Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-5 Mayıs 2026

VERGİ SİSTEMİ EMEĞİ KORUMALI, VATANDAŞI ZORLAMAMALIDIR

Bugün günlük hayatta herkesin derinden hissettiği bir gerçek var: Hayat pahalı, geçim zor. Maaşlara zam geliyor; ama ay sonu elde kalan para aynı kalmıyor, hatta çoğu zaman azalıyor.

Bu durum, gelir dağılımı ve vergilendirmedeki adaletsizliğin doğrudan sonucudur.

Türkiye’de vergi yükü, özellikle de KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler marifetiyle dar gelirlinin sırtındadır. Bu sistem adalet üretmek yerine yük ve servet transferi yapmaktadır.

Eskiden çalışan yıl boyunca daha düşük vergi diliminde kalabiliyordu. Bugün ise daha yılın başında üst dilimlere geçiliyor. Yani maaş artıyor gibi görünüyor; ama vergi de aynı hızla arttığı için vatandaş bunun karşılığını tam olarak hissedemiyor.

Bu durum şuna yol açıyor:

Zam geliyor; ama etkisi kısa sürüyor.

Yıl ilerledikçe elde kalan maaş düşüyor.

Çalışan daha fazla kazandığını değil, daha fazla kesinti olduğunu görüyor.

Emeklilerimiz açısından da durum farklı değil. Sabit gelirle geçinmeye çalışan emeklilerimiz, artan fiyatlar karşısında daha fazla zorlanıyor.

Elbette devlet vergi alır; ama önemli olan bunun adil ve dengeli olmasıdır.

Bizim yaklaşımımız açık ve nettir:

Vergi sistemi, vatandaşı zorlayan değil, dar gelirliyi koruyan bir yapıda olmalıdır.

Çalışanın aldığı maaş yıl içinde erimemelidir.

İnsanlar yılın başındaki geliriyle yılın sonunda da geçinebilmelidir.

Bunun için;

Vergi dilimleri günün şartlarına göre daha sık güncellenmeli.

Dolaylı vergilerin, vergi gelirleri içindeki payı azaltılmalı; harcamalardan değil, belli bir sırırın üstündeki kazanç ve servetten vergi alınmalıdır.

Alım gücünü koruyacak adımlar atılmalıdır.

Çünkü güçlü bir ekonomi, sadece rakamlarla değil; vatandaşın hayatında hissedilen rahatlıkla ölçülür.

Adalet, vatandaşın sofrasında görülmelidir.

 

TBMM SİYONİST SOYKIRIMCILIĞI OY BİRLİĞİ İLE TESCİL ETMELİ, SOYKIRIMI REDDEDENLER CEZALANDIRILMALIDIR

İnsanlık onuru adına yola çıkan Sumud Filosuna yönelik yapılan korsan müdahale, soykırımcı Siyonist çetenin uluslararası hukuku hiçe sayan son eylemlerinden biridir. Özellikle 10 vatandaşımızın şehid edildiği Mavi Marmara gemisine yönelik baskını da göz önünde bulundurarak siyonist soykırımcılığın ve hukuk tanımazlığın artık çok daha pervasızca hareket ettiğini söyleyebiliriz. Askeri, siyasi, diplomatik ve ekonomik alanlarda imkanların zorlanmasıyla, coğrafyamızda tüm insani ve ahlaki değerlere savaş açmış olan bu habis urun kesilmesi, ya da imkanlar dahilinde tecrit edilmesi, olmazsa etkisizleştirilmesi için çaba harcanmalıdır. Bu minvalde Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplanarak Uluslararası Adalet Divanının verdiği soykırımcılık kararı oy birliğiyle tescil edilmelidir. TBMM’nin Siyonist çeteyi “soykırımcı” olarak tanıması ve siyasi iradenin bundan sonraki siyasi ve diplomatik ilişkileri bu zemin üzerinden değerlendirmesi küresel vicdan hareketlerine de bir motivasyon kaynağı oluşturacak, siyonist çeteyi ve destekçilerini zora sokacaktır. Bu çerçevede oluşturulacak hukuki zemin ile Gazze soykırımını reddedenlere karşı cezai işlemin başlatılması siyaset kurumu açısından yerine getirilmesi gereken ahlaki bir sorumluluktur. Unutulmamalıdır ki, Gazze soykırımı karşısındaki duruşumuz bizim insani ve ahlaki değerlerle olan ilişkimizi gösteren en önemli kriterlerden biridir. Siyonist soykırımcılığa karşı durmak insan kalmanın en önemli göstergelerinden, bunun için çaba harcamak ise gelenek ve tarih karşısındaki en önemli sorumluluklarımızdan biridir.

