarca
yaşadığı mağduriyetleri istismar ederek kitleselleşmiş; Kürt halkının tarihi ve
kültürel yapısının esas harcı olan İslam’ın tasfiye edilerek yerine seküler
ideolojilerin ikame edilmesi projesini ise ustalıkla gizlemeyi başarmıştır.
Başka bir ifadeyle, kitlelere “Kürt” ambalajıyla sunulan fakat içeriğinde “sekülerlik”
bulunan yeni bir toplumsal yapı hedeflemiştir. Bu amacına yönelik olarak ise,
bölgedeki dindar Kürtlere yönelik katliam, baskı, tehdit ve zorla göç ettirme
gibi uygulamalara başvurmuştur.
Örgüt ve lideri Abdullah Öcalan, bir
yandan Kemalist karakterde olan Türk solunun mirasına sahip çıkıp Yalçın Küçük
ve Doğu Perinçek ile yakın ilişkiler kurarken; diğer yandan Kürtlere dair İslâm
öncesi mitolojik fikirlerini geliştirmeye çabalamıştır. Sümerler üzerine
geliştirilen “farazi” iddialarla Kürtlerin İslâm algısını sarsmayı hedefleyen
Öcalan, başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne yaptığı savunmada olmak
üzere; Batı’nın İslâm dünyasını laikleştirme projesini en başarılı şekilde
kendisinin uygulayabileceğini taahhüt etmiştir.
Örgüt içerisinde Abdullah Öcalan’ın
yanı sıra diğer lider kadrolar da İslam’a dair benzer görüşler serdederek,
Kürtlerin seküler bir noktaya evrilmesi için çaba harcamaktadır. Bu bağlamda,
2014 yılında yayınlanan Murat Karayılan’ın “Bir Savaşın Anatomisi-Kürdistan’da
Askeri Çizgi” adlı kitabında, Zerdüştlüğü Kürtlerin öz kültürüyle
özdeşleştirmekte; İslamiyet’i kabul etmeyi ise, “Öz yaratım kültürünü yadsıyan
yabancı kültürün zoraki asimilasyonlarla Kürt toplumsal hafızasının
gözeneklerini tıkatması” olarak değerlendirmektedir. İslam’ı “yabancı kültür”
olarak kodlayan Karayılan, Nakşî-Halidî geleneği hedef alarak Kürtlerin
“ümmetçi” anlayışının köleliğe sebebiyet verdiğini iddia etmektedir.
Örgüt, Kürtler arasındaki İslâmî
değerleri yıpratarak laikliğe zemin hazırlama girişimlerini, sadece silahlı
örgütün lider kadrosu üzerinden de gerçekleştirmemektedir. Kendisinin “yasal
uzantısı” konumunda olan siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri vasıtasıyla
da laiklik lehine toplumsal değişmeyi teşvik etmektedir. Bu bağlamda, değişik
isimlerde kurulmuş partilerde milletvekilliği ve yöneticilik yapmış olan önemli
isimlerin açıklamalarından çok sayıda örnek verilebilir.
DTP-DTK Eş Başkanlığı ile
Diyarbakır-Van Milletvekilliği görevlerinde bulunmuş olan Aysel Tuğluk,
Kürtlerin Kemalist ve laik bir kimlik üzerinden kendilerini tanımlamaları
gerektiğine dair açıklamalarda bulunmuştur. Kemalist aydınlara ve seküler
güçlere yönelik yaptığı çağrılarla gündeme gelen Tuğluk, “Kurtarıcı motif,
tarihsel imge Mustafa Kemal ve onun tarihsel eylemselliğinin büyüklüğü kendini
gösterdi ve gösterecek. O bir mucizedir, ölümsüzdür. Uluslaşmada temel
direktir” demiştir. Ayrıca Tuğluk, Kürtlerin kurtuluşunu Kemalizm’de
göstermekle de kalmamış; Abdullah Öcalan’ın ve örgütünün bölgedeki İslâmî
hareketlerin güçlenmesini engelleme misyonunu üstlenerek “laikliğin güvencesi”
haline geldiğini de ifade etmiştir. Yine milletvekilliği yapmış ve örgüt
çizgisindeki kurumlarda önemli görevlerde bulunmuş Emine Ayna ise, Kürtlerin
dini bayramlardan vazgeçebileceğini ancak Nevroz’dan vazgeçemeyeceğini
söylemiştir.
Örgüt çizgisinde siyaset yürüten
kadroların “laik sistemin korunmasına” yönelik söylemleri de oldukça önemlidir.
Eski Milletvekili Hasip Kaplan, “Şunu herkes çok iyi bilmeli ki, biz olmasak
Güneydoğu’da şeriat öne çıkar. Laikliğin gerçek kalesi bizleriz. TSK’nın
laiklik söylemi ile bizim laiklik söylemimiz örtüşmektedir. Doğu ve Güneydoğu
Bölgesi’nde DTP laiklik konusunda bir sigorta görevi görmektedir. Laikliği kim
koruyacak? Bizden başka kim koruyacak? Çağdaşlığın, laikliğin bir nevi kalesi,
savunucusu konumundayız” demiştir. Murat Karayılan da, kendilerinin tasfiyesi
halinde bölgenin İslâmî grupların merkezi haline geleceğini dile getirmiştir.
Örgüt ve uzantılarının laikliği öne
çıkarma ve İslâmî gruplar bağlamında yaptıkları değerlendirmelerin
referanslarını Batı’ya ait metinlerde görmek mümkündür. Graham E. Fuller ve
Henri J. Barkey’in kaleme aldığı, Kürt sorununun 1980‟den sonra içine girdiği
süreci detaylı bir şekilde ve neredeyse tamamen laiklik merkezli ele alan
“Turkey’s Kurdish Question/Türkiye’nin Kürt Meselesi” adlı eserde; HADEP’in
Türkiye’nin kurucu yapısına (devlete) ideolojik olarak daha yakın olduğuna
işaret edilmiştir. Eserde Kürt sorununun İslâmcıların güçlenmesine yol
açabileceğine temas edilmiş ve Kürt sorununun çözümünde örgüte yakın legal
siyasi yapılara “Kürtleri temsil konumu” verilebileceğine işaret edilmiştir.
Türkiye’deki sol ve seküler çevreler
de örgüt üzerinden Kürt halkını laik cephenin bir bileşeni olarak göstermekte
ve laikliğin Kürt kimliğinin doğal bir parçası olarak düşünülmesini teşvik
etmektedir. PKK, LGBT-İ ve feminist hareketlerin marjinal tutumlarından, Batıcı
çevrelerin “laikçi” eğitim taleplerine kadar geniş bir çerçevede seküler
kesimlerle bir araya gelmektedir.[1]
Tarihsel süreç irdelendiğinde
toplumumuzun ve özellikle Kürtlerin sosyal bir mühendislikle inancından
uzaklaştırılmaya, sistematik bir şekilde sekülerleştirilmeye çalışıldığını ve
bu çabaların bugün de devam ettiğini göstermektedir.
Hatırdan çıkarılmaması gereken husus
şudur ki; Kürt toplumunu ve genel olarak bu coğrafyayı bir arada tutan asli
zemin; İslam ortak paydasıdır. Seküler ideolojiler, yapay kimlik inşaları veya
dış kaynaklı projeler bu halkı ayrıştıracak ve mevcut sorunların daha da
büyümesine kaynaklık teşkil edecektir.
Kürt halkının maslahatı, emperyalizmin
cetvelle çizdiği ve halkları birbirine kırdırdığı parçalı haritalardan ziyade;
bin yıllık İslam kardeşliği hukukuyla harmanlanmış, pasaportlara, suni
sınırlara ve resmi ideolojilere hapsedilemeyecek bir gönül ve kader
birlikteliğindedir.
Türkleri, Kürtleri ve diğer Müslüman
halkları yüzyıllar boyunca aynı kader etrafında buluşturan, fedakârlığı,
dayanışmayı ve birlikte yaşama iradesini mümkün kılan temel bağ İslam
kardeşliğidir. Bu zeminin aşındırılması, sadece Kürt-Türk birlikteliğinin
zayıflamasına neden olmayacak bir bütün olarak toplumsal bağların çözülmesine
yol açacak; bizi bir arada tutan kültürel, tarihsel ve toplumsal bağların zayıflamasını
da beraberinde getirecektir.
İslam’ın toplumsal hayattan
dışlandığı, toplumun sekülerleştirildiği, kardeşlik hukukunun zayıflatıldığı
bir zeminde ne kalıcı barışın ne de toplumsal birlikteliğin tesis edilmesi
mümkündür. Bu nedenle, Kürt meselesine ve çözümüne dair yapılacak her
değerlendirme, bizi ayakta tutan bu ortak inanç zeminini esas almak zorundadır.
3. BÖLGESEL GELİŞMELER VE DIŞ MÜDAHALELER
I. Dünya Savaşı’nı
müteakip Osmanlı idaresinden çıkan İslam Coğrafyasında çizilen yapay sınırlar,
bölgenin dini/mezhebi, etnik, kültürel, siyasal dokusunu ve sosyolojik
gerçeklerini hiçe saymıştır. Yapay sınırlar, kurulan devletlerin hem birbirleriyle
hem de kendi içlerinde sorunlarla boğuşması hedeflenerek çizilmiştir.
Kurulan devletlerde
benimsenen ulusçu, monarşik, kabileci yönetim anlayışları şekli farklılıklar
gösterse de taşıdıkları baskıcı, dışlayıcı ve totaliter ortak eğilimler
açısından uzlaşı yerine çatışmacı bir zeminin besleyici ana kaynakları olmuştur.
Yapay sınırlar ve
baskıcı, dışlayıcı yönetim anlayışları sistematik sorun üretme kaynağına
dönüşürken, bu durum hem ülkeler bazında hem de bölgesel bazda birbirini
tetiklemeye hazır sorunlarla dış müdahale kapısını da açık bırakmıştır. Bölgemizde
eksik olmayan emperyalist güçlerin müdahalesi, yeri ve zamanı geldiğinde
uygulanmak üzere o günden hazırlanıp planlanmıştır.
Osmanlı sonrası
teşekkül eden devletler adil bir sistem oluşturup iç sorunlarını adalet
ölçüleri çerçevesinde hukuki bir zemine oturtmak yerine, haklı talepleri bile baskı
ve şiddet politikalarıyla bastırma yolunu tercih etmiş, bu da her ülke için dış
müdahalelere kapı aralayan kırılgan bir durum oluşturmuştur.
Nitekim Irak ve
Suriye örneklerinde görüldüğü gibi çözülemeyen iç sorunlar çatışmalar doğurmuş,
yaşanan iç çatışma ve oluşan kaos ortamı da dış müdahaleleri beraberinde
getirmiştir. Söz konusu dış müdahalelerin bir neticesi olarak PKK, alanda daha
etkili hale gelmiş ve emperyalist güçlerin ajandalarının kullanışlı bir aparatına
dönüşmüştür.
3.1. Bölgesel Gelişmelerin Sürece Etkisi
Silahlı eylemlere başladığı ilk yıllarda PKK’nın ağırlık
merkezi Suriye’de idi. Saddam Hüseyin liderliğindeki diktatör Baas rejiminin
katliamcı politikaları, 1991 yılındaki Kuveyt işgali sonrası yaşanan I. Körfez
Savaşı ile yeni bir boyut kazanmıştır. Sarsılan merkezi otorite, I. Körfez
Savaşı’nı müteakip ilan edilen uçuşa yasak bölgeler ve bu bölgelerin denetimi
amacıyla oluşturulan ABD güdümündeki Çekiç Güç organizasyonu, PKK’nın Irak
Kürdistanı sahasının stratejik alanlarında mevzi ve alan hakimiyeti
kazanmasına, güç ve kapasite imkanlarını geliştirmesine imkân sağlamıştır.
Asıl işlevi Irak Kürdistanı’nı Saddam’ın saldırılarından
korumak olan Çekiç Güç, Saddam’ın saldırılarından Irak Kürtlerini koruduysa da
buraya yerleşen PKK’nın Irak Kürdistanı’ndaki yapılara yönelik sistematik
saldırılarına engel olmamış, tam tersine o dönem Türkiye’de de tartışma konusu
olan Çekiç Güç’ün PKK’ya her türlü imkân ve lojistik sağladığı iddiaları, bazı
somut olaylarla da ortaya çıkmıştır.
Cudi dağındaki PKK militanlarına uçaklardan atılan
malzeme dolusu çuvalların Türk askerlerince fark edilip el konulması, Çekiç Güç
– PKK ilişkisi etrafındaki tartışmaları farklı boyutlara taşımıştır.
O dönemde Saddam’ın saldırılarından Irak Kürtlerini
koruyan Çekiç Güç, Irak Kürtlerine karşı Saddam yönetimiyle iş birliği yapan
PKK’nın KDP ve YNK’ye saldırmasına göz yumması görünürde ilginç bir tezat
oluşturmuş olsa da, müdahaleci dış güçlerin ne denli farklı ve çok katmanlı
ajandalara sahip olduğunu göstermiştir.
Çekiç Güç desteğiyle o dönem ifşa olan ABD’nin PKK
ajandası, bilahare Suriye sahasında yaşananlarla daha anlaşılır bir hal
almıştır.
Tunus’ta başlayan “Arap Baharı” sonrasında 15 Mart
2011’de Suriye’de olaylar başladı. Kısa sürede Suriye geneline yayılan
ayaklanmalar iç savaşa dönüştü. Çok taraflı çatışmalar ve uluslararası müdahale
Suriye’yi tam bir kaos ortamına sürüklerken, Esad rejimiyle hiçbir çelişkisi
olmayan PKK/PYD hayal edemeyeceği fırsatlar elde etti. Bölgenin alan hakimiyeti
PKK/PYD’ye devredilirken otorite boşluğunun en büyük kazananı elindeki silahtan
faydalanarak diğer Kürt yapılanmalarını tasfiye eden PKK/PYD oldu.
Hesapta olmayan IŞİD saldırılarının bir anda Musul’dan
Kobani’ye kadar geniş bir alana yayılması ve Amerika’nın “IŞİD’le mücadele” adı
altında olaylara müdahil olması, yeni bir denklem oluşturdu. Amerika, “IŞİD’le
Mücadele’de” kendi askerlerini riske atmak yerine bu işlevi PKK/YPG’ye yükledi.
Bunun karşılığında da lojistik, silah ve koruma sağlayarak Türkiye’nin muhtemel
müdahalesine karşı güvenlik şemsiyesi oluşturdu. Suriye, PKK için yeni üs ve
çekim merkezi haline gelirken, Kandil ikinci plana düşmüş oldu.
Amerikan güvenlik şemsiyesi altında Arap yerleşim
alanlarına sarkan, “IŞİD’le Savaş” yürütürken on bir bin Kürt gencini ölüme
gönderen PKK/YPG, bu süreçte Kürt bölgelerini Öcalan’ın “Demokratik Toplum”
tezleri doğrultusunda kantonlara ayırarak “Komünal toplum” inşa sürecine
girişti.
7 Ekim Aksa Tufanı ve sonrasında yaşananlar, bölge
jeopolitiğinde yeni kırılmalara sebebiyet verdi. Gazze’de süren soykırım
vahşeti, Lübnan ve Yemen’e uzanan saldırılar, İran’ın saldırıya maruz kalması,
Siyonist rejim ve küresel hamilerinin “Vadedilmiş topraklar” ütopyasının sınır
tanımayan ve öngörülemez saldırılara dönüşmesi, yaşanan jeopolitik kırılmaların
yeni sonuçlarıydı. Keza Türkiye’de başlatılan yeni süreç de bir yönüyle bölgede
ortaya çıkan yeni jeopolitiğe göre pozisyon alma ihtiyacının tezahürüdür.
