Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 6 Ocak 2026

EN DÜŞÜK EMEKLİ MAAŞI ÇAĞRISI

 

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Pazartesi günü açıkladığı verilere göre, 2025 Aralık ayı itibarıyla yıllık enflasyon yüzde 30,89, aylık enflasyon ise yüzde 0,89 olarak gerçekleşmiştir. Bu veriler maaş artışlarını netleştirmiş; ortaya çıkan tablo gelir grupları arasındaki adaletsizliği bir kez daha gözler önüne sermiştir.

 

Açıklanan enflasyon rakamlarına göre:

 

SSK ve BAĞ-KUR emeklileri, son altı aylık enflasyonu esas alarak yalnızca yüzde 12,19 oranında artış alacaktır. Temmuz ayı itibarıyla 16.881 TL olan en düşük emekli maaşı, ilave düzenleme yapılmazsa 18.938 TL’ye yükselecektir.

 

Memur ve memur emeklileri ise toplu sözleşme ve enflasyon farkıyla toplamda yüzde 18,60 artış alacaktır. Aile yardımı ödeneği dâhil en düşük memur maaşı 59.896 TL’ye, memur emeklisi maaşı ise yaklaşık 28.000 TL’ye ulaşacaktır.

 

Ortaya çıkan bu tablo, emekliler arasındaki maaş farkını daha da derinleştirmekte; bir ömür çalışmış, prim ödemiş milyonlarca emeklimizin asgari ücretin dahi altında bir gelirle yaşamaya mahkûm edilmesini normalleştirmektedir. Bu durum ne sosyal devlet anlayışıyla ne de adalet duygusuyla bağdaşmaktadır.

 

HÜDA PAR olarak, TBMM’ye sunduğumuz ve en düşük emekli maaşının asgari ücretin altında olmamasını öngören kanun teklifimizin bir an önce yasalaşmasını bekliyoruz.  

 

Buradan ilgili tüm kurumlara sesleniyoruz, 2026 yılı için en düşük emekli maaşı en az asgari ücret seviyesine çıkarılmalı, asgari ücret de açlık sınırının altında bırakılmamalıdır. Başta emekliler olmak üzere kamuoyunun bu haklı beklentisini karşılamak sosyal devlet olmanın zorunlu bir gereğidir.

 

 

BU ZORBALIK KABUL EDİLEMEZ

ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in alenen, haydutça yöntemlerle kaçırılarak dünyaya teşhir edilmesi kabul edilemez bir hukuksuzluktur. Bir devlet başkanını hedef alan bu ahlak ve hukuk dışı uygulamalar, ABD’nin yıllardır sürdürdüğü ikiyüzlü ve zorba siyasetin en çıplak tezahürüdür. Kaçırma, darbe ve gizli operasyonlar hiçbir koşulda meşru değildir ve asla kabul edilemez.

ABD’nin Venezuela’nın doğal kaynaklarını gasp etmeye yönelik niyetlerini açıkça dile getirmesi, emperyalist zihniyetinin günümüzde hâlâ ne denli pervasızca sürdüğünü gözler önüne sermektedir. Askeri müdahale ve kaçırma eylemleri yalnızca Venezuela’nın egemenliğine değil; aynı zamanda uluslararası hukuka, halkların iradesine ve küresel barışa yönelik açık bir saldırıdır.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik bu saldırıyla eş zamanlı olarak altı farklı ülkeye daha tehditler savurması, meselenin bölgesel değil, küresel ölçekte yürütülen bir tahakküm projesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu tutum, ABD’nin uluslararası hukuku, devletlerin eşitliği ilkesini ve diplomatik teamülleri fiilen ortadan kaldırdığını ilan etmesi anlamına gelmektedir. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşların bu tablo karşısındaki çaresizliği ise söz konusu yapıların ne denli işlevsiz hâle geldiğinin açık bir şekilde göstermektedir.

Bugün Venezuela’da sergilenen zorbalık karşısında sessiz kalanlar, yarın aynı hukuksuzluğun kendi egemenliklerine yönelmesini engelleyemez. Bu saldırganlığın emsal hâline gelmesine izin verilmesi, dünyayı kuralsızlığın ve kaosun hâkim olduğunu tescilleyecektir.

Güçlü devletlerin zayıf gördükleri ülkelere karşı yürüttüğü bu haydutça politikalar, dünyayı daha adaletsiz ve daha yaşanmaz bir hâle getirmektedir.

Halkların iradesini yok sayan, devletleri tehdit ve zor yoluyla dizayn etmeye çalışan bu anlayışı kınıyor; tüm dünya kamuoyunu emperyalist müdahalelere karşı açık, net ve ilkeli bir tavır almaya çağırıyoruz.