 

NARİN GÜRAN DOSYASI YENİDEN ELE ALINMALIDIR

Narin Güran dosyasında yürütülen soruşturma ve kovuşturma süreci, başından itibaren kamuoyunda ciddi tartışmalara konu olmuş; verilen nihai karar ise toplumun adalet duygusunu tatmin etmemiştir. Soruşturmanın eksik ve yönlendirmelere açık şekilde yürütüldüğüne, delillerin bütüncül, temel hukuk ilkelerine uygun ve adil biçimde değerlendirilmediğine dair güçlü şüpheler varlığını korumaktadır.

Nitekim istinaf mahkemesi başkanının karşı oy yazısında da kamera kayıtları, baz verileri ve kriminal bulguların yeterince incelenmediği; beyanlar arasındaki çelişkilerin giderilmediği açıkça ifade edilmiştir. Yargılama sürecinde ortaya çıkan bu eksiklikler, maddi gerçeğe ulaşma amacını zedelemiş; adil yargılanma hakkı bakımından ciddi soru işaretleri doğurmuştur.

Dosyada verilen karar Yargıtay tarafından onanmış olsa da, son dönemde kamuoyuna yansıyan yeni beyanlar, delil tartışmaları ve çelişkili hususlar ile Adalet Bakanlığı’nın benzer dosyalarda gösterdiği hassasiyet birlikte değerlendirildiğinde, dosyanın yeniden ele alınması ve yargılamanın yenilenmesi hukuken ve vicdanen zorunlu hâle gelmiştir.

Hakikatin ortaya çıkarılması, sorumluların adalet önünde hesap vermesi ve kamu vicdanının tatmini için Narin Güran dosyasının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yeniden değerlendirilerek etkin, bağımsız ve tarafsız bir sürecin işletilmesi gerekmektedir.

 

GECİKEN TEDBİRLERİN BEDELİ AĞIR OLUYOR!

Başıboş köpek konusu artık ertelenemez bir kamu güvenliği sorunu hâlini almıştır. Konuyla ilgili yetersiz sosyal politikalar, denetim eksiklikleri ve kurumsal koordinasyon zaafları, her geçen gün yeni canların yitirilmesine sebebiyet vermektedir. Devlet, her şeyden önce vatandaşın can güvenliğini teminat altına almakla yükümlüdür. Çocuklar başta olmak üzere korunmaya muhtaç kesimlerin güvenliği ise öncelikli bir sorumluluktur.

Belediyelerin kendi sorumluluklarını etkin şekilde yerine getirmemesi, denetim mekanizmalarının zayıflığı ve altyapı eksiklikleri, birkaç gün önce Van’da iki çocuğumuzun köpek saldırısına uğraması ve bu saldırıda henüz 5 yaşında olan Hamza Özsoy’un can vermesi gibi acı olaylara zemin hazırlamaktadır.

Önleyici ve koruyucu tedbirler ivedilikle güçlendirilmelidir. Riskli bölgelerde etkin kontrol mekanizmaları kurulmalı, sahipsiz hayvan popülasyonu sistemli biçimde izlenmeli ve yerel yönetimlerin sorumlulukları sıkı şekilde denetlenmelidir.

İnsan hayatını merkeze alan, ancak hayvanlara yönelik merhameti de ihmal etmeyen dengeli bir politika yaklaşımı artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Başıboş köpek saldırıları nedeniyle yeni acıların yaşanmaması için tüm kurumlar kararlı, hızlı ve koordineli adımlar atmalıdır.

 

ÇOCUKLARIN DİJİTAL ORTAMDA TEŞHİR EDİLMESİ ÖNLENMELİ, ANNELİK ALEYHTARI PROPAGANDALARA KARŞI TEDBİR ALINMALIDIR

Sosyal medya kullanıcısı bazı anneler, daha fazla etkileşim almak ve kazanç elde etmek amacıyla, henüz rıza ve mahremiyet kavramlarını idrak edemeyen çocuklarını dijital mecralarda teşhir etmektedir. Çocukların bu şekilde içerik nesnesine dönüştürülmesi onların gizlilik, güvenlik ve sağlıklı gelişim haklarını ihlal etmektedir. Üstelik bu paylaşımlar çocukların gelecekteki dijital kimliklerini de riske atmakta; onları kötü niyetli kişilerin istismarına açık hale getirmektedir. Çocukların masumiyetini ve geleceğini çalan bu durum, çocuk hakkı ihlalidir ve yasaklanmalıdır.