3.1.4 Suriye'de Yaşanan Rejim Değişikliği
8 Aralık
2024’te yaşanan rejim değişikliği, tüm Suriye sahasında olduğu gibi PKK/YPG’nin
statüsünün geleceği açısından yeni bir dönemin kapısını araladı. Rejim
değişikliği Türkiye’nin PKK/PYD politikasını da farklı bir kulvara taşımış
oldu. Rejim değişikliğinden önce PKK/PYD’nin hiçbir surette etkinliğini/varlığını
kabul etmeyen Türkiye, bu kez niteliği tartışmalı olsa da Şam ile entegrasyonu
öncelik haline getirdi.
3.1.5 Yeni Şam Yönetimi ve PYD/SDG İlişkileri
Rejim
değişikliği yeni Şam hükümeti ile PKK/PYD ilişkilerinde de köklü bir değişim
ihtiyacı doğurdu. PKK/PYD ademi merkeziyetçilik tezleri eşliğinde Suriye’nin
birliğinden yana olduğunu belirtirken, Şam yönetimi askeri kurumlar hariç nisbi
idari özerkliğe sıcak baktığı yönünde işaretler vermeye başladı. Nitekim 10
Mart 2025’te taraflar arasında imzalanan ve “10 Mart Mutabakatı” olarak
adlandırılan belge doğrultusunda yapılan görüşmeler henüz sonuçlanabilmiş
değil. Türkiye, başlatılan yeni süreçle entegre şekilde Şam hükümetinin
tezlerine destek vermekte, silahın PKK’dan olduğu gibi YPG’den de alınması
gerektiği fikrinde ısrarcı tutumunu sürdürmektedir.
3.1.6 10 Mart Mutabakatı
ve Entegrasyon Tartışmaları
Entegrasyon tartışmaları uzlaşma
masasında sonuçlanabilirse, iki taraf için de risk taşıyan önemli sorunun
anlaşma yoluyla halledilmesi anlamına gelecektir. Uzlaşma sağlanmazsa iki taraf
arasında kalacak tek seçenek yeni bir çatışma olacaktır.
Her iki ihtimalde de taraflar
üzerinde Türkiye ve ABD etkisini göstermeye devam edecektir.
3.1.7 Siyonist Rejim Yayılmacılığı, Suriye ve Kürt Politikası
Türkiye’de yeni sürecin başlatılmasında Suriye’de
belirginleşen Siyonist rejim yayılmacılığının doğuracağı muhtemel bölgesel
tehditlerin etkisi olmuştur. Suriye üzerinde birbiriyle çatışan tezler de
Türkiye ile İsrail arasında sorun haline gelmiştir. Şam ile PKK/PYD’nin
yaşadığı anlaşmazlıklarda Türkiye’nin Şam hükümetini desteklemesi, Siyonist
rejimi farklı alternatiflere yöneltmiştir. Bu doğrultuda Dürziler dahil Şam ile
sorun yaşayan diğer kesimler gibi PKK/PYD de Siyonist rejimin
yöneldiği/yöneleceği bir başka alternatif olmuştur. Siyonist rejim prensip
olarak etrafında ve dolayısıyla Suriye’de istikrara kavuşmuş bir idari yapı
istemez. İstikrarsız bir Suriye, en büyük arzusudur. Zaman zaman ifade ettiği
“Kürtlere destek” çıkışları da temelde Kürtlere fayda arzuladığı için değil,
istikrarsızlık politikasına hizmet edeceği beklentisinden kaynaklanmaktadır.
3.1.8 Türkiye'nin Suriye Sahası İle Şekillenen Yeni Tehdit Algılamaları
Şam ile görüşmelerde PYD/PKK yöneticilerinden bazılarının
zaman zaman “Alternatifsiz değiliz” türü değerlendirmelerinin arka planında da
Tel Aviv’den yükselen destek açıklamalarının yattığı açıktır.
Amerika’nın Şam’ı belli bir stratejik kıvama getirme çabalarının sonuç vermeye başladığı son zamanlarda PKK/PYD’ye verdiği destekle ilgili kafa karıştırıcı açıklamaları ve Trump yönetiminin Türkiye ile geliştirdiği dostluk ilişkisi, PKK/PYD’ye desteğin giderek flulaştığına işaret etmektedir. Amerika’nın olası bir çatışmada eskisi gibi PYD/PKK’nin arkasında durmama ihtimali göz önüne alındığında Siyonist rejimin ABD’ye rağmen PKK/PYD’ye ne oranda destek olacağı şüphelidir. PKK/PYD’ye yönelen Amerikan desteği açısından eski konjonktürel şartların artık kaybolmaya başlaması ve Türkiye’nin örgütten yana hala canlı olan tehdit algılamaları dikkate alındığında Şam ile PKK/PYD arasında varılan 10 Mart Mutabakatının hayata geçirilmesi hem kendileri açısından hem de büyük acılar çekmiş bölge halkı için en hayırlısı olacaktır.
3.2 Suriye Entegrasyon Müzakerelerinin Mevcut Sürece Etkisi
Şam ile PKK/PYD arasında süren
entegrasyon müzakerelerinin sonucu, Türkiye’de devam eden silah bırakma
sürecinde belirleyici olacaktır. PYD ve bir kısım örgüt yöneticileri her ne
kadar PYD/YPG’yi fesih ve silah bırakma kararı dışında olduğunu savunsa da entegrasyonun
gerçekleşmemesi ve örgütsel varlığın devamı Türkiye’de devam eden süreci
tıkayacaktır.
Entegrasyon müzakereleri halen
sürmektedir. Şartlar ne olursa olsun Suriye’de Kürtlerin hakları, eşit
vatandaşlık temelinde güvenceye alınmalıdır. Türkiye süren entegrasyon
müzakerelerinde yapıcı rol icra etmeli; örgüt de Kürtlerin kazanımlarını kendi
sığ ideolojik ve örgütsel çıkarlarına feda etmekten kaçınmalıdır.
Ademi merkeziyetçilik
tartışmalarında, ayırımcı değil birleştirici bir formül üzerinde uzlaşılması
tüm tarafların çıkarınadır.
Suriye’de yaşanan gelişmeler ve otorite tartışmaları,
silahsızlanma sürecinin önündeki en büyük risklerdendir. Ancak bu sorunla
uğraşırken izlenecek politika; tarihsel, sosyolojik ve psikolojik derinliği
olan çok katmanlı bir politika olmalıdır.
Zira sınırın
ötesindeki ateş, sınırın berisinde kardeşlik hukukunun ihya edilmesine engel
olmamalıdır.
Türkiye’nin Suriye politikası, 40 yılı aşkın süredir
devam eden çatışma ortamının oluşturduğu güvenlik hassasiyetleri üzerinden
şekillenmektedir. Ancak bir tehdit bertaraf edilirken hayati bir "ince
çizgi" hassasiyeti gerekmektedir: Türkiye’nin sınır güvenliği için
gösterdiği hassasiyet, asla "Kürt karşıtlığı" veya Kürtlerin
kazanımlarını hedef alan bir politikaya dönüşmemelidir.
Türkiye’nin tehdit algılamalarını bertaraf edecek özgün
'Türkiye Modeli', devletin 'ulus devlet' kodlarına sıkışmış dar kalıplarından
sıyrılıp, kendi tanımını ve vizyonunu kucaklayıcı bir ufukla güncellemesiyle
mümkündür. Ulus devlet refleksi, doğası gereği sadece dayandığı etnisitenin
hakkını merkeze alırken, diğerlerini ötekileştirme riski taşır.
Çanakkale’den Millî Mücadele’ye uzanan tarihsel hakikat,
bu devletin Türklerin ve Kürtlerin ortak mücadele fedakârlık ve iradesiyle
kurulduğunu göstermektedir. Dolayısıyla devlet, dışlayıcı ulus devlet
formatından çıkarak, kurucu iradesindeki kardeşlik ruhuna ve kuşatıcı devlet
aklına geri dönmelidir. Ancak bu zihniyet devrimi gerçekleştiğinde Türkiye
Cumhuriyeti; bir Türkmen’in hakkını Kerkük’te veya Bayırbucak’ta savunduğu
iştiyakla, bir Kürt’ün hakkını da Erbil’de, Kamişlo’da veya Halep’te
savunabilen adil bir hamiye dönüşecektir.
Devlet, "Dışarıdaki Kürt"ü potansiyel bir
tehdit olarak görme refleksini göstermek yerine, onu "Kendi doğal
müttefiki" ve "Akrabası" olarak gören bir pozisyona geçmelidir.
Türkiye, Suriye’deki Kürtlerin de hukukunu koruyan, onların haklı taleplerinin
sözcüsü olan bir konuma gelmelidir.
İç cepheyi tahkim etme ve kardeşliği tesis etme vizyonu,
Türkiye’nin sınırlarının ötesine askeri güç yerine şefkat, adalet ve kardeşlik
hukukuyla uzanmasıyla hayata geçebilir.
Haliyle entegrasyon müzakereleri
süreç bağlamında daha fazla önem kazanmaktadır. Müzakere masalarında taraflar
çıtayı olabildiğince yüksek tutmaktadır. Ancak olgular, güç dengeleri, saha
şartları günün sonunda bir uzlaşıya varmada ana etkenlere dönüşmektedir.
Çatışmaların hem Türkiye’de hem Suriye’de bir seçenek olmaktan çıkarılıp
toplumsal huzura dönüşeceği, herkesin kazançlı çıkacağı bir kardeşlik ortamının
tesis edilmesi müdahil tüm tarafların ortak sorumluluğudur.
Entegrasyon müzakereleri halen
sürmektedir. Şartlar ne olursa olsun Suriye’de Kürtlerin hakları, eşit
vatandaşlık temelinde güvenceye alınmalıdır. Türkiye süren entegrasyon
müzakerelerinde yapıcı rol icra etmeli; örgüt de Kürtlerin kazanımlarını kendi sığ
ideolojik ve örgütsel çıkarlarına feda etmekten kaçınmalıdır.
Ademi merkeziyetçilik
tartışmalarında, ayırımcı değil birleştirici bir formül üzerinde uzlaşılması tüm
tarafların çıkarınadır.
3.3. Çözümsüzlüğün Getireceği Tehlikeler
3.3.1. Emperyalist Batı ve Siyonist Projeler
Hiç kimse gelecek tahayyülünü -başta Amerika ve İsrail
olmak üzere- bölge dışı yabancı güçlerin değişken pozisyonlarına
endekslememelidir. Emperyalist Batının ve siyonizmin ajandası, bölge ülkeleri
ve bölge halklarının ayrıştırılıp çatıştırılması üzerine kuruludur.
Emperyalistler, ülkeleri ve toplumları ayrıştırdıkları ölçüde güç kazanırlar.
Ne Türk’ün ne Kürd’ün, ne de Arab’ın dostudurlar. Onların tek dostu
menfaatleridir. Menfaatleri bitince dostlukları da biter.
Emperyalist Batı güdümlü Siyonizm’in “Arz-ı Mev’ud”
ütopyası bile tek başına Nil’den Fırat’a kadar olan geniş alanı ve bu alanda
yaşayan tüm halkları ne denli hedef haline getirdiklerini göstermeye
yetmektedir.
Günün sonunda yabancı müdahaleci güçler bölgeyi
boşaltacak ve bu bölgenin kadim halkları olan Türkler, Kürtler, Araplar ve
diğer yerel unsurlar baş başa kalacaktır. Dolayısıyla ayrışma ve çatışma değil,
birlik ve kardeşlik temellerini yerli halklar atmalı, müşterek bağları
güçlendirerek birlikte yaşama zemininde buluşmalıdır.
3.3.2. Huzursuzluk ve Zayıflığın Devamı
Bir arada, kardeşçe, birbirinin haklarına riayet
edilmezse, zayıflık ve huzursuzluk halkların peşini bırakmayacak, halklar
birbirini boğazlamayı marifet bellemeye devam edecektir.
Huzursuzluklara, kaos ve çatışmalara son vermek de
öncelikle bölge ülkelerinin önünde duran önemli bir ödevdir. Toplumsal huzurun
kaynağı hak ve adalettir. Hak ve adalet talepleri bastırılan kesimler her türlü
manipülasyona açık olur. En ufak bir toplumsal çalkantıda ne denli kaos ve
kargaşa ortamlarının oluşabileceğinin en yakın iki örneği yanı başımızdaki Irak
ve Suriye’dir. Kimlikleri, kültürleri, inançları hatta varlıkları yok sayılıp
baskı altına alınan kesimlerin meşru hak talepleri adalet ve kardeşlik ölçüleri
içerisinde karşılanmalıdır. Aksi halde haklı taleplerinin şiddetle bastırılması
dış müdahaleler için hazır gerekçelere dönüşür.
Bütün bölge ülkeleri kendi vatandaşının meşru hak taleplerini potansiyel tehdit olarak görmeyi terk etmelidirler. Baskı politikaları eninde sonunda bir bumerang gibi kendi sahibini vurur.
3.3.3. Ekonomik ve Siyasi
Bağımlılık
Bölge ülkelerinin kendi iç sorunlarını çözmekten imtina
etmeleri, meşruiyet sorunuyla sonuçlanmaktadır. Kendi halkının gözünde
meşruiyet sorunu yaşayan yönetimler, yabancı güç odakları nezdinde meşruiyet
arayışına girişirler. Bu da hem siyasal ve ekonomik bağımlılığa yol açar, hem
de çözmekten kaçındıkları iç sorunlarının bir süre sonra alevlenerek bölgesel
ya da uluslararası nitelik kazanmasına sebebiyet verir.
Bölgedeki sorunların çözümünü zorlaştıran en önemli
faktör de uğraştıkları temel meselelerin uluslararası rekabet sahasına
çekilmesidir. Bugün gelinen noktada silahlı şiddetin varlığı, ne yazık ki
bölgeye müdahale etmek isteyen küresel güçler için elverişli bir zemin
üretmektedir. Suriye’deki gelişmeler ve bölgesel kırılganlıklar göz önüne
alındığında; şiddet sarmalının devam etmesinin, hak arama mücadelesine katkı
sunmaktan ziyade, bölgenin istikrarsızlaşmasında ve dış müdahalelere açık hale
gelmesinde etkin rol oynadığı müşahade edilmektedir. Bu tablodan en büyük
zararı yine bölge halkları çekmektedir. Dolayısıyla silahların gölgesinden
kurtulmak, bölge halklarının kendi geleceğini özgür iradesiyle inşa edip dış
müdahalelerden bağımsız olarak tayin edebilmesi açısından önemlidir.
Bölgemizi etnik ve mezhebi temelde ayrıştırmayı
hedefleyen Batı güdümlü siyonist yayılmacılık, en büyük gücünü coğrafyamızdaki
baskı politikalarının yol açtığı iç çatışmalardan ve bölünmüşlükten almaktadır.
Bugün sınırlarımızda yaşanan istikrarsızlık ve süregelen silahlı çatışma hali,
bölgeyi parçalamak isteyen küresel güçler ve siyonist emeller için cezbedici
bir tablo sunmaktadır. Şiddet sarmalının ve çözümsüzlüğün devam etmesi,
bölgenin emperyalist müdahale ve hatta işgallere açık hale gelmesi demektir. Dolayısıyla
siyonizm ve emperyalizmin çatıştırarak zayıflatma ve kendine bağlama
stratejisine verilecek en etkili cevap, hamasi nutuklar olmamalı; silahların
susması, iç barışın sağlanması ve bin yıl sulh içinde beraber yaşayanların
kardeşlik hukukunda yeniden buluşması ve ortak düşmana birlikte karşı koyması
olacaktır.