 

BAE’NİN YEMEN VE SUDAN’DAKİ SALDIRGAN POLİTİKALARI

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Yemen ve Sudan’da izlediği politikalar, doğrudan bölgesel barış ve istikrarı hedef almaktadır. Söz konusu müdahaleci yaklaşım; yerel dinamikleri hiçe sayan, çatışmaları uzatan ve insani kayıpları artıran bir istikrarsızlaştırma hattı üretmektedir. Yemen’de süregelen yıkım ve Sudan’da derinleşen kriz, bu politikanın sahadaki ağır sonuçlarını açıkça göstermektedir.

Bu tablo karşısında kınama açıklamalarının yetersiz kaldığı açıktır. Bölgesel ve uluslararası mekanizmaların caydırıcı adımlar atması zorunludur. Bu kapsamda, BAE’nin Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyeliğinin askıya alınması, siyasi ve ekonomik yaptırımların devreye sokulması ve bölgedeki istikrarsızlaştırıcı girişimlerin durdurulmasına yönelik bağlayıcı kararlar alınması gerekmektedir.

Bölgenin geleceği, çıkar hesaplarıyla değil; adalet ve halkların iradesi temelinde şekillenmelidir. Yemen ve Sudan’da kalıcı barışın yolu, istikrarsızlığı besleyen politikaların durdurulmasından ve hesap verebilirliğin tesis edilmesinden geçmektedir.

 

ABD’NİN BÖLGE ÜLKELERİNE MÜDAHALELERİ

ABD’nin, siyonist rejimin talepleri doğrultusunda İran’a yönelik yeni saldırı tehditlerini ve rejimi devirmeye dönük planlarını artık gizleme gereği duymaması, bölgede tırmanan tehlikenin boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Aynı şekilde Washington’un siyasi ve ekonomik baskı araçlarını kullanarak Irak seçim süreçlerine doğrudan müdahil olması; Irak’ta, siyonist rejimin güvenliğini merkeze alan bölgesel planları uygulayacak bir başbakanı göreve getirme çabasının parçasıdır. Bu yaklaşım, Irak’ın egemenliğini ve halk iradesini açıkça hedef almaktadır.

Benzer bir dayatma Lübnan’da da sahnelenmektedir. ABD, Lübnan hükümetine direniş gruplarının silahsızlandırılmasını dayatırken, siyonistler ise ateşkese rağmen bölgedeki saldırılarına devam etmektedir.

Tüm bu adımlar, “ABD ile siyonist rejim arasında görüş ayrılığı var” söyleminin bir propagandadan ibaret olduğunu göstermektedir. Gerçekte olan, bölgenin tamamının siyonist rejimin güvenliği ekseninde yeniden dizayn edilmesidir.

İran’dan Irak’a, Lübnan’dan Suriye’ye ve Filistin’den Yemen’e uzanan bu hat, parçalı değil; tek merkezden yürütülen bir stratejinin ürünüdür. Amaç, bölge halklarını baskı altına almak, direnç odaklarını tasfiye etmek ve siyonist işgalci rejimin güvenliğini temin etmektir.

Bölge ülkeleri ortak bir irade ortaya koyup derhal bu gidişata “dur” demeli, ABD ve siyonist rejimin dayatmaları kesin biçimde reddedilmelidir.

 

GAZZE’DE 37 STK’YA YASAK

Siyonist terör rejimi, “güvenlik ve şeffaflık standartlarını karşılamadıkları” gibi uyduruk bahanelerle Gazze Şeridi’nde faaliyet gösteren 37 uluslararası sivil toplum kuruluşunu engelleme kararı almıştır. Bu karar, sözde ateşkes sürecinden bu yana hiçbir yükümlülüğüne uymayan; insani yardım girişlerini sistematik biçimde engelleyen, halkı açlık ve soğukla ölüme mahkûm eden, suikastler düzenleyen ve “sarı hat” olarak adlandırılan işgal sınırını genişletmeye devam eden bir rejimin yeni bir suç hamlesidir.

İşgalciler, aralarında Sınır Tanımayan Doktorlar gibi hayat kurtarmak için kendi hayatlarını ortaya koyan kuruluşların da bulunduğu bu STK’ları hedef alarak, iki yıla yaklaşan aralıksız bombardımanlar nedeniyle acil tıbbi bakıma ihtiyaç duyan sivillerin hayat damarlarını kesmeyi amaçlamaktadır. Söz konusu karar aynı zamanda su, gıda, ilaç ve tedavi gibi insani ihtiyaçların dahi savaş aracı haline getirildiğini ve soykırımın farklı yöntemlerle sürdürüldüğünü açıkça göstermektedir.

Bu pervasızlığın en önemli nedeni ise ne yazık ki İslam dünyasının süregelen sessizliğidir. Altına imza atılan anlaşmalara uymayan siyonist rejime karşı bugüne kadar hiçbir caydırıcı adım atılmamış; bugün de Gazze halkının can damarı olan yardım faaliyetlerinin durdurulmasına fiilen göz yumulmuştur.

Gazze gündemden düşürülmemeli; insani yardım girişleri için karadan ve denizden yeni, ısrarlı ve somut girişimler derhal başlatılmalıdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.