Gelecek nesillerin şahsiyetini inşa etmek gibi kutsal bir görev olan annelik; son zamanlarda özgürlüğe engel olduğu yönündeki söylemlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmakta, kadınlar fıtratlarında bulunan annelik gibi bir cennet makamına karşı düşmanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu durum küreselci ifsat şebekelerinin nüfusu düşürme ve kadınlara kapitalist çıkarlara uygun roller verme hedefine hizmet etmektedir. Nüfusun hızla düştüğü bir dönemde annelik aleyhtarı çalışmaların yaygınlaşmasına karşı acilen önlem alınmalıdır.

 

SUMUD FİLOSUNA KORUMA SAĞLANMALIDIR

Siyonist terör rejiminin yıllardır Gazze üzerinde sürdürdüğü hukuksuz abluka, geçtiğimiz günlerde sivil bir insani yardım girişimi olan Küresel Sumud Filosu’na yönelik gerçekleştirilen saldırıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Karada ve havada sergilenen zorbalık, bir  kez daha  uluslararası sularda yardım gemilerini hedef alarak apaçık bir korsanlık örneğine dönüşmüştür.

Filo yönetimi, yaşanan tüm saldırılara ve engelleme girişimlerine rağmen yoluna kararlılıkla devam edeceğini duyurmuştur. Yeni katılımlarla gücünü artıran bu sivil inisiyatifin Gazze’ye doğru ilerleme kararı, küresel vicdanın zulme karşı attığı tarihi bir tokattır.

Bu filo, sadece gıda ve ilaç değil, insanlığın vicdanını taşımaktadır. Uluslararası toplum, Siyonistlerin  bu sivil gemilere yönelik yeni bir saldırı düzenlemesine asla izin vermemelidir. Sözde demokrasi ve insan hakları savunucuları, bu vahşete sessiz kalarak suça ortak olmamalıdır.

Gazze ablukasının kırılması hukuki ve ahlaki bir zorunluluktur. İlgili devletleri ve uluslararası mekanizmaları, sivil yardım koridorunun güvenliğini sağlamak adına askeri eskort dahil her türlü önlemi almaya ve bu insani koridoru korumaya davet ediyoruz.

 

GAZZE GÜNDEMDEN DÜŞÜRÜLMEMELİDİR

Gazze’de sözde "ateşkes" iddiaları altında işgal ve saldırılar tüm hızıyla sürerken, bölge artık sadece bombalarla değil, planlı bir ekolojik ve biyolojik yıkımla da karşı karşıyadır. Tonlarca enkazın altında kalan bölgede, hijyen imkanlarının yok edilmesiyle büyük bir haşere baskını yaşanmaktadır. Kayıtlara geçen 17 bin haşere ısırığı vakası, halkın nasıl bir çaresizliğe mahkum edildiğinin en somut kanıtıdır. Gazze halkı; açlık, hastalık ve bitmek bilmeyen saldırıların kıskacında, adeta bir açık hava hapishanesinde ölüme terk edilmiştir.

Sözde "Gazze Barış Kurulu"nun bugüne kadarki tavrı, siyonist vahşeti durdurmak yerine yalnızca Hamas’ı silahsızlandırmaya odaklandıklarını, işgalcinin önünü açtıklarını açıkça göstermiştir. Bu “Kurul” dahil, uluslararsı yapıların somut bir adım atmaya niyeti yoktur. Gazze’nin artık bir gün bile dayanacak gücü kalmamıştır. Bu gayriinsani şartlar, çok yakında kitlesel ölümlerin başlamasına neden olacaktır.

Bu noktada Küresel Sumud Filosu girişimi kıymetlidir fakat mevcut felaketin boyutu karşısında yetersizdir. On binlerce kişilik kara ve deniz filoları ivedilikle organize edilmelidir. Uluslararası kamuoyu Gazze’yi gündemden düşürmemeli, halk kitleleri kararlılıkla harekete geçerek bu katil ablukayı fiilen delmelidir.

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.