4.
SORUNUN ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
4.1. Çözüme Dair Genel Bakış
Kalıcı çözümün en önemli
psikolojik eşiği; güçlü bir birlik şuurunu inşa edebilmektir. Mesele sadece
devlet ile örgütün masada anlaşması veya barışması değildir. Asıl mesele hem
örgütün hem de devletin yıllardır mağdur ettiği geniş halk kitleleriyle
barışmasıdır. Alan hâkimiyeti kurup güç devşirdiği yerlerde, kendisi dışındaki
örgütlü yapılara, siyasi partilere ve sivil oluşumlara hayat hakkı tanımayan örgüt,
Kürtlerin iradesine ipotek koyan tekelci ve baskıcı yaklaşımından
vazgeçmelidir. Örgüt, elindeki silahı bırakırken aynı zamanda zihnindeki
baskıcı totaliter kodları da terk etmeli, kendisi gibi düşünmeyen Kürtlerle de
normalleşmelidir. Toplumsal barış ve helalleşme konusunda herkesin üzerine
düşen bir sorumluluk vardır ve herkes bu sorumluluğunu yerine getirmelidir.
Yürütülen silahsızlandırma
süreciyle ilgili toplumun bazı kesimlerinde birtakım endişeler mevcuttur. Ancak
biz meseleye ilkesel bir zeminden bakıyoruz. Çatışma, kan ve gözyaşının dinmesi
adına gösterilecek her türlü çabayı değerli buluyor ve destekliyoruz. Eğer amaç
gerçekten iç barışı sağlamaksa, bu ancak emperyalist reçeteleri reddedip kendi
medeniyet değerlerimize dönmekle mümkün olacaktır. Emperyalizme ve siyonizme
verilecek en büyük cevap, taktik manevralar değil; Kürt’üyle, Türk’üyle,
Arap’ıyla ve diğer tüm unsurlarıyla bu coğrafyanın evlatlarının arasına ekilen
fitne tohumlarını söküp atmak olacaktır.
4.2.Yasal Düzenlemelerin Gerekliliği
Hukuk düzeninin önemli
işlevlerinden biri de toplumsal huzuru, barışı ve güvenliği sağlamaya dair
genel talep ve ihtiyaçları karşılamaktır. Özellikle hukuk normlarında kamu
düzeni, kamu güvenliği, kamu yararı gibi kavramlarla formüle edilen bu işlev,
aynı zamanda değişken özellik taşıyan hukuk kuralları ile toplumsal
dinamiklerden beslenen siyasetin kesişim alanlarını da belirlemektedir.
Yapılacak düzenlemelerin
arızi bir duruma, belli bir kesime yönelik olduğu yönündeki itiraz ve şüphelerin
de izale edilmesine dikkat edilmelidir. Toplumun tümüne yönelik genel,
eşitlikçi ve hakkaniyeti esas alan kapsamlı bir düzenlemenin sürecin amacına
hizmet edeceği açıktır.
Sürecin
selameti, toplumsal desteğin tahkim edilmesi ve hukuki güvenliğin sağlanması
adına; yapılacak yasal düzenlemelerin "kişiye veya tek bir örgüte özel
imtiyaz" algısından uzak, hukuk devletinin "genellik" ve
"eşitlik" ilkelerine uygun olması hayati önem taşımaktadır. Mesele
sadece bir örgütün dağdan indirilmesi değil, topyekûn milli dayanışma ve
kardeşliğin pekiştirilmesi ise atılacak hukuki adımlar sadece PKK’ya
hasredilmemeli, şiddetle arasına mesafe koymuş veya koyacak olan örgütleri ve eylem
kabiliyetini yitirmiş tüm yapıları kapsamalıdır.
Bu Amaçla;
a) Silah bırakan veya fiilen sona eren
örgütlerin durumu, muğlak ve siyasi inisiyatiflere açık bir süreçle değil,
kurumsal bir mekanizmayla belirlenmelidir. Bu amaçla, örgütlerin silahsızlanma
ve fesih süreçlerini takip etmek üzere yasal bir statüye sahip “Gözlem ve Tespit Kurulu”
oluşturulmalıdır. Bu kurulun sahadaki verilerle hazırlayacağı raporlar
doğrultusunda, konunun Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından değerlendirilmesi
ve nihai olarak Cumhurbaşkanı kararıyla ilgili örgütün resmen "münfesih" (sona ermiş) olduğunun ilan edilmesi gerekmektedir.
Böylece süreç, keyfilikten uzak, devlet ciddiyetine yakışır bir prosedüre
bağlanacaktır.
b) Yasal düzenleme, sadece kendi
iradesiyle "fesih kararı" alıp silah bırakanları değil; aynı zamanda
fesih kararı almamış olsa bile uzun süredir şiddete başvurmayan, üye sayısı ve
teşkilatlanma bakımından silahlı eylem kabiliyetini yitirmiş yapıları da
kapsamalıdır. Zira terör listesinde bulunan birçok örgütün toplantı yapacak
yeterliliğe sahip olmadığı bilinen bir gerçektir. Bu sayede, silahlı eylem
kabiliyetini yitirmiş, ancak halen "terör örgütü" statüsünde görülen
yapıların mensupları da dâhil edilerek toplumsal barışın tabanı genişletilmelidir.
Düzenlemenin "genel" niteliği, sürecin belirli bir kesime tanınan
ayrıcalık olduğu yönündeki itirazları da izale edecektir.
c) Feshedilen veya münfesih sayılan
örgütlerin; şiddet eylemlerine bizzat iştirak etmemiş, eline silah almamış
üyeleri, kurucuları ve yöneticileri hakkında "örgüt üyeliği" veya
"yöneticiliği" suçlamasıyla ceza verilmemeli, hâlihazırda yürütülen
soruşturma ve kovuşturmalar derhal durdurulmalıdır. Amaç cezalandırmak değil, “terör
örgütü” vasfını yitirmiş bir yapının mensuplarını topluma entegre etmek
olmalıdır.
d) Toplumsal helalleşmenin bir gereği
olarak; feshedilen veya münfesih sayılan örgüt mensuplarının, terör örgütü
üyeliği dışındaki diğer suçlardan dolayı aldıkları cezaların infazında kayda
değer bir indirime gidilmelidir. Ayrıca, hukuki belirsizliği ortadan kaldırmak
adına, bu kişiler hakkında Ceza Kanunu’nda öngörülen dava ve ceza zamanaşımı süreleri kısaltılmalıdır.
e) Suç ve ceza adaleti açısından bu
düzenlemeler yapılırken, kamunun cezalandırma yetkisi ile tesis edilecek
"huzur ve barış ortamındaki kamu yararı" (maslahat) arasında bir
denge gözetilmelidir. Toplumsal barışı inşa etmek, devletin cezalandırıcı yüzünden
ziyade onarıcı ve kucaklayıcı yüzünü göstermekle mümkün olacaktır.
f)
Bu amaçla mevcut Terörle Mücadele Kanunu ya tümüyle yürürlükten
kaldırılmalı veya sürecin ruhuna uygun şekilde yeniden düzenlenmelidir.
g) İnfaz sisteminde düzenlemeye gidilerek
infaz sisteminin sebep olduğu karmaşaya son verilmelidir.
KÜRT MESELESİ
1. KÜRT –
TÜRK İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL ARKA PLANI
Türk–Kürt ilişkileri, modern dönemin idari sınırlarıyla
sınırlı olmayan, kökleri bin yılı aşan derin bir tarihsel ve toplumsal
birlikteliğe dayanmaktadır. Bu birliktelik, geçici ittifaklara ya da zoraki
siyasal düzenlemelere değil; ortak inanç, ortak medeniyet tasavvuru ve ortak
kader bilincine yaslanmıştır. Türkler ve Kürtler, İslam’la birlikte aynı tarihi
yürüyüşün parçası olmuş; aynı coğrafyada, aynı değerler etrafında şekillenen
bir hayatı birlikte inşa etmiştir.
Bin yıllık beraberlik, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan
süreçte yalnızca askeri veya idari bir ortaklık olarak değil; toplumsal, dini
ve kültürel bir bütünlük olarak tezahür etmiştir. Etnik farklılıklar bir
ayrışma sebebi değil, İslam kardeşliği içinde anlam kazanan bir zenginlik
olarak görülmüş; şeriata/hakka/hukuka bağlılık bu birlikteliğin temel
dayanaklarını oluşturmuştur. Türk–Kürt ilişkileri, bu yönüyle modern
ulus-devlet paradigmasının dayattığı dar kimlik kalıplarının çok ötesinde bir
tecrübeyi temsil etmektedir.
Ne var ki son yüzyılda yaşanan siyasi ayrışmalar,
emperyalist müdahaleler, İslam’dan uzaklaşma, ümmetçi anlayış yerine kavmiyetçi
bir anlayışın devlete hâkim kılınması, inkâr ve asimilasyonu da içeren
tektipleştirme politikaları ve ideolojik dayatmalar bu tarihsel birlik zeminini
zayıflatmış; doğal kardeşlik ilişkileri yerini güvensizlik ve gerilimlere
bırakmıştır. Buna rağmen, bütün bu zorlayıcı süreçlere karşın Türkler ve
Kürtler arasındaki ortak hafıza, inanç bağı ve birlikte yaşama iradesi ortadan
kalkmamış; bugün dahi yeniden ihya edilebilecek güçlü bir zemini muhafaza
etmeyi başarmıştır. Bu tarihsel arka plan, meselenin çözümüne dair yapılacak
her tartışma için vazgeçilmez bir başlangıç noktasıdır.
1.1.
Malazgirt’ten Osmanlı’ya Kardeşlik ve Ortak Mücadele
Hz. Ömer’in hilafeti döneminde
kitlesel olarak İslam’la müşerref olan Kürtler[2],
İslam’ın büyük zaferleri içinde daima yer almışlardır. İslam fetihlerinin
başladığı dönemlerde Bizans ve bağlı prenslikleri ile Sasani İmparatorluğunun hâkimiyet
sahasında yaşayan ve dolayısıyla İslam ordularıyla doğrudan karşı karşıya
gelmeyen Kürtler, bazı mesnetsiz ve daha çok ideolojik savların aksine kılıç
zoru ile değil, gönüllü olarak İslam dinini kabul etmişlerdir. O güne kadar
diğer halklar gibi, hâkimiyetleri altında yaşadıkları Bizans ve Sasani İmparatorlukları tarafından hor görülen ve
ezilen Kürtler, İslam’la müşerref olduktan sonra tarih sahnesinde daha fazla ön
plana çıkmışlardır. Kürtler medrese geleneğinin şekillenip kurumsallaşmasında
önemli rol oynamış, yetiştirdikleri âlimlerle birçok alanda yazılı eserler
vererek ilme, edebiyata ve tasavvuf geleneğine oldukça önemli katkılar
sunmuşlardır. Şeddadîler ve Mervanîler gibi beylik ve devletler kuran Kürtler,
Bizans’a karşı yürütülen cihatta Selçukluların yanında yer almıştır. Eyyubi
devleti ile yükselişe geçen Kürtler, Selahaddin Eyyubi öncülüğünde Haçlılara
karşı mücadele etmiş, Kudüs gibi İslam beldelerinin Haçlı işgalinden
kurtarılmasında tarihi rol oynamıştır.[3]
Ümmet bilinci ile hareket eden
Kürtler, Türklerle İslam kardeşliği ortak paydasında buluşarak Malazgirt
Zaferi’nden günümüze kadar tarih ve kader birlikteliği yapmıştır. Malazgirt
savaşında sayılarının 10 bin ila 15 bin arasında olduğu rivayet edilen Peçenekler
ve Uzlar gibi boylara mensup Müslüman olmayan Türklerin, Bizans’ın saflarında
yer almasına karşın Müslüman Kürtler ile Müslüman Türklerin İslam sancağı
altında omuz omuza vererek Bizans’a karşı savaşması, ortak paydanın İslam
olduğunun göstergesidir. Malazgirt Zaferi’yle birlikte Anadolu’nun 4 asır önce
başlamış olan İslamlaşma süreci hız kazanmıştır. [4]
Kürtlerin Sultan Alparslan’a
verdikleri destekle Malazgirt meydanında kurulan Türk-Kürt ittifakı, Osmanlı
döneminde kurumsallaşmıştır.
Kürt beyleri, dış dayatmalarla değil,
kendi rızalarıyla İslam kardeşliği ve şeriat/hak/hukuk temelinde Osmanlı ile
ittifak yapmıştır. Bu ittifak sayesinde kazanılan Çaldıran Savaşı’ndan kısa bir
süre sonra Osmanlı, hilafeti devralmış ve Türk-Kürt birlikteliği de hilafet
sancağı altında asırlar boyunca devam etmiştir.
İslami/ümmetçi bilincin hâkim olduğu
bu dönemde Kürt kimliğinin varlığına da Kürt diline ve kültürüne de herhangi tahammülsüzlük
söz konusu olmamıştır. Dahası idari bir birim adı olarak "Kürdistan"
isminin kullanılmasında da bir beis görülmemiştir.
Bu birliktelik Tanzimat dönemine kadar
sorunsuz olarak devam etmiştir. Ancak Tanzimat Fermanı, (ki asıl etkisini
Islahat Fermanı ile birlikte gösterecektir) “Şeriat adına Şeriatı lağveden” bir
sürece kapı aralamıştır ki Kürtlerin de İdris-i Bitlisî aracılığıyla Yavuz
Sultan Selim ile yaptıkları ittifak da şeriata bağlılık temeline dayalıydı.
Tanzimat dönemi ile birlikte devletin, İslam’ı esas alan ümmet temelli hâkim anlayışı
değişmiş; bunun yerini “Batıcılık” ve “Ulusçuluk” paradigmaları almıştır.
Kurumsallaşan “Batılılaşma” politikaları ve “tektipçi ulus devlet modeline
geçiş süreci” toplumsal yapıyı sarsmış ve Kürt toplumu ile devlet arasındaki
ilişkilerde bazı kırılmalara yol açmıştır.
Öte yandan II. Meşrutiyet döneminde
İttihad ve Terakki yönetiminin benimsediği ve özellikle Balkan Savaşları
sonucunda zirveye çıkan “Pantürkist” politikalar, Türk olmayan Müslüman halklar
üzerinde olumsuz etki yapmış; bu halklar arasında milliyetçiliği kışkırtmıştır.
Örneğin Osmanlı İmparatorluğuna en sadık halklardan biri olan Müslüman
Arnavutların okullarında Türkçenin zorunlu dil yapılması, onların 1911 yılında
İmparatorluktan kopmalarında önemli bir etken olmuştur.[5]
İttihad ve Terakki yönetimi, “Türkçülük” ve “Türkleştirme” politikaları
kapsamında, "Türkçe'ye mugayir olduğu" gerekçesiyle bazı yerleşim
yerlerinin adlarını değiştirmeye ve asimilasyon amacı güden bir takım iskân
politikaları izlemeye başlamıştır. Söz konusu politikalar başta Kürtler ve
Araplar olmak üzere diğer Müslüman halklar üzerinde olumsuz tesirler
bırakmıştır. Fakat buna rağmen de hilafet çatısı altında, Çanakkale Savaşı’ndan
Kurtuluş Savaşı’na kadar Türk-Kürt birlikteliği güçlü bir şekilde devam etmiştir.
