EN DÜŞÜK EMEKLİ MAAŞI ÇAĞRISI
Türkiye
İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Pazartesi günü açıkladığı verilere göre, 2025
Aralık ayı itibarıyla yıllık enflasyon yüzde 30,89, aylık enflasyon ise yüzde
0,89 olarak gerçekleşmiştir. Bu veriler maaş artışlarını netleştirmiş; ortaya
çıkan tablo gelir grupları arasındaki adaletsizliği bir kez daha gözler önüne
sermiştir.
Açıklanan enflasyon rakamlarına göre:
SSK ve BAĞ-KUR emeklileri, son altı aylık enflasyonu esas alarak
yalnızca yüzde 12,19 oranında artış alacaktır. Temmuz ayı itibarıyla 16.881 TL
olan en düşük emekli maaşı, ilave düzenleme yapılmazsa 18.938 TL’ye
yükselecektir.
Memur ve memur emeklileri ise toplu sözleşme ve enflasyon farkıyla
toplamda yüzde 18,60 artış alacaktır. Aile yardımı ödeneği dâhil en düşük memur
maaşı 59.896 TL’ye, memur emeklisi maaşı ise yaklaşık 28.000 TL’ye ulaşacaktır.
Ortaya
çıkan bu tablo, emekliler arasındaki maaş farkını daha da derinleştirmekte; bir
ömür çalışmış, prim ödemiş milyonlarca emeklimizin asgari ücretin dahi altında
bir gelirle yaşamaya mahkûm edilmesini normalleştirmektedir. Bu durum ne sosyal
devlet anlayışıyla ne de adalet duygusuyla bağdaşmaktadır.
HÜDA
PAR olarak, TBMM’ye sunduğumuz ve en düşük emekli maaşının asgari
ücretin altında olmamasını öngören kanun teklifimizin bir an önce yasalaşmasını bekliyoruz.
Buradan
ilgili tüm kurumlara sesleniyoruz, 2026 yılı için en düşük emekli maaşı en az
asgari ücret seviyesine çıkarılmalı, asgari ücret de açlık sınırının altında
bırakılmamalıdır. Başta emekliler olmak üzere kamuoyunun bu haklı beklentisini
karşılamak sosyal devlet olmanın zorunlu bir gereğidir.
BU ZORBALIK KABUL EDİLEMEZ
ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırısı ve Devlet Başkanı
Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in alenen, haydutça yöntemlerle kaçırılarak
dünyaya teşhir edilmesi kabul edilemez bir hukuksuzluktur. Bir devlet başkanını
hedef alan bu ahlak ve hukuk dışı uygulamalar, ABD’nin yıllardır sürdürdüğü
ikiyüzlü ve zorba siyasetin en çıplak tezahürüdür. Kaçırma, darbe ve gizli
operasyonlar hiçbir koşulda meşru değildir ve asla kabul edilemez.
ABD’nin Venezuela’nın doğal kaynaklarını gasp etmeye yönelik
niyetlerini açıkça dile getirmesi, emperyalist zihniyetinin günümüzde hâlâ ne
denli pervasızca sürdüğünü gözler önüne sermektedir. Askeri müdahale ve kaçırma
eylemleri yalnızca Venezuela’nın egemenliğine değil; aynı zamanda uluslararası
hukuka, halkların iradesine ve küresel barışa yönelik açık bir saldırıdır.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik bu
saldırıyla eş zamanlı olarak altı farklı ülkeye daha tehditler savurması,
meselenin bölgesel değil, küresel ölçekte yürütülen bir tahakküm projesi
olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu tutum, ABD’nin uluslararası hukuku, devletlerin
eşitliği ilkesini ve diplomatik teamülleri fiilen ortadan kaldırdığını ilan
etmesi anlamına gelmektedir. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası
kuruluşların bu tablo karşısındaki çaresizliği ise söz konusu yapıların ne
denli işlevsiz hâle geldiğinin açık bir şekilde göstermektedir.
Bugün Venezuela’da sergilenen zorbalık karşısında sessiz kalanlar,
yarın aynı hukuksuzluğun kendi egemenliklerine yönelmesini engelleyemez. Bu
saldırganlığın emsal hâline gelmesine izin verilmesi, dünyayı kuralsızlığın ve
kaosun hâkim olduğunu tescilleyecektir.
Güçlü devletlerin zayıf gördükleri ülkelere karşı yürüttüğü bu
haydutça politikalar, dünyayı daha adaletsiz ve daha yaşanmaz bir hâle
getirmektedir.
Halkların iradesini yok sayan, devletleri tehdit ve zor yoluyla
dizayn etmeye çalışan bu anlayışı kınıyor; tüm dünya kamuoyunu emperyalist
müdahalelere karşı açık, net ve ilkeli bir tavır almaya çağırıyoruz.