Bütün bir Osmanlı coğrafyasını adeta
yangın yerine çeviren Birinci Dünya Savaşı’nda, emperyalistlerin tüm
kışkırtmalarına rağmen Kürt halkı ayrılığı tercih etmemiş; Çanakkale’den Doğu
Cephesi’ne kadar on binlerce şehit vererek, bu devletin harcına kanını
katmıştır.
1.2.
Millî Mücadele Dönemi
Kürtler, Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi Kurtuluş
Savaşı’nda da emperyalist devletlerin kışkırtmalarına aldanmamış, Müslüman Türk
kardeşleriyle birlikte hareket ederek işgale karşı ortak bir direniş
sergilemiştir. Bu tarihsel gerçek, dönemin en yetkili isimlerinin beyanlarına
da açık biçimde yansımıştır. Nitekim Lozan Barış Görüşmelerinde Türkiye’yi
temsil eden baş delege İsmet İnönü, hatıralarında; “Milli Mücadele esnasında ve
Lozan müzakereleri devam ederken, Kürtler umumi olarak Türk camiasında bulundular
ve memleket birliğini muhafaza etmek için arzu ile yardımcı oldular… Milli
Mücadelenin devamınca canla başla beraberlik gösterdiler. Sonra Lozan Muahedesi
yapılırken de Kürtler vatan sever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır. Hatta biz Lozan’daki konuşmalarımızda milli
davamızı ‘biz Türkler ve Kürtler’ diye bir millet olarak müdafaa ettik ve
kabul ettirdik.” demektedir.[6]
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin
dağılmasıyla birlikte bölgede çok sayıda ulus-devlet kurulurken, Kürtler
ayrılıkçı projelere ve dış dayatmalara prim vermemiş; tercihlerini yine İslam
kardeşliği temelinde ve hilafet çatısı altında birlikten yana kullanmıştır.
Kurtuluş Savaşı, tam da bu anlayışla yani İttihad-ı İslam ve hilafet
düşüncesine dayanılarak yürütülmüştür.
Büyük Millet Meclisi’nin açılışının Cuma gününe denk
getirilmesi; açılışın okunan hatm-i şerifler, tekbirler ve tehlîller eşliğinde
yapılması (ki Osmanlı Devleti hilafeti devraldığında bile böylesine bir merasim
yapılmamıştı); Mustafa Kemal’in Meclis’in açılışı dolayısıyla yayımladığı ve
her satırından adeta ittihad-ı İslam düşüncesinin aktığı “Alem-i İslam’a
Beyanname”si; yine Mustafa Kemal’in Meclisin açılışı dolayısıyla padişaha
gönderdiği ve “Açılışının ilk sözü halifeye bağlılık olan Büyük Millet Meclisinin
son sözü dahi halifeye bağlılık olacaktır.” ifadesini içeren yazısı; ayrıca
Millî Mücadeleyi ciddi biçimde destekleyen Hint Hilafet Komitesi’nin Mustafa
Kemal’e “Hilafetin kurtarıcısı” unvanını vermesi… Tüm bunlar Millî Mücadelenin
İslam’a bağlılık temelinde verildiğinin somut göstergeleridir. Bu bağlamda 1921
Anayasası da (29 Ekim 1923’te yapılan değişikliklerle birlikte) Kurtuluş
Savaşını veren kurucu iradeyi ve dolayısıyla Cumhuriyetin gerçek kurucu
ilkelerini yansıtmıştır.
Erzurum Kongresi’nden Büyük Millet Meclisi’nin açılışına,
Teşkîlât-ı Esâsiye kanunun kabulünden Lozan görüşmelerine kadar Kurtuluş
Savaşı’nın tüm safhalarında yer alarak mücadeleye aktif destek vermiş ve bu
uğurda bedel ödemiş olan Kürtler, Müslüman Türk kardeşleri ile birlikte Türkiye
Cumhuriyeti’nin asli kurucu halklarından biri olmuştur. Bu gerçek 22 Ekim
1919’da İstanbul Hükümetinin Başbakanı Salih Paşa ile Mustafa Kemal arasında
imzalanan Amasya Protokolü’nün (daha sonra sansürlenmiş olan) maddelerinde;
“Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türkler ve Kürtlerin
oturdukları araziyi kapsar. Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması
imkânsızdır. Türkler ve Kürtlerin yaşadıkları bölgenin kurtarılması ortak
olarak en asgari talebimiz kabul edilmiştir. Kürtlerin serbestçe örfünü ve
kültürünü geliştirebileceği birtakım imkân ve ayrıcalıklar sağlayacağız.”
ifadeleriyle yer almıştır. Ne var ki Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra bu
gerçek yok sayılmış, Kürtlerin varlığı inkâr edilmiş, dilleri yasaklanmıştır.
1.3. Tek
Parti Dönemi Uygulamaları
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda,
savaşı kazanan emperyalist devletler tarafından -savaş henüz devam ederken-
yapılan gizli paylaşım anlaşmaları doğrultusunda şekillenen "Sykes-Picot
düzeni", Kürt coğrafyasını yeni kurulan ulus devletler arasında parçalara
ayırarak; Kürtlerin varlığının ve kimliğinin inkâr edildiği, dillerinin
yasaklandığı baskıcı bir statüko inşa etmiştir. Kürt coğrafyasını suni
sınırlarla bölüp tekçi ulus devletlerin sınırları içine hapseden emperyalist
devletler, bu durumu bir baskı, denetleme ve müdahale aracı olarak
kullanmışlardır. Bu sayede yerel ve bölgesel düzeyde emperyalizmin güdümünde
bir vesayet düzeni kurulmuştur.
Bu emperyalist statükoya hizmet eden
Türkiye’deki tek parti rejimi, bir yandan Türk, Kürt ve Arap ayrımı
gözetmeksizin Müslüman halkın inancını hedef almış; diğer yandan Kürtlerin
varlığına, diline ve kimliğine yönelik sistematik bir inkâr ve asimilasyon
politikası yürütmüştür. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde çeşitli sorunlar
yaşanmış olmakla birlikte, Kürtlerin varlığının toptan inkâr edilmesi,
dillerinin yasaklanması ve kimliklerinin kriminalize edilmesi ilk kez bu
dönemde kurumsal bir devlet politikası hâline gelmiş; böylece Kürt meselesi
modern anlamda ortaya çıkmıştır.
Tek parti döneminde uygulanan baskıcı
politikalar yalnızca Kürtleri değil, Türkler dâhil olmak üzere bütün Müslüman
halkları hedef almıştır. İslam, kamusal alandan tasfiye edilmeye çalışılmış;
camiler, medreseler ve dini yapılar kapatılmış; âlimler, kanaat önderleri ve
dindar kesimler baskı altına alınmıştır. Örneğin Rize’de, Şapka Kanunu'na
muhalefet ettikleri gerekçesiyle önce halkın üzerine ateş açılmış, sonra da
sözde isyan ettikleri gerekçesiyle Rizeliler denizde konuşlu bulunan Hamidiye
Kruvazörü'nden atılan bombaların hedefi olmuştur. Ayrıca Rize'de şapka
takmadıkları için 8 kişi idam edilmiştir. Tek parti rejimi döneminde,
Türkiye’nin birçok ilinde benzer olaylar yaşanmıştır.
Ancak Kürtler hem dinlerinden hem de
dillerinden ötürü katmerli bir şekilde rejimin zulmüne uğramıştır. Bu durum
Kürt toplumunda birtakım reaksiyonlar doğurmuştur. Bu reaksiyonlara karşı da
acımasız tenkil politikaları izlenmiştir. Tenkil uygulamaları sırasında kadın
çocuk ayrımı yapılmaksızın sivil halka yönelik katliamlar gerçekleştirilmiştir. Şeyh Said, Dersim ve Zilan hadiseleri bu
sürecin en çarpıcı örnekleridir. Dersim’de çocuklar anne ve babalarından
koparılmış, derelere götürülerek topluca kurşuna dizilmiş; bazı çocuklar bizzat
dönemin Hozat Kaymakamı tarafından askerlere süngületilerek katledilmiştir.
Zilan’da ise gebe kadınlar ve emzikli bebekler dâhil siviller mitralyözlerle
taranmış; dönemin basını bu katliamları “Temizlik başladı”, “Asiler imha
edildi” manşetleriyle meşrulaştırmaya çalışmıştır.
Malazgirt’ten Çanakkale’ye kadar asırlar
boyunca İslam ortak paydasında küfre karşı birlikte mücadele etmiş olan bir
halkın; inkârcı ve dayatmacı politikalara karşı inancını ve kimliğini savunma refleksi
olarak doğan Şeyh Said Kıyamında, en az 206 köy yerle bir edilmiş, 8.785 ev
yakılmış ve en az 15.200 insan katledilmiştir.
Bu katliamların bazıları, 2011
yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Dersim için devlet adına
yaptığı özür beyanıyla resmî düzeyde de kabul edilmiştir. Erdoğan, Dersim’i
“yakın tarihimizin en acı ve en kanlı facialarından biri” olarak nitelemiş ve
bu facianın siyasi sorumluluğunun dönemin CHP hükümetlerine ait olduğunu şu
sözlerle ifade etmiştir: "Dersim yakın tarihimizdeki en acı, en trajik
olaylardan biridir. Dersim aydınlatılmayı, cesaretle sorgulanmayı bekleyen bir
faciadır. Dersim, CHP hükümetlerinin onlarca, yüzlerce faciasından en acısıdır,
en kanlısıdır. Dersim faciası karşısında özür dileyecek olan, bu faciayla
yüzleşecek olan bizzat bu facianın, bu kanlı eserin sahibi olan CHP'dir. Devlet
adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve
diliyorum."
Katliam, inkâr ve asimilasyon
politikalarına maruz kalan Kürtler derin toplumsal acılar yaşamıştır. Anadilde
eğitim hakkı gibi fıtrî ve evrensel bir insan hakkı bile Kürtlere tanınmamış;
dili, kültürü ve tarihi sistematik biçimde yok sayılmıştır.
İnkâr ve imha politikalarının istenen
neticeyi tam olarak vermemesi üzerine, Kürtleri iskân uygulamalarıyla zorunlu
göçe tabi tutan asimilasyon politikaları izlenmiştir. Bununla da kalınmamış
Kürtçe isimler yasaklanmış, Kürtçe yer adları değiştirilmiştir.
Soyadı Kanunu ile “Türk” dışındaki
etnik aidiyetleri çağrıştıran tüm soyadları yasaklanmış; bugün “Türk”,
“Öztürk”, “Şentürk” gibi soyadlarının yaygınlığına karşın “Kürt” ibaresini
içeren bir soyadının bulunmaması, bu asimilasyon politikasının somut bir sonucudur.
Kürt toplumunda önemli bir yeri olan
Şeyh Said, Bediüzzaman Said Nursi ve Seyyid Rıza gibi zulmen katledilmiş ya da
sürgün ve mahpus bir hayata mahkûm edilmiş şahsiyetlerin mezar yerleri
gizlenmiş; sözde tarih kitaplarında türlü iftira ve hakaretlerle itibar
suikastlarının hedefi olmuşlardır. Tarih kitaplarında; sanki Kürtler tarihte
hiç yaşamamış, bu bölgede hiç var olmamış gibi, Kürt ismine ve Kürt tarihine
hiç yer verilmemiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında
hazırlanan Kürt raporları, devletin meseleye bakışını açıkça ortaya
koymaktadır. 1925 tarihli Abdülhalik Renda Raporu, Kürtlerin kendi dillerini
yaşatmasını “millî aidiyete darbe” olarak görmüş; Kürtçenin kamusal alanda
baskılanmasını savunmuştur. Aynı yıl İçişleri Bakanı Cemil Ubaydın tarafından
hazırlanan rapor, zorunlu iskân, sıkıyönetim, nüfus mühendisliği ve asimilasyon
politikalarını çözüm olarak önermiştir.
Bu iki rapor, 1925 tarihli Şark
Islahat Planı’nın temelini oluşturmuş; plan, Kürtçenin yasaklanmasını,
çocukların ailelerinden koparılarak Türkçe eğitim verilmesini, bölgenin
demografik yapısının değiştirilmesini ve güvenlikçi bir yönetim anlayışını resmîleştirmiştir.
Umumi müfettişlikler de bu planın sahadaki uygulayıcıları olmuştur.
1926 tarihli Hamdi Bey Raporu ise
Dersim’i “askerî harekâtla düzene sokulması gereken bir bölge” olarak
tanımlamış; böylece ileride yaşanacak katliamların zihinsel altyapısını
oluşturmuştur.
Yine mülkiye müfettişi Derviş Hüseyin
Hüsnü tarafından hazırlanan raporda; Kürtlerin aile yapısı, aşiret yapısı,
medrese geleneği, Şeyhlerin Kürt toplumundaki konumu, bireyler ya da aileler
arasında yaşanan anlaşmazlıkların çözümü için alimlere -dolayısıyla şeriata-
gidilmesi, devlet politikalarının bölgeye nüfuzu önünde bir engel olarak
gösterilmiştir.
Zikredilen bu raporlar doğrultusunda
Kürtlere yönelik sistematik ret inkâr ve asimilasyon politikaları
uygulanmıştır.
1.4. Darbe
Dönemi Baskıları
1960 ve 1980 darbeleri, Türkiye’de
darbeci geleneğin ve askeri vesayetçi anlayışın kurumsallaşmasına zemin
hazırlamıştır. Bu darbeler aracılığıyla, önceki dönemlerde uygulanan inkârcı,
asimilasyoncu ve tektipçi politikalar, anayasal zırha büründürülerek
dokunulamaz bir tabuya dönüştürülmüştür. Bu süreç, özellikle Kürt meselesi
başta olmak üzere toplumsal sorunların çözümünü zorlaştırmış; baskı ve çatışma
politikalarını besleyip körükleyen bir zemin oluşturmuştur.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra
Kürtçeye dair baskılar artarak devam etmiştir. “Kürt diye bir millet yoktur.
Kürdüm diyenin yüzüne tükürün.” diyen darbeci Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel,
Kürtler ve Kürtçe üzerindeki baskıları artırmıştır. 1961’de “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü”
kurularak yayınlanan dergi ve kitaplarda Kürt diye bir milletin olmadığı,
Kürtçenin de Türk lehçelerinden biri olduğu yalanı yaygınlaştırılmaya
çalışılmıştır. Türkiye’de bazı üniversitelerin tarih bölümlerinin kuruluşunda
rol oynayan tarihçiler(!) Kürt diye bir ırkın olmadığını “İspatlamak” için
sözde bilimsel çalışmalar yürütmüşlerdir.
12 Eylül 1980 darbesiyle sıkıyönetim
ve OHAL uygulamaları, toplumsal hayatın tüm alanlarında kalıcı bir olağanüstü hâl
rejimi tesis etmiş, özellikle Kürt bölgelerinde 20 yıldan fazla devam eden
sıkıyönetim ve OHAL rejimiyle hukuk askıya alınmış, halkın temel hak ve
özgürlükleri ciddi biçimde kısıtlanmıştır. Darbe ürünü olan 1982 Anayasası
inkârcı ve yasakçı uygulamaları daha fazla kurumsallaştırmıştır. Cumhuriyet’in
ilk üç anayasasında bulunmayan “Anadilde eğitim yasağı” 1982 Anayasası ile
getirilmiştir.
Hukuk dışı güvenlikçi politikalar,
zorla göç ettirmeler, köy yakmalar ve boşaltmalar, yaygın tutuklamalar ve seyahat
kısıtlamaları, halka derin acılar yaşatmış ve toplumsal hafızada kalıcı izler
bırakmıştır. Bu uygulamalar, geçmişte yaşanan inkâr ve asimilasyon
politikalarıyla birbirini beslemiş, çözüm yerine çatışmayı derinleştiren bir
zemini güçlendirmiştir.
ABD'nin "Bizim çocuklar"
dediği 12 Eylül cuntacılarının sistematik işkenceye dayalı baskı ve sindirme
politikaları, Kürt meselesinin istismar edilerek bir şiddet sarmalına
hapsedilmesine ve meselenin terör sorununa indirgenmesine neden olmuştur.
Toplumsal fay hatlarını derinleştiren bu politikalar, küresel vesayet
odaklarının bir sopasına dönüşen PKK’ye alan açmıştır.
2. KÜRT
MESELESİNİN MAHİYETİ
2.1. Kürt
Meselesi Şiddet Sorununa İndirgenmemelidir
Kürtler;
doğuda Zağros Dağları’ndan batıda Toros Dağları’nın doğusuna, kuzeyde Karadeniz
Dağları’nın güney kesiminden güneydoğuya doğru Basra Körfezi’nin kuzeyine
yaklaşan, kuzeydoğuda Kafkasya içlerine uzanan, güneybatıda Halep’in kuzey
hattını bulan Kürdistan diye adlandırılan coğrafyanın merkezinde yoğunlaşan,
Kürtçe konuşan bir halktır. Kürtler yaşadıkları bölgenin en eski
halklarındandır. 11. Yüzyılda Türklerin bölgeye gelmesiyle İslam ortak paydası
sebebiyle aralarında yakınlık oluşmuş ve bölgedeki Bizans güçlerine karşı beraber
mücadele etmişlerdir. Sonraki dönemlerde de yüzyıllar boyunca bu topraklarda
birlikte kardeşçe yaşamışlardır. Ancak daha sonra ortaya çıkan uygulamalar,
İttihat ve Terakki’nin uygulamaları ve nihayet cumhuriyetin kurulması ile
beraber devletin uygulamalarıyla bu kardeşlik bozulmaya başlamıştır. Cumhuriyet
ideolojisi, temel olarak iki ilke üzerine kurulmuştur. Bunlardan biri laiklik,
diğeri de Türklüktür. Laiklik ile bağlantılı uygulama ve inkılâplar yüzünden
Kürtler, batıdaki Müslüman Türk kardeşleri ile beraber büyük eziyet ve
sıkıntılar çekmişlerdir. Ancak onların çektiği sıkıntılar bununla sınırlı
değildir. Bunun dışında Kürt oldukları için Türklük/Türkleştirme
politikalarının sonucu olarak büyük sıkıntılar yaşamışlardır. Bu şekilde hem
laiklik hem de Türklük dayatmalarına tepki olarak vuku bulan Şeyh Said Kıyamı,
Dersim ve Ağrı Ayaklanmaları büyük bir şiddetle ve katliamlarla bastırılmış,
bunlar ve Zilan’daki katliamlarla beraber yüz binlercesi öldürülmüş, yaralanmış
ve çok daha fazlası da aç ve çıplak bir halde batıya sürgün edilmişlerdir. Bu
dönemde yapılan zulüm ve vahşet akıl almaz boyutlara ulaşmıştır.
Kürtlerin
talebi; bir ayrıcalık, ayırımcılık, bölünme veya imtiyaz talebi değildir.
Kürtler, Sevr’de emperyalist güçler tarafından teklif edilen bağımlı ayrı bir
devleti tercih etmemiş ancak birlikte bir gelecek kurmayı ümit ettikleri
ortaklarınca da Lozan ve sonrasında kendilerine yaşatılan ret, inkâr,
asimilasyon, tenkil ve tehcir politikalarını da tahmin etmemiştir.
Türk’ün
selametini Kürt’ün felaketinde arayan batıcı, tekçi Kemalist anlayış, sonuçta
Türk’e de Kürt’e de koca bir yüzyıl kaybettirmiştir. Kürt Meselesi’ni PKK
şiddetinden ibaret görmek, ‘PKK ve şiddet biterse mesele de hallolur’ anlayışı
büyük bir yanılgıdır. Kök neden analizinden yoksun sığ bir değerlendirme,
ikinci bir yüzyılın daha kaybedilmesi riskine kapı aralayacaktır. Oysa bizim
artık kaybedecek bir güne dahi tahammülümüz yoktur, olmamalıdır.
İnanç,
tarih ve kader birlikteliğimiz; zayıflatan değil güçlendiren, eksilten değil
tamamlayan, reddeden değil tanıyan ve muhatap alan, dışlayan değil kucaklayan
bir Türk-Kürt ittifakını zorunlu kılmaktadır. Aksinin bizlere neye mal olduğunu
gösteren acı tecrübeler ortadayken; bugün ihtiyaç duyulan da, olması gereken de
doğal olan, fıtrata uygun olan, insani ve İslami olan bu birliktelik hukukunun
yeniden ve sahici biçimde tesis edilmesidir.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, iyi
niyetle başlatılan ancak yöntem hataları, kavram kargaşaları ve yanlış
teşhisler nedeniyle akamete uğrayan çözüm girişimlerine sahne olmuştur. Bugün
gelinen noktada, şiddet sarmalını sona erdirmek ve toplumsal barışı kalıcı hale
getirmek isteniyorsa öncelikle geçmişte çözüm teşebbüslerini başarısızlığa
sürükleyen zihniyet kalıplarından ve tekrarlanmış yanlışlardan cesaretle kurtulmak
gerekmektedir. Meselenin çözümü, sonucu değiştirmeye çalışmaktan ziyade, o
sonucu doğuran sebepleri ortadan kaldırmakla mümkündür.
Geçmiş çözüm süreçlerinde ve devletin
güvenlik bürokrasisinin reflekslerinde görülen en temel hata, Kürt meselesini
şiddet sorununun bir alt başlığı, bir türevi veya yan ürünü olarak okumaktı. Bu
yanlış okuma, tedavinin de yanlış uygulanmasına yol açmış; mesele sadece bir
asayiş ve sınır güvenliği sorununa indirgenmiştir. Oysa önümüzdeki tablo çok
daha derin ve çok katmanlıdır. Şiddet sorunu; elinde silah tutan örgütün
varlığı, çatışma stratejisi, sınır güvenliği ve silahsızlandırma süreçlerini
kapsayan, muhatabının örgüt olduğu teknik, istihbari ve hukuki bir süreçtir.
Kürt meselesi ise devletin kuruluş aşamasında zamanla baskın hale gelen inkârcı
ve asimilasyoncu politikaların bir sonucu olarak ortaya çıkan, milyonlarca
vatandaşın diline, kimliğine, kültürüne ve inancına dair adalet beklentisini
içeren, muhatabının 86 milyonluk Türkiye toplumu olduğu hak ve özgürlükler
meselesidir. Bu iki konuyu aynı masada, aynı şartlara bağlayarak çözmeye
çalışmak, çözüm yerine sorunları çözümsüzlüğe mahkûm etmenin bir başka yöntemi
olacaktır.
2.2.
Hakların Şartlara Bağlanamayacağı Gerçeği
Kürt halkının dili, kültürü, kimliği
ve temsiliyetine dair meşru talepleri, örgütün silah bırakma şartına
bağlanmadan, devletin vatandaşına duyduğu saygının gereği olarak hayata
geçirilmelidir. Kürt Kimliğinin tanınması, eğitimden kamu hizmetlerine kadar
hayatın her alanında anadil önündeki engellerin kaldırılması, yerel
yönetimlerin güçlendirilmesi ve temsilde adalet gibi adımlar, örgüt silah
bıraksa da bırakmasa da atılmalıdır. Bu Kürt Meselesinde adil bir duruşun,
İslami bir anlayışın ve İnsani bir yaklaşımın gereğidir. Bu, kök nedenlerin
tahlili ve ortadan kaldırılmasındaki samimiyetin bir göstergesi olacağı gibi,
"İstismar" zeminini de ortadan kaldıracaktır.
Hak ve özgürlüklerin iadesini örgütün
silah bırakma şartına endeksleyen, çoğunluğun ortaklaştığı makul talepleri bile
örgüt ile pazarlık konusu olarak gören yaklaşım, bir iflasla sonuçlanmıştır.
Zira bir halkın doğuştan gelen, insani, İslami ve hukuki haklarını bir örgütün
eylemlerine rehin bırakmak; dolaylı olarak o örgütü bütün bir halkın hamisi,
temsilcisi ve hak arayıcısı konumunda görmek demektir.
Devletin, Kürtlerin temel hak taleplerini
silahlı örgüt ile pazarlık nesnesi haline getirmesi, hukuki ve ahlaki
tutarlılığının zedelenmesi sonucunu doğuracaktır. Oysa bizim şiarımız nettir:
Bir şey hak ise o şartsız olarak sahibine teslim edilmelidir; adaletin,
hakkaniyetin ve devlet olmanın gereği budur. PKK silah bıraksa da bırakmasa da
örgüt kendini feshetse de etmese de Kürt halkının gasp edilen hakları iade
edilmeli, dil ve kimlik önündeki anayasal ve yasal engeller kaldırılmalıdır.
3.
MUHATAPLIK MESELESİ VE TOPLUMSAL TEMSİL
3.1 Kürt
Meselesinde Kiminle, Nasıl Konuşulmalı?
Kürt meselesinin kalıcı ve adil bir
çözüme kavuşturulabilmesi için, en kritik başlıklardan biri muhataplık ve
temsil meselesidir. Zira geçmişte yaşanan tecrübeler göstermiştir ki,
muhataplık daraltıldığında çözüm zemini daralmakta; temsil tekelleştirildiğinde
toplumsal barış ihtimali zayıflamaktadır.
Bu mesele, doğrudan halkın
iradesine, meşru temsiline ve siyasal alanın çoğulculuğuna dair bir sınavdır.
Bu nedenle, Kürt meselesi konuşulurken muhatabın kim olduğu, hangi zeminde
konuşulacağı ve toplumun hangi kesimlerinin sürece dâhil edileceği, çözümün
mümkün olup olmadığını belirleyen temel sorudur.
3.2. Kürt
Meselesinde Muhatap Halkın ve Temsilcilerinin Tamamıdır
Kürt meselesinde asıl muhatap, dar
bir siyasi çevre değil, bizatihi Kürt halkının tamamıdır. Kürtlerin talepleri
de ancak Türkiye toplumunun bütününü kapsayan bir temsil ve katılım anlayışıyla
sağlıklı biçimde ele alınabilecektir.
Bu bağlamda muhataplık, yalnızca
siyasi partilerle sınırlı tutulmamalı; kanaat önderleri, âlimler, aşiret ve
gelenek temsilcileri, örgütlü yapılar, sivil toplum kuruluşları, meslek
örgütleri, akademik çevreler ve toplumun farklı katmanları da çözüm sürecinin
doğal paydaşlarıdır.
Bu açıdan şiddetin sona erdirilmesi
gayesiyle başlatılan süreç kapsamında TBMM bünyesinde kurulan “Milli Dayanışma,
Kardeşlik ve Demokrasi Komisyon’unun, çok farklı kesimleri dinlemesi ve geniş
bir yelpazeyi sürece dâhil etme yönündeki iradesi olumlu olmuştur.
Ne var ki, bu çoğulcu zemin
korunmadığında ve bazı kesimlerin sesi bastırıldığında, Komisyonun kuruluş
amacıyla çelişen görüntüler ortaya çıkmaktadır. “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve
Demokrasi Komisyonu”nda İttihadul Ulema temsilcisi Mehmet Beşir Şimşek konuşma
yaparken sözünün kesilmesi ve bazı komisyon üyelerinin salonu terk etmesi,
temsil çeşitliliğini gölgeleyen ve toplumsal meşruiyeti zedeleyen bir durum
olarak kayda geçmiştir. Oysa bu tür bir Komisyonun ruhu, tam da farklı seslerin
rahatça konuşabildiği bir zemini inşa etmeyi gerektirir. Sözün kesildiği,
dinleme iradesinin zayıfladığı her an; çözüm zemini daralmakta, güven duygusu
aşınmaktadır. Bununla birlikte komisyona Kürtçe hitap eden Rebia KIRAN’ın
sözünün, Türkçe konuşmadığı gerekçesiyle kesilmesi de sürecin ruhuna ve
komisyonun amacına uygun düşmemiştir.
Burada altı çizilmesi gereken bir
diğer husus da şudur: Hiçbir yapı, Kürtlerin tek temsilcisi değildir. Kürt
halkı çok katmanlı, çok renkli ve çoğulcu bir sosyolojiye sahiptir. Bu
sosyolojiyi tek bir çizgiye, tek bir örgütlenmeye veya tek bir siyasi aktöre
indirgemek; halkın iradesini daraltmak ve bu sosyolojiyi görmezden gelmek anlamına
gelir. Bu nedenle temsil tekelciliği, toplumsal barışın önündeki en büyük
engellerden biridir. Çözüm, ancak çoğulcu bir yaklaşımla bütün tarafların muhatap
alınmasıyla mümkün olabilir.
3.3. HÜDA
PAR’ın Duruşu ve Meseleye Yaklaşımı
Kürt meselesine yaklaşımımız; tarihsel
hafızayı, toplumsal gerçekliği ve ahlaki sorumluluğu esas alan ilkesel bir
duruştan beslenmektedir, konjonktürel gelişmelere göre şekillenmez.
Bu meseleye bakışımızın merkezinde,
bin yılı aşkın süredir bu coğrafyada birlikte yaşamış halkların ortak kaderi,
ortak inancı ve ortak geleceği yer almaktadır.
Kürt meselesi, bizim için ne bir asayiş
sorununa indirgenebilecek kadar dar, ne de dış güçlerin bölgesel hesaplarına
malzeme etmek için kışkırttığı basit söylemlerle çözülebilecek yüzeysel bir
konudur. Bu mesele, doğrudan doğruya hak, hukuk, adalet ve kardeşlik meselesidir.
HÜDA PAR, Kürtlerin bu ülkenin kadim
ve asli unsurlarından biri olduğu gerçeğini tarihsel ve sosyolojik bir vakıa
olarak kabul eder.
Türkler ile Kürtler arasındaki
birliktelik, İslam ortak paydasında şekillenmiş gönüllü bir kardeşliktir. Bu
kardeşliğin bozulmasının temelinde ise, halkların iradesi dışında uygulanan
sekülerleştirme, inkâr, asimilasyon ve tektipleştirme politikaları yatmaktadır.
Bizim yaklaşımımız, geçmişte yapılan yanlışlarla
samimi bir yüzleşmeyi ve gecikmiş adaletin tesisi yoluyla toplumsal barışı
yeniden inşa etmeyi esas alır.
Bu çerçevede HÜDA PAR olarak şiddetin
sona ermesini hayati bir gereklilik olarak görüyoruz; ancak şiddetin bitmesi
tek başına yeterli değildir. Kalıcı barışın; mağduriyetlerin giderilmesi,
hakların teslim edilmesi, kardeşlik hukukunun ihyası ve toplumsal uzlaşının sağlanmasıyla
mümkün olacağına inanıyoruz.
Devletin geçmişte yaptığı yanlışlarla
yüzleşmesi, tıpkı Dersim hadisesinde olduğu gibi hak sahiplerinden özür
dilemesi ve adalet duygusunu yeniden tesis etmesi, bu meselenin ahlaki temelini
oluşturur.
Yine HÜDA PAR’ın çözüm anlayışı, bu
coğrafyanın kendi medeniyet birikiminden beslenir.