BAE’NİN YEMEN VE SUDAN’DAKİ SALDIRGAN
POLİTİKALARI
Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Yemen ve Sudan’da izlediği
politikalar, doğrudan bölgesel barış ve istikrarı hedef almaktadır. Söz konusu
müdahaleci yaklaşım; yerel dinamikleri hiçe sayan, çatışmaları uzatan ve insani
kayıpları artıran bir istikrarsızlaştırma hattı üretmektedir. Yemen’de
süregelen yıkım ve Sudan’da derinleşen kriz, bu politikanın sahadaki ağır
sonuçlarını açıkça göstermektedir.
Bu tablo karşısında kınama açıklamalarının yetersiz kaldığı
açıktır. Bölgesel ve uluslararası mekanizmaların caydırıcı adımlar atması
zorunludur. Bu kapsamda, BAE’nin Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi ve
İslam İşbirliği Teşkilatı üyeliğinin askıya alınması, siyasi ve ekonomik
yaptırımların devreye sokulması ve bölgedeki istikrarsızlaştırıcı girişimlerin
durdurulmasına yönelik bağlayıcı kararlar alınması gerekmektedir.
Bölgenin geleceği, çıkar hesaplarıyla değil; adalet ve halkların
iradesi temelinde şekillenmelidir. Yemen ve Sudan’da kalıcı barışın yolu,
istikrarsızlığı besleyen politikaların durdurulmasından ve hesap verebilirliğin
tesis edilmesinden geçmektedir.
ABD’NİN BÖLGE ÜLKELERİNE MÜDAHALELERİ
ABD’nin, siyonist rejimin talepleri doğrultusunda İran’a yönelik
yeni saldırı tehditlerini ve rejimi devirmeye dönük planlarını artık gizleme
gereği duymaması, bölgede tırmanan tehlikenin boyutunu açıkça ortaya
koymaktadır. Aynı şekilde Washington’un siyasi ve ekonomik baskı araçlarını
kullanarak Irak seçim süreçlerine doğrudan müdahil olması; Irak’ta, siyonist
rejimin güvenliğini merkeze alan bölgesel planları uygulayacak bir başbakanı
göreve getirme çabasının parçasıdır. Bu yaklaşım, Irak’ın egemenliğini ve halk
iradesini açıkça hedef almaktadır.
Benzer bir dayatma Lübnan’da da sahnelenmektedir. ABD, Lübnan
hükümetine direniş gruplarının silahsızlandırılmasını dayatırken, siyonistler
ise ateşkese rağmen bölgedeki saldırılarına devam etmektedir.
Tüm bu adımlar, “ABD ile siyonist rejim arasında görüş ayrılığı
var” söyleminin bir propagandadan ibaret olduğunu göstermektedir. Gerçekte
olan, bölgenin tamamının siyonist rejimin güvenliği ekseninde yeniden dizayn
edilmesidir.
İran’dan Irak’a, Lübnan’dan Suriye’ye ve Filistin’den Yemen’e
uzanan bu hat, parçalı değil; tek merkezden yürütülen bir stratejinin ürünüdür.
Amaç, bölge halklarını baskı altına almak, direnç odaklarını tasfiye etmek ve
siyonist işgalci rejimin güvenliğini temin etmektir.
Bölge ülkeleri ortak bir irade ortaya koyup derhal bu gidişata
“dur” demeli, ABD ve siyonist rejimin dayatmaları kesin biçimde
reddedilmelidir.
GAZZE’DE 37 STK’YA YASAK
Siyonist terör rejimi, “güvenlik ve şeffaflık standartlarını
karşılamadıkları” gibi uyduruk bahanelerle Gazze Şeridi’nde faaliyet gösteren
37 uluslararası sivil toplum kuruluşunu engelleme kararı almıştır. Bu karar,
sözde ateşkes sürecinden bu yana hiçbir yükümlülüğüne uymayan; insani yardım
girişlerini sistematik biçimde engelleyen, halkı açlık ve soğukla ölüme mahkûm
eden, suikastler düzenleyen ve “sarı hat” olarak adlandırılan işgal sınırını
genişletmeye devam eden bir rejimin yeni bir suç hamlesidir.
İşgalciler, aralarında Sınır Tanımayan Doktorlar gibi hayat
kurtarmak için kendi hayatlarını ortaya koyan kuruluşların da bulunduğu bu
STK’ları hedef alarak, iki yıla yaklaşan aralıksız bombardımanlar nedeniyle
acil tıbbi bakıma ihtiyaç duyan sivillerin hayat damarlarını kesmeyi
amaçlamaktadır. Söz konusu karar aynı zamanda su, gıda, ilaç ve tedavi gibi
insani ihtiyaçların dahi savaş aracı haline getirildiğini ve soykırımın farklı
yöntemlerle sürdürüldüğünü açıkça göstermektedir.
Bu pervasızlığın en önemli nedeni ise ne yazık ki İslam dünyasının
süregelen sessizliğidir. Altına imza atılan anlaşmalara uymayan siyonist rejime
karşı bugüne kadar hiçbir caydırıcı adım atılmamış; bugün de Gazze halkının can
damarı olan yardım faaliyetlerinin durdurulmasına fiilen göz yumulmuştur.
Gazze gündemden düşürülmemeli; insani
yardım girişleri için karadan ve denizden yeni, ısrarlı ve somut girişimler
derhal başlatılmalıdır.