Emperyalist projelerle
şekillendirilmiş reçetelerin ne Kürt halkına ne de Türkiye toplumuna huzur
getirmediği, acı tecrübelerle sabittir. Bu nedenle biz, çözümün adresini dış
güçlerin çizdiği haritalarda görmüyoruz; halkların ortak değerlerinde,
özellikle de İslam
kardeşliği hukukunda
arıyoruz. İslam, bu coğrafyada adalet, merhamet ve birlikte yaşama kültürünün tek
elverişli zeminidir.
HÜDA PAR, Kürt meselesinin çözümünde sorumluluk almaktan
kaçınmayan bir siyasi iradeye sahiptir.
Meclis çatısı altında yürütülen samimi her çabaya katkı
sunmayı, halkın taleplerini meşru siyaset alanına taşımayı ve kardeşlik
hukukunu yeniden güçlendirmeyi bir görev olarak görmektedir.
Türk’üyle Kürt’üyle, Arap’ıyla bu coğrafyanın bütün
evlatları arasındaki ihtilafların sonlandırılması; ancak adaletle, samimiyetle
ve ortak değerler etrafında buluşmakla mümkündür.
Bu tarihi kavşakta HÜDA PAR’ın
duruşu; ayrıştıran yerine birleştiren, ötekileştiren yerine onaran, dayatan
yerine ikna eden bir anlayışa dayanmaktadır.
4.
ÇÖZÜMÜN TEMEL İLKELERİ
4.1. Emperyalizm
ve Siyonizm Karşısında Birlik İhtiyacı
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İslam coğrafyası,
yalnızca askeri yenilgiyle değil; aynı zamanda uzun vadeli bir sömürge ve
vesayet düzeniyle karşı karşıya bırakılmıştır. Emperyalist devletler, cetvelle
çizilmiş yapay sınırlar ve dayatılmış ulusçu ideolojiler aracılığıyla Müslüman
halkların tarihi, dini ve kültürel birlik zeminini parçalamış; Türk’ü, Kürt’ü
ve Arap’ı birbirine rakip ve zamanla düşman hâle getiren bir siyasal ve
zihinsel kuşatma inşa etmiştir. Bu yöntemle bölge, kalıcı çatışma alanlarına,
toplumsal fay hatlarına ve sürekli müdahaleye açık kırılgan yapılara
dönüştürülmüş; oluşturulan çatışma zemini, emperyalist müdahalelerin en
işlevsel aracı olarak kullanılmıştır.
Doğrudan işgal ve klasik sömürgecilik ya da mandaterliğin
maliyetinin artmasıyla birlikte emperyalizm, bu vesayet düzenini çoğu zaman
içeriden işletmeyi tercih etmiştir. Bölge ülkelerinde darbeler yoluyla iktidara
taşınan, halkından ve değerlerinden koparılıp devşirilmiş kadrolar eliyle
toplumlar yönetilmiş; bağımsızlık görüntüsü altında bağımlılık
derinleştirilmiştir. Bu süreçte yaşanan katliamlar ve işlenen insanlık suçlarında,
yerel diktatörlerle beraber onları silahlandıran ve destekleyen emperyalist
merkezlerin de dahli vardır. Halepçe katliamı bunun en çarpıcı örneklerinden
biridir. Açıkça görülmektedir ki emperyalistler ve siyonistler ne Türk’ün ne
Kürt’ün ne de Arap’ın dostudur; onların dostluğu yoktur, yalnızca çıkarları
vardır. Bu nedenle bu sömürgeci vesayet düzenine karşı Müslüman halkların İslam
sancağı altında, adalet temelinde birlik olmaktan başka gerçekçi ve kalıcı bir
seçeneği bulunmamaktadır.
Çerçevesi, yapılan çeşitli yorumlarla ne kadar
genişletilmeye çalışılsa da “Ulusalcılık”, referans aldığı değerler ve karşıtlık
üzerine inşa ettiği kimlik kurgusu itibarıyla emperyalizmin ve siyonizmin “Böl,
parçala, parçaları birbirine karşı kullanarak zayıflat ve ardından yut.”
şeklinde işleyen klasik siyasetinin en elverişli araçlarından biri olmuştur. “Ulusalcılık”
ve benzeri ideolojiler, toplumsal birlik zeminini ortak inanç, ahlak ve adalet
ilkeleri yerine etnik aidiyetler üzerine oturttuğu ölçüde, farklılıkları doğal
bir zenginlik olmaktan çıkarıp çatışma nedenlerine dönüştürmektedir.
Bu yönüyle “Ulusalcılık” çoğu zaman emperyalist
müdahalelere karşı bir direnç söylemi gibi sunulsa da pratikte Müslüman
halkları ortak bir gelecek tasavvurundan uzaklaştırmakta; onları dar kimlik
kalıpları içine hapsederek birbirine karşı kırılgan ve manipülasyona açık hale
getirmektedir. Ortaya çıkan parçalanmış yapı, dış müdahaleyi kolaylaştıran,
vesayet ve sömürüye davetiye çıkaran bir zemin üretmektedir. Dolayısıyla
emperyalizme karşı gerçek ve kalıcı bir mücadele, bu ideolojik daraltmaların
ötesine geçen, adalet ve ortak değerler temelinde kurulan kapsayıcı bir birlik
anlayışını zorunlu kılmaktadır. Bu ortak değerin ve en güçlü bağın İslam olduğu
açıktır. Son yüzyıldaki ağır ve yıpratıcı sınamalara rağmen bizi bin yıldır bir
arada tutan, bin yıl daha birliğimizi sağlayacak olan İslam’dır, İslam
kardeşliğidir. Tam da bu nedenle siyonist ve emperyalist vesayet odakları Müslüman
halkların ortak paydası ve bir arada durabilme imkânı olan İslam’ı ve İslami
kimliği sistematik biçimde hedef almaktadır.
Açıktır ki Müslüman halklar İslam’dan uzaklaştıkları
ölçüde birbirlerinden de uzaklaşmakta; bu kopuş, emperyalist sömürgeciliğe
karşı ortak bir güç oluşturma imkânını zayıflatmaktadır. Neticede parçalanmış,
ortak değerlerinden koparılmış toplumlar, dış müdahalelere ve tahakküme karşı
daha savunmasız hâle gelmekte, “yutulmaları” çok daha kolay olmaktadır.
Bu emperyalist projelere karşı etkili ve kalıcı bir duruş
sergilenebilmesi için iki temel hattın birlikte ve kararlılıkla güçlendirilmesi
zorunludur. Birincisi, Müslüman halkların ortak birlik zemini yeniden tahkim
edilmeli; bu zemin, etnik veya ulusal kimlikler üzerinden değil, adalet, İslam
kardeşliği, ümmet bilinci ve ittihad-ı İslam hedefi esas alınarak inşa
edilmelidir.
İkincisi ise, başta Kürtler olmak üzere kardeşlerinin
gadrine uğramış, horlanmış ve öteki sayılmış tüm toplumsal kesimlerin ve hatta
şahısların mağduriyetlerinin giderilmesi, gönüllerinin alınması, haklı
taleplerinin karşılanması ve meşru haklarının eksiksiz biçimde iade
edilmesidir. Bu, kimliğin inkâr edilmediği, dilin yasaklanmadığı, kültürün ve
inancın özgürce yaşanabildiği, adalet ve eşitlik ilkesinin fiilen hayata
geçirildiği bir toplumsal ve siyasal düzeni gerektirir. Zulmün herhangi bir
biçimine göz yuman, hak ihlallerini meşrulaştıran yaklaşımlar, birlik söylemini
anlamsızlaştırır, siyonist ve emperyalist müdahalelere zemin hazırlar.
Gerçek bir birlik ancak adaletle mümkündür. İslam
kardeşliği, baskının üzerini örten bir retorik değil; hakkı teslim eden,
mağduriyeti gideren ve sorumluluğu paylaşan bir ahlaki ve siyasi duruştur. Bu
anlayış benimsendiği ölçüde Müslüman halklar arasındaki güven yeniden tesis
edilecek, dış müdahalelere ve sömürgeci projelere karşı sahici ve güçlü bir
ortak irade ortaya çıkacaktır.
4.2. Edebiyatı
Yeterince Yapılan Kardeşliğin, Hukukunun Tesisi
Türkiye’de tek parti ve darbe dönemlerinde Kürt toplumu
üzerinde uygulanan inkâr, asimilasyon, sürgün ve katliam politikaları,
toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır. Günümüzde Kürt meselesinin çözümü
ve toplumsal barışın tesisi için en temel gerekliliklerden biri, devletin
geçmişteki hatalarıyla yüzleşmesi, sorumluluklarını kabul etmesi ve
mağduriyetlerin telafisi yönünde adımlar atmasıdır.
Kürt meselesi, güvenlik başlığıyla ele alınabilecek
teknik bir mesele değildir. Bu mesele, doğrudan toplumsal barışın, adaletin ve
kardeşlik hukukunun zedelenmesiyle ilgilidir. Bu nedenle çözüm de “birlik” ve
“kardeşlik” vurgularının sadece söylem düzeyinde kalmaması, bu kardeşliğin
hukuki ve siyasi temellerinin yeniden ihya edilmesiyle mümkün olabilir.
Bugün devletin en üst kademelerinden yükselen birlik ve
kardeşlik vurguları, tarihsel bir hakikatin yeniden hatırlanması bakımından
önemlidir. Türkler ve Kürtler, bu coğrafyada bin yılı aşkın bir süredir
birlikte yaşamış, aynı inancı paylaşmış, aynı kıbleye yönelmiş ve ortak bir
kaderi omuzlamıştır. Ancak bu birlikteliğin asli zemini çoğu zaman bilinçli ya
da bilinçsiz biçimde göz ardı edilmiş; kardeşlik, İslam’dan bağımsız, soyut ve
retorik bir kavrama indirgenmiştir. Oysa bizi bir arada tutan asıl harç İslam’dır.
İslam kardeşliği, etnik kimlikleri yok sayan değil; onları adalet çerçevesinde
tanıyan, koruyan ve anlamlandıran bir birlik anlayışıdır.
Gerçek ve kalıcı bir çözüm için, edebiyatı yeterince
yapılmış olan kardeşliğin hukuku tesis edilmelidir. Hukuk, güçlü olanın zayıf
olana lütfu değil; herkes için bağlayıcı ve eşitlikçi bir zemindir. Kürt
halkının maruz kaldığı anayasal düzeydeki adaletsizlikler açık biçimde kabul
edilmeden, hak ve hukuk şartsız şekilde tanınmadan, toplumsal barışı ve
kardeşlik hukukunu ihya etmek mümkün değildir. Adaletin olmadığı yerde huzur ve
güven, huzur ve güvenin olmadığı yerde de birlik tesis edilemez.
Yeni dönemde devletin izlemesi gereken strateji,
"müzakereci" değil "icraatçı" bir adalet anlayışı
olmalıdır. Devlet, çiğnenen hakları iade eden ve adaleti tesis eden makam
olmalıdır. Kürt meselesi bağlamındaki temel hak ve hürriyetler, şu ya da bu
örgütün silah bırakma şartına bağlı birer "müzakere kartı" değildir.
Devletin atacağı adımlar, vatandaşının rızasını ve huzurunu önceleyen kararlı
bir "hukuk devrimi" niteliğinde olmalıdır. Toplumsal barış, devletin
vatandaşıyla helalleşmesi, kucaklaşması ve aradaki güven bunalımını onarmasıyla
mümkündür.
Kürt meselesinin çözümü, statükocu ezberleri bozacak
kapsamlı bir hukuk devrimiyle mümkündür. Bu bağlamda Kürt meselesinin çözümü;
Türkiye’nin birlik ve beraberliğinin pekişmesine, kardeşlik hukukunun tesis
edilmesine ve devlet-millet bütünleşmesine hizmet edecek yeni bir anayasal ve
yasal çerçeveyi zorunlu kılmaktadır.
5. KÜRT MESELESİNE DAİR ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Kürt Meselesinin çözümü bağlamında,
kalıcı barış ve adalet için atılması gereken anayasal ve yasal somut adımlar
şunlardır:
a)
Darbe ürünü 1982 Anayasası yerine vesayetçi, tek tipçi, ötekileştirici
unsurlardan ve her türlü ideolojik dayatmadan arındırılmış, halkın inanç
değerleriyle uyumlu, adalet ve eşit vatandaşlık temelinde yeni bir anayasa
hazırlanmalıdır.
b)
Anayasanın 66. Maddesinde yer alan ve vatandaşlığı etnik bir kökene bağlayan
ifadeden vazgeçilmelidir. Bunun yerine, etnik çağrışımı olmayan, kapsayıcı,
aidiyet bağını esas alan bir vatandaşlık tanımı getirilmelidir. Türkler ve
Kürtler, bu ülkenin asli kurucu halkları olarak kabul edilmelidir.
c)
Başta vatandaşlık tanımı olmak üzere, anayasa ve sistemin bütün resmî
literatürüne hâkim olan ayrımcı söylemler ayıklanmalıdır.
d)
Kürtçe, eğitim dili olarak kabul edilmelidir. Anayasanın 42.
Maddesindeki "Türkçeden başka hiçbir dil ana dil olarak okutulamaz"
hükmü değiştirilmeli; "Devlet, Türkçe’nin yanında vatandaşların
anadillerini öğrenmelerini ve bu dilde eğitim almalarını güvence altına alır."
hükmü getirilmelidir.
e)
Anadilde eğitim için Milli Eğitim Kanunu ve Yükseköğretim Kanunu’nda
değişikliğe gidilmeli, anadilde eğitimi destekleyici düzenlemeler yapılmalıdır.
f)
Anayasanın 14. Maddesindeki muğlak ifadeler, "Şiddeti teşvik ve
terör eylemleri dışında, ifade özgürlüğü kapsamında siyasi ve kültürel
taleplerin açıklanması güvence altına alınır" şeklinde netleştirilmelidir.
g)
Geçmişte zulüm ve ayrımcılıkla anılan kişilerin isimlerini taşıyan okul,
cadde ve kışla isimleri derhal değiştirilmeli; isimleri değiştirilen yerleşim
yerlerine tarihsel ve orijinal adları iade edilmelidir.
h)
Başta Şeyh Said olmak üzere, halkın saygı duyduğu Kürt âlimlerine
geçmişte yapılan zulümler resmen kabul edilmeli, devlet adına özür
dilenmelidir. Said-i Nursi, Şeyh Said ve Seyyid Rıza’nın mezar yerleri
açıklanmalıdır.
i)
Sayısı binleri bulan kayıpların akıbeti açıklanmalı, faili meçhul
cinayetlere ilişkin soruşturmalar ciddiyetle yürütülmeli ve sorumlular bulunup
cezalandırılmalıdır.
j)
Okul kitaplarındaki resmî ideolojinin gerçeğe aykırı ve dışlayıcı
tezlerinden vazgeçilmeli; Türklerin ve Kürtlerin Malazgirt, Çanakkale ve Millî
Mücadele’deki ortak tarihsel birlikteliği sahih bir şekilde yeni nesillere
aktarılmalıdır. Ders kitaplarında Kürt tarihine ve edebiyatına yer verilmeli,
örnek tarihi şahsiyetler hak ettiği değeri görmelidir.
k)
Uzun yıllar her alanda geri bırakılan bölgenin, batıdaki ekonomik refah
seviyesine ulaşması için gerekli yatırımlar yapılmalı, bu anlamda bölgeye
pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.
l)
Vatandaşlığa kabul işlemlerinde başka ülke vatandaşı olan Kürtlere de
Batı Trakya ve diğer bölgelerden gelen Türk kökenli kişilere sağlanan kolaylık
ve ayrıcalıklar tanınmalıdır.
m)
Katı merkeziyetçi yapıya son verilmeli, yerel yönetimler güçlendirilmeli
ve kayyım uygulamalarına son verilmelidir.
n)
Bölgenin manevi dinamikleri olan medreseler iyileştirilmeli, asli
fonksiyonlarına kavuşturulmalı ve medreseler tarafından verilen icazetlere
resmî statü tanınmalıdır.
o)
Kardeşleri birbirinden ayıran Sykes-Picot sınırları sembolik hale
getirilmeli; komşu ülkelerdeki akrabalarla beşerî (sıla-i rahim), ekonomik ve
kültürel ilişkilerin geliştirilmesi için her türlü kolaylık sağlanmalıdır.
SONUÇ
Malazgirt Ruhu ile Geleceği Birlikte İnşa
Etmek
Bugün gelinen aşamada,
artık herkes tarafından açıkça görülmüştür ki silah, bir hak arama yöntemi
değildir. Şiddete başvurmak başlı başına bir sorundur ve bu sorunun mutlak
anlamda çözülmesi gerekir.
Silahlar derhal, şartsız ve bir daha ele
alınmamak üzere devreden çıkmalı, sorunlar yalnızca sivil siyaset zemininde
konuşulmalı ve adalet temelinde çözülmelidir.
Silahın
devrede olduğu hiçbir zeminde sözün gücü ve tesiri kalmaz ve siyaset sağlıklı
biçimde işleyemez. Bu nedenle, şiddetin tamamen devre dışı bırakılması,
toplumsal barış ve ortak gelecek açısından da vazgeçilmez bir gerekliliktir.
Yeni bir sayfa
açılacaksa, şiddet kullanan örgütlere üye olmuş ya da çeşitli nedenlerle bu
yapılara meyletmiş olmakla birlikte, fiilen herhangi bir eyleme karışmamış
kişilerin bir an önce evlerine dönmeleri ve topluma entegrasyonu sağlanmalıdır.
Yapılacak
yasal düzenlemeler; kendini fesheden, şiddeti tümüyle terk eden ve bu nedenle
münfesih sayılan tüm örgütsel yapıları kapsayacak şekilde, adil ve kuşatıcı bir
anlayışla ele alınmalıdır.
Şiddete
bulaşmış olması nedeniyle hemen yurda dönmesi sosyolojik olarak mümkün
olmayanlar için ise ceza ve dava zaman aşımı süreleri yeniden düzenlenerek,
toplumsal kabulün oluşacağı uygun bir zeminde eve dönüşlerin önü açılmalıdır.
Silah bırakıp
yurtdışından dönen, cezaevinden çıkan kişilerle ilgili olarak da ne keyfî ne de
cezalandırıcı bir yaklaşım benimsenmeli; makul, ölçülü ve toplumu rahatlatan
bir adli kontrol süreci işletilmelidir.
Kimden gelirse
gelsin, hangi siyasi saikle yapılırsa yapılsın, halkımızın ortak çıkarına,
huzuruna ve kardeşliğine hizmet eden, hakka ve hukuka uygun olan her adımı
amasız ve fakatsız destekliyoruz. Bizim için belirleyici olan, adımı kimin
attığı değil, o adımın milletin maslahatına hizmet edip etmediğidir. Bu önemli
eşikte, geçmişin siyasi rekabetlerini bir kenara bırakarak, halkımızın selameti
için atılacak her hayırlı adımın arkasında olacağız.
Kürt’ü Türk’e,
Türk’ü Kürt’e düşman etmeye çalışanlar, gerçekte her iki halkın da ortak
düşmanıdır ve “iç cephe” ancak bu bilincin yerleşmesiyle tahkim edilebilir.
Bu süreçte
herkesin, “Bu tam gönlüme göre değil, belki içime tam sinmiyor; ama memleketin
selameti, akan kanın durması ve gelecek nesillerin huzuru için bunu kabul
edebilirim.” diyebileceği bir fedakârlık noktasında buluşması gerekmektedir.
Amaç, evvela şiddeti sona erdirmek olmadır. Şiddet sona erdikten sonra ise asıl
hedef, kalıcı bir kardeşlik hukuku inşa etmek olmalıdır. Türk’üyle Kürt’üyle 86
milyonun “Kazandım!” diyeceği, kaybedeninin sadece terör, emperyalizm ve savaş
baronları olacağı bir formül, Türkiye’nin dünyaya sunacağı en güçlü barış
modeli olacaktır.
Şiddet
sorunundan bağımsız olarak Kürt meselesi ile ilgili olarak;
Kürt
meselesinin çözümü için referans olması gereken model Malazgirt ruhudur.
Raporumuzda detaylıca ele aldığımız üzere; bin yılı aşkın bir süredir Türkler
ve Kürtler, İslam kardeşliği temelinde ortak bir kader bilinciyle hareket etmiş,
bu toprakların kapılarını birlikte İslam’a açmış, ortak vatan haline
getirdikleri bu topraklarda yüzyıllarca kardeşçe yaşamışlardır. Bugün de
önümüzdeki yüzyılı inşa edecek olan ruh, aynı kardeşlik ruhudur.
Cumhurbaşkanı
Erdoğan tarafından dile getirilen “Türkiye Yüzyılı” vurgusu önemlidir ve
değerlidir. Bu vizyonun hakkıyla hayata geçirilebilmesi için geçen yüzyılın
büyük ölçüde bir kayıp yüzyıl olduğu gerçeğiyle yüzleşmek gerekmektedir.
Önümüzdeki yüzyılın da kayıp olmaması için, bin yıl önce Malazgirt’te tesis
edilen İslam kardeşliği temelinde Türk’üyle Kürt’üyle ortak bir gelecek inşa
edilmeli ve bunun hukuku inşa edilmelidir.
Bu yüzyıl,
Türklerin ve Kürtlerin 1071’de olduğu gibi İslami kardeşlik ruhunu yeniden ihya
ettiği bir yüzyıl olmalıdır. Coğrafyamıza yönelen tehditler göz önüne
alındığında bu husus varoluşsal bir zorunluluktur.
Türk ve Kürt
halklarının kaderi ortaktır. Her birinin güvenliği, huzuru, özgürlüğü ve
adaleti diğerinkine bağlıdır. Bu nedenle şiddetin devreden çıkarılması ve
sonrasında siyasetin kalıcı bir çözüm üretmesi, 86 milyonun tamamının ve tüm
bölge halklarının yararına olacaktır.
Türkiye’nin
Kürt meselesini çözmesi, emperyalizmin elindeki bir kozu almaktan çok daha öte,
bu coğrafyada adaletin ve kardeşliğin yeniden hükümferma olmasının önündeki
büyük bir engeli kaldırmış olması demektir.
Hedefimiz
yalnızca bir örgütün silah bırakmasını sağlamak olmamalı, her ferdin onurlu,
özgür ve eşit bir vatandaş olarak yaşadığı adil, huzurlu ve tam bağımsız bir
ülkeyi inşa etmek olmalıdır.
Bizler bin
yıllık kardeşliğin, ortak inancın ve “biz” olma şuurunun tarafındayız. Kürt’ün
Türk’e, Türk’ün Kürt’e feda edileceği bir senaryo yoktur. Her iki halkın da
kazandığı; yalnızca emperyalizmin, kaos planlayanların ve şiddet siyasetinin
kaybettiği bir gelecek mümkündür.
Hedef,
coğrafyamızın emperyalist vesayetten kurtulması, bin yıllık kardeşlik ahdinin
inancımızın mayasıyla yeniden yoğrulması olmalıdır.
Bir mücadele
verilecekse, adaleti ve hakkaniyeti merkeze alarak bu toprakları yeniden
barışın ve güvenin beldesi olan “Emin Belde” haline getirmenin mücadelesi olmalıdır.
Gelin, bu
tarihî fırsatı heba etmeyelim. Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla bu coğrafyanın
kadim halkları olarak aramıza ekilmek istenen fitne tohumlarını söküp atalım ve
bin yıllık kardeşlik ahdimizi yenileyelim.
EK:
FESHEDİLEN VEYA
MÜNFESİH SAYILAN TERÖR ÖRGÜTLERİ HAKKINDA KANUN TEKLİFİ TASLAĞI
GENEL GEREKÇE
Hukuk düzeninin önemli
işlevlerinden biri de toplumsal huzuru, barışı ve güvenliği sağlamaya dair
genel talep ve ihtiyaçları karşılamaktır. Özellikle kamusal nitelikli hukuk
normlarında kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu yararı gibi kavramlarla formüle
edilen bu işlev, aynı zamanda değişken özellik taşıyan hukuk kuralları ile
toplumsal dinamiklerden beslenen siyasetin kesişim alanlarını da
belirlemektedir.
Terör ve şiddetin Türkiye’nin gündeminden tamamen
çıkartılarak toplumsal dayanışmayı, huzur ve güven
ortamının sağlanmasını amaçlayan, TBMM bünyesinde kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu
marifetiyle resmi hüviyet kazanan süreç,
ülkemiz açısından her alanda önemli kazanımlar sağlayacak ve tarihi fırsatlar
için kapı aralayacak niteliktedir. Güçlü
bir siyasi iradeye ve buna paralel gittikçe artan toplumsal mutabakata ve
desteğe dayanan bu sürecin sağlıklı işlemesi ve hedefine ulaşması için uygun
bir hukuki zeminin de oluşturulması gerekmektedir. Bu süreçte atılacak
adımların, yapılacak işlerin hukuki çerçevesinin oluşturulması; hukuk
devletinin gereği olduğu gibi süreçle ilgili tüm tarafların ve toplumun
yürütülen sürece olan güven ve inancını da artıracak, şeffaflığı ve hukuki
öngörülebilirliği de sağlayacaktır. Teklif edilen kanun, söz konusu hukuki
çerçevenin ilk aşamasını düzenlemektedir.
Sürecin ilk aşaması olarak
silahsızlanma ve terörsüz Türkiye hedefinin gerçekleşmesi; silahların
susmasını, şiddet ve çatışma ortamının sona erdirilmesini gerektirmektedir.
Çatışmaların, silahlı eylemlerin tarafı olan ve 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanununda “terör örgütü” olarak
tanımlanan örgütsel yapıların insan kaynağı ve diğer unsurları bakımından
toplumsallaşıp değişik boyutlarıyla etki alanlarını genişleterek faaliyetlerini
sürdürdüğü dikkate alındığında bu örgütlerin tasfiyesini, feshini kolaylaştıracak
ve teşvik edecek yasal düzenlemelerin yapılmasının sürecin devamında ve
başarısında önemli etkide bulunacağı açıktır.
Kanun teklifi ile; fesih kararı
alıp silahsızlanan ve terör eylemlerini terk eden terör örgütü üyeleri hakkında
bu Kanunun amacını gerçekleştirmeye yönelik uygulanacak hükümler
düzenlenmiştir. Ayrıca fesih kararı alıp silah bırakan terör örgütlerinin takip
ve tespitini yapmak üzere “Gözlem ve
Tespit Kurulu” kurulmuştur. Bu kurulun vereceği bilgi ve raporlar
doğrultusunda konunun Milli Güvenlik Kurulunda ele alınması sonrasında
Cumhurbaşkanının kararıyla örgütün feshinin ilan edileceği düzenlenmiştir.
Böylece silah bırakan terör örgütlerinin tasfiye süreci gerçekçi ve
denetlenebilir şekilde hukuki çerçeveye oturtulmuştur.
Teklif edilen kanunda; fesih kararı
almamış olsa bile uzun süredir terör eylemlerine ve şiddete başvurmamış veya
üye sayısı ve örgütsel teşkilatlanması bakımından örgütsel vasfını ve eylem
kabiliyetini yitirmiş terör örgütlerinin de bu kanun kapsamına alınmasını
sağlayacak düzenlemeyle, amaçlanan toplumsal huzur ve barışın daha kapsamlı ve
kalıcı olması hedeflenmiştir. Böylece
yapılan düzenlemenin arızi bir duruma, belli bir kesime yönelik olduğu
yönündeki itiraz ve şüpheler de izale edilmiş olacaktır. Toplumun tümüne
yönelik genel, eşitlikçi ve hakkaniyeti esas alan bu düzenlemenin teklifin ve
sürecin amacına hizmet edeceği açıktır. Ancak münfesih sayılan söz konusu terör
örgütlerinin tespitinin de bu kanunla düzenlenen kurul tarafından yapılacağı ve
Cumhurbaşkanı kararıyla münfesih örgütlerin ilan edileceği hüküm altına
alınmıştır.
Teklifte; benzer amaçlarla yapılan
düzenlemeler ve mukayeseli hukuktaki örnekler de dikkate alınarak feshedilen
veya münfesih sayılan terör örgütü mensuplarına uygulanacak hükümler konusunda
düzenleme yapılmıştır. Bu örgütlerin terör eylemlerine iştirak etmemiş üyeleri, kurucuları ve
yöneticileri hakkında ceza verilmeyeceği, başlatılmış olan soruşturma ve
kovuşturmaların durdurulacağı, bu kişilerin denetime tabi tutulacağı düzenlenmiştir.
Feshedilen veya münfesih sayılan
terör örgütü mensuplarının diğer terör suçları nedeniyle haklarında verilen
cezaların infazında da indirim öngörülmüştür. Suç ve ceza siyaseti açısından bu
düzenlemeler yapılırken kamunun cezalandırma hak ve yetkisi ile tesis edilecek
toplumsal huzur ve barış ortamındaki kamu yararı ve maslahat arasında denge
sağlanmaya çalışılmıştır. Böylelikle sürecin amacına ve ruhuna uygun bir
uzlaşma ve helalleşme zemininin oluşmasına da imkân tanınmıştır.
Teklif konusu kanunun amacına ve
yaklaşımına uygun olarak; feshedilen veya münfesih sayılan terör örgütü
mensupları hakkında, 5237 sayılı Kanunda öngörülen dava ve ceza zamanaşımı
sürelerinin yarısının uygulanacağı da hüküm altına alınmıştır.
Küresel dengeler, bölgesel
gelişmeler, ülke içinde her alandaki değişim ve dönüşümler; birlik ve
beraberliğin, barış ve huzurun, dayanışmanın sağlandığı güçlü bir toplum
yapısını zorunlu kılmaktadır. Uzun yıllara sâri, değişik nedenleri ve boyutları
olan kangren haline gelmiş sorunların çözülmesi amacıyla başlatılan sürecin
başarısı için “ilk adım”
niteliğindeki hukuki düzenlemeler içeren bu kanun teklifinin sonraki aşamalarda
kardeşlik hukukunun tesisi ve geliştirilmesi için de başlangıç olacağı
muhakkaktır.
MADDE GEREKÇELERİ
MADDE 1- Maddeyle, Kanunun amacı
düzenlenmektedir.
MADDE 2- Maddeyle, Kanunun kapsamı ve
Teklifte kullanılan bazı kavramların tanımı yapılmaktadır.
MADDE 3- Maddeyle, bu Kanunun
uygulanmasında, feshedilen veya münfesih sayılan terör örgütlerinin bu Kanun
kapsamında takibini ve gerekli tespitleri yapmak amacıyla Gözlem ve Tespit
Kurulu düzenlenmektedir.
Kurulun,
Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında İçişleri, Dışişleri, Adalet ve Milli
Savunma Bakanlıklarının belirlediği Bakan Yardımcıları ile Milli İstihbarat
Teşkilatının belirlediği Başkan Yardımcısından oluşacağı düzenlenmiştir.
MADDE 4- Maddede Gözlem
ve Tespit Kurulunun görev ve yetkileri düzenlenmiştir.
Kurula
verilen görevlerle, feshedilen terör örgütlerinin fesih sürecindeki durumunun
takip ve tespitinin yapılması, münfesih sayılan terör örgütlerinin de resen
veya ilgililerin talebi üzerine tespitinin yapılarak Cumhurbaşkanına konuyla
ilgili raporların sunulması hedeflenmektedir.
Maddenin
ikinci ve üçüncü fıkralarında, Gözlem ve Tespit Kurulunun çalışmalarının
sağlıklı ve verimli yürütülmesi için Kurula verilen yetkiler düzenlenmektedir.
MADDE 5- Maddeyle, Gözlem
ve Tespit Kurulunun oluşumu, işleyişi, çalışma şekli, görev ve yetkileri
ile sair hususlarla ilgili olarak Cumhurbaşkanına yönetmelik çıkarma yetkisi
verilmektedir.
MADDE 6- Feshedilen veya münfesih sayılan
terör örgütlerinin Cumhurbaşkanı tarafından ilanı ile ilgili hususlar
düzenlenmektedir.
Gözlem
ve Tespit Kurulunun söz konusu örgütlerle ilgili değerlendirme ve tespitlerini
içeren olumlu raporunun Cumhurbaşkanına sunulması sonrası konunun Milli
Güvenlik Kurulunda görüşülerek tavsiye kararı alınması ve Cumhurbaşkanının
uygun görmesi halinde feshedilen veya münfesih sayılan örgütlerin Cumhurbaşkanı
kararıyla ilan edileceği düzenlenmiştir.
Maddede
oluşturulan tespit ve denetim mekanizmasıyla bu Kanun kapsamına girecek
örgütlerin aşamalı bir şekilde tespitini ve ilanını sağlayacak yöntemin
belirlenmesi amaçlanmaktadır.
MADDE 7-Maddeyle, feshedilen veya münfesih
sayılan örgütler hakkında uygulanacak hükümler düzenlenmektedir.
Buna
göre; bu örgütlerin terör suçlarına iştirak etmemiş üyeleri, kurucuları ve
yöneticileri ile
bu örgütlere bilerek ve isteyerek yardım eden ya da bu örgütlerin
propagandasını yapan kişiler hakkında başlatılmış olan soruşturma ve
kovuşturmaların durdurulacağı, bu kişilerin cezalarının infazına başlanmayacağı, infazı devam edenlerin
infazının durdurulacağı düzenlenerek bunlar hakkında denetim süresi
öngörülmüştür.
Maddenin ikinci fıkrasında, denetime tabi
tutulan kişilerin denetim süresi içinde temel şekli itibarıyla cezasının üst
sınırı beş yıldan fazla olan kasıtlı bir suç işlememeleri halinde haklarında
uygulanacak hükümler düzenlenmiştir.
Maddenin üçüncü fıkrasında, denetime tabi
tutulan kişilerin denetim süresi içinde temel şekli itibarıyla cezasının üst
sınırı beş yıldan fazla olan kasıtlı bir suç işlemeleri halinde haklarındaki soruşturma
ve kovuşturmalara, cezalarının infazınakaldığı yerden devam edileceğidüzenlenmiştir
Düzenlemeyle,
terör ve şiddetin sonlandırılarak toplumsal barış ve huzurun sağlanması amaçlanarak
terör örgütlerinin silah bırakması ve feshi teşvik edilmektedir.
MADDE 8-Maddede, feshedilen veya münfesih
sayılan terör örgütü mensuplarının cezalarının infazı düzenlenmektedir.
Buna
göre, söz konusu terör örgütü mensuplarının işlediği, bu kanunun yedinci
maddesi kapsamı dışındaki terör suçları nedeniyle haklarında verilen cezaların
infazında ceza infaz kurumlarında geçirilecek sürelerde indirim yapılacağı, bu
kişilerin denetime tabi tutulacağı düzenlenmiştir.
Maddenin
ikinci ve üçüncü fıkralarında, denetime tabi kişilerin denetim süresi içinde
suç işleyip işlemediklerine göre haklarında uygulanacak hükümler
düzenlenmiştir.
Maddedeki
düzenlemeyle bu kanunun amacı gözetilerek terör örgütlerinin silah bırakması ve
feshi teşvik edilmektedir.
MADDE 9- Maddeyle, feshedilen veya münfesih
sayılan terör örgütü mensupları hakkında uygulanacak zamanaşımı süreleri
düzenlenmektedir.
Düzenlemeyle;
bu örgüt mensupları hakkında, 5237 sayılı Kanunda öngörülen dava ve ceza
zamanaşımı sürelerinin yarısının uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Böylece
terör örgütlerinin tasfiye süreçlerinin ve ilgili yargı süreçlerinin
sürüncemede kalmadan seri şekilde sonuçlandırılması amaçlanmaktadır.
MADDE 10-Yürürlük maddesidir.
MADDE 11-Yürütme maddesidir.
FESHEDİLEN VEYA
MÜNFESİH SAYILAN TERÖR ÖRGÜTLERİ HAKKINDA KANUN TEKLİFİ TASLAĞI
Amaç
ve kapsam
MADDE
1- (1)Bu Kanunun
amacı; feshedilen veya münfesih sayılan terör örgütlerinin tespiti ile bu
örgütler ve örgüt mensupları hakkında uygulanacak hükümlerin toplumsal huzuru
ve barışı tesis edecek şekilde düzenlenmesine ilişkin usul ve esasları
belirlemektir.
(2) Bu Kanun; feshedilen veya
münfesih sayılan terör örgütleri ve bu örgütlerin mensupları ile bu Kanuna göre
kurulan Gözlem ve Tespit Kurulunu
kapsar.
Tanımlar
MADDE 2- (1) Bu Kanunda geçen;
a) Terör örgütü: Cebir ve şiddet kullanarak, siyasî ve
ideolojik amaçla devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine
karşı suç işlemek üzere kurulmuş, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza
Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet,
silahlı cemiyet, çete, silahlı çete veya gizli ittifakı,
b) Feshedilen terör örgütü: Fesih kararı alarak silah
bıraktığı, cebir ve şiddet yöntemini terk ettiği ve terör eylemlerine
başvurmadığı tespit ve ilan edilen terör örgütü,
c) Münfesih sayılan terör örgütü: Fesih kararı almamış
olsa bile; bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla on yıldır terör
eylemlerine başvurmadığı veya üye sayısı ve örgütsel teşkilatlanması bakımından
örgütsel vasfını ve eylem kabiliyetini yitirdiği tespit ve ilan edilen terör
örgütü,
ç) Kurul: Feshedilen veya münfesih sayılan terör
örgütlerinin gözlemlenmesi ve tespiti için Cumhurbaşkanlığı bünyesinde kurulan
Gözlem ve Tespit Kurulunu,
ifade eder.
Gözlem ve Tespit
Kurulu
MADDE 3- (1) Bu Kanunun uygulanmasında,
feshedilen veya münfesih sayılan terör örgütlerinin takibini ve gerekli
tespitleri yapmak amacıyla Gözlem ve Tespit Kurulu kurulmuştur. Bu Kurul, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında İçişleri, Adalet,
Milli Savunma ve Dışişleri Bakanlıklarının belirlediği Bakan Yardımcıları ile
Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığının belirlediği Başkan Yardımcısından
oluşur.
(2) Kurul toplantılarına üyeler dışında gündemin
özelliğine göre ilgili kurum temsilcileri ve kişiler de çağrılarak bilgi ve
görüş alınabilir.
(3) Kurul, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren bir yıl süreyle görev yapar. Cumhurbaşkanı, gerek görmesi halinde bu
süreyi bitiminden itibaren altışar aylık sürelerle uzatabilir.
Kurulun görev ve
yetkileri
MADDE 4- (1) Kurulun görevleri şunlardır:
a) Feshedilen terör örgütlerinin takip ve tespitini
yaparak Cumhurbaşkanına gerekli bilgi ve raporları sunmak.
b) İlgililerin veya mahkemelerin talebi üzerine ya da
resen; münfesih sayılan terör örgütlerinin tespitini yaparak durumu
Cumhurbaşkanına rapor halinde sunmak.
c) Bu Kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak
Cumhurbaşkanınca verilen diğer görevleri yapmak.
(2) Kurul, görev alanı ile ilgili her türlü bilgi ve
belgeyi ilgililerden talep edebilir; gerekli inceleme ve araştırmaları
yaptırabilir.
(3) Kamu kurum ve kuruluşları ile yargı mercileri,
Kurulun görevi kapsamında ihtiyaç duyduğu her türlü bilgi ve belgeyi
gecikmeksizin Kurula göndermek veya yerinde incelenmesine imkân sağlamak
zorundadır.
Usul ve esaslar
MADDE 5- (1) Kurulun oluşumu, işleyişi,
çalışma şekli, görev ve yetkileri ile sair hususlar, Cumhurbaşkanınca
çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.
Cumhurbaşkanınca ilan
MADDE 6- (1)Feshedilen veya münfesih sayılan
terör örgütleri hakkında Kurul tarafından yapılan tespit ve değerlendirmeleri
içeren olumlu raporun Cumhurbaşkanına sunulması sonrası konu gündeme alınarak
Milli Güvenlik Kurulunda görüşülür. Milli Güvenlik Kurulunun tavsiye kararı
üzerine Cumhurbaşkanının uygun görmesi halinde feshedilen veya münfesih sayılan
örgütler Cumhurbaşkanı kararıyla ilan edilir.
Soruşturma,
kovuşturma ve infaza ilişkin hükümler
MADDE 7- (1)Feshedilen
veya münfesih sayılan terör örgütleri ile ilgili olarak;
a) Bu örgütlerin
üyeleri, kurucuları ve yöneticileri hakkında Türk Ceza Kanununun 314 üncü
maddesinin birinci ve ikinci fıkraları,
b)
Bu örgütlere bilerek ve isteyerek yardım eden kişiler hakkında Türk
Ceza Kanununun 220 nci maddesinin yedinci ve 314 üncü maddesinin
üçüncü fıkraları delaletiyle 314 üncü maddesinin ikinci fıkrası,
c)
Bu örgütlerin propagandasını yapan kişiler hakkında 12/4/1991 tarihli ve 3713
sayılı Terörle Mücadele Kanununun7 nci maddesinin ikinci, üçüncü, dördüncü ve
beşinci fıkraları,
kapsamında
başlatılmış olan soruşturma ve kovuşturmalarda durma kararı verilir;
kesinleşmiş hükümlerden infazı henüz başlamamış olanların infazına başlanmaz,
infazı devam edenlerin infazı durdurulur.
(2)Birinci fıkraya göre haklarında karar verilenler üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulur. Denetimli
serbestlik süresi içinde temel şekli itibarıyla cezasının üst sınırı
beş yıldan fazla olan kasıtlı
bir suç işlememeleri halinde;
a) Haklarında
soruşturma yapılanlarla ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığı kararı, kamu
davası açılmış olanlarla ilgili olarak ise düşme kararı verilir.
b) Haklarında
mahkûmiyet hükmü verilmiş olanların cezaları infaz edilmiş sayılır, mahkûmiyet
kararları bütün hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılır.
(3)İkinci fıkraya göre denetimli serbestlik tedbirine tabi
tutulanlar hakkında, denetim süresi içinde işledikleri temel şekli itibarıyla
cezasının üst sınırı beş yıldan fazla olan kasıtlı bir suç nedeniyle hapis
cezasına hükmedilmesi halinde;
a) Durma kararı
verilen soruşturma ve kovuşturmalara kaldığı yerden devam edilir.
b) İnfazı
durdurulanların cezalarının infazına devam edilir.
c) Bu kişiler hakkında koşullu salıverilme hükümleri
uygulanmaz.
Cezaların infazı
MADDE 8- (1) Feshedilen veya münfesih
sayılan terör örgütü mensuplarının bu Kanunun 7 nci maddesi kapsamı dışındaki
terör suçları nedeniyle;
a) Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra teslim
olanlar hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezaları toplamının on yılının, müebbet hapis cezaları toplamının yedi yılının,
diğer süreli hapis cezalarının ise üçte birinin ceza infaz kurumlarında
geçirilmiş olması halinde,
b) Daha önce haklarındaki hüküm kesinleşmiş olanlar
ile yargılama süreci devam edenler hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezaları toplamının on beş yılının, müebbet hapis cezaları toplamının on
yılının, diğer süreli hapis cezalarının ise yarısının ceza
infaz kurumlarında geçirilmiş olması halinde, iyi halli olup olmadıklarına
bakılmaksızın salıverilirler. Bu kişiler beş yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulur.
(2) Birinci fıkraya
göre denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulanlar, denetimli serbestlik
süresi içinde temel şekli itibarıyla cezasının üst sınırı beş yıldan fazla olan
kasıtlı bir suç işlememeleri halinde cezaları infaz edilmiş sayılır, mahkûmiyet
kararları bütün hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılır.
(3) Birinci fıkraya göre denetimli serbestlik tedbirine tabi
tutulanlar hakkında denetim süresi içerisinde işledikleri temel şekli
itibarıyla cezasının üst sınırı beş yıldan fazla olan kasıtlı bir suç nedeniyle
hapis cezasına hükmedilmesi halinde cezalarının infazına devam edilir, bu
kişiler hakkında koşullu salıverilme hükümleri uygulanmaz.
(4) Birinci fıkraya
göre belirlenecek ceza
infaz kurumlarında geçirilmiş süre, her durumda yirmi yılı geçemez.
Zamanaşımı
MADDE 9- (1) Feshedilen veya münfesih
sayılan terör örgütü mensupları hakkında, ilgili kanunlarda öngörülen dava ve
ceza zamanaşımı sürelerinin yarısı uygulanır.
Yürürlük
MADDE 10- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde
yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 11- (1) Bu Kanun hükümlerini
Cumhurbaşkanı yürütür.
[1] Sdam –
Kürtleri “Laikleştirme” Çabaları – Raporun tamamı için; https://www.sdam.org.tr/image/foto/2017/11/28/KURTLERI-LAIKLSTIRME-CABALARI_1511874705.pdf
[2]
Hazreti Caban el-Kürdi gibi sahabelerin varlığı, Kürtlerin münferit olarak Hz.
Peygamber Efendimiz döneminde İslam’la şereflenmeye başladığını göstermektedir.
(Bkz: İbn Hacer el-Askalanî, “El-İsabe Fi Temyizi’s Sahabe”; İbnü’l Esir El
Cezeri, “El Marifetüs Sahabe”)
[3]
Detaylı okuma için Bkz: Abdulkadir Turan, “Kürtlerde İslami Kimliğin
Gelişmesi”.
[4]
(Esasen daha Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, 1071 yılından 432 yıl önce, 639
yılında Diyarbakır bölgedeki diğer birçok yerleşim yeri ile birlikte İslam
orduları tarafından fethedilmiş ve Anadolu’nun İslamlaşma süreci başlamıştı.
Nitekim Malazgirt Zaferinden sadece birkaç yıl sonra başkenti İznik olan
Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmuş olması da devlet kuracak Müslüman sosyolojinin
çok daha önceden hazır olduğunu göstermektedir.)
[5] Yaşar
Semiz, “İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkçülük Politikası”, Türkiyat
Araştırmaları Dergisi, s.217-244.
[6] İsmet
İnönü Hatıralar, C. II, s. 203, Bilgi Yayınevi.
