VERGİ SİSTEMİ
EMEĞİ KORUMALI, VATANDAŞI ZORLAMAMALIDIR
Bugün günlük
hayatta herkesin derinden hissettiği bir gerçek var: Hayat pahalı, geçim zor.
Maaşlara zam geliyor; ama ay sonu elde kalan para aynı kalmıyor, hatta çoğu
zaman azalıyor.
Bu durum, gelir
dağılımı ve vergilendirmedeki adaletsizliğin doğrudan sonucudur.
Türkiye’de vergi
yükü, özellikle de KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler marifetiyle dar gelirlinin
sırtındadır. Bu sistem adalet üretmek yerine yük ve servet transferi
yapmaktadır.
Eskiden çalışan yıl
boyunca daha düşük vergi diliminde kalabiliyordu. Bugün ise daha yılın başında
üst dilimlere geçiliyor. Yani maaş artıyor gibi görünüyor; ama vergi de aynı
hızla arttığı için vatandaş bunun karşılığını tam olarak hissedemiyor.
Bu durum şuna yol
açıyor:
Zam geliyor; ama
etkisi kısa sürüyor.
Yıl ilerledikçe
elde kalan maaş düşüyor.
Çalışan daha fazla
kazandığını değil, daha fazla kesinti olduğunu görüyor.
Emeklilerimiz
açısından da durum farklı değil. Sabit gelirle geçinmeye çalışan emeklilerimiz,
artan fiyatlar karşısında daha fazla zorlanıyor.
Elbette devlet
vergi alır; ama önemli olan bunun adil ve dengeli olmasıdır.
Bizim yaklaşımımız
açık ve nettir:
Vergi sistemi,
vatandaşı zorlayan değil, dar gelirliyi koruyan bir yapıda olmalıdır.
Çalışanın aldığı
maaş yıl içinde erimemelidir.
İnsanlar yılın
başındaki geliriyle yılın sonunda da geçinebilmelidir.
Bunun için;
Vergi dilimleri
günün şartlarına göre daha sık güncellenmeli.
Dolaylı vergilerin,
vergi gelirleri içindeki payı azaltılmalı; harcamalardan değil, belli bir
sırırın üstündeki kazanç ve servetten vergi alınmalıdır.
Alım gücünü
koruyacak adımlar atılmalıdır.
Çünkü güçlü bir
ekonomi, sadece rakamlarla değil; vatandaşın hayatında hissedilen rahatlıkla
ölçülür.
Adalet, vatandaşın
sofrasında görülmelidir.
TBMM SİYONİST
SOYKIRIMCILIĞI OY BİRLİĞİ İLE TESCİL ETMELİ, SOYKIRIMI REDDEDENLER
CEZALANDIRILMALIDIR
İnsanlık onuru adına yola çıkan Sumud Filosuna yönelik yapılan korsan
müdahale, soykırımcı Siyonist çetenin uluslararası hukuku hiçe sayan son
eylemlerinden biridir. Özellikle 10 vatandaşımızın şehid edildiği Mavi Marmara
gemisine yönelik baskını da göz önünde bulundurarak siyonist soykırımcılığın ve
hukuk tanımazlığın artık çok daha pervasızca hareket ettiğini söyleyebiliriz.
Askeri, siyasi, diplomatik ve ekonomik alanlarda imkanların zorlanmasıyla,
coğrafyamızda tüm insani ve ahlaki değerlere savaş açmış olan bu habis urun
kesilmesi, ya da imkanlar dahilinde tecrit edilmesi, olmazsa
etkisizleştirilmesi için çaba harcanmalıdır. Bu minvalde Türkiye Büyük Millet
Meclisinin toplanarak Uluslararası Adalet Divanının verdiği soykırımcılık
kararı oy birliğiyle tescil edilmelidir. TBMM’nin Siyonist çeteyi “soykırımcı”
olarak tanıması ve siyasi iradenin bundan sonraki siyasi ve diplomatik
ilişkileri bu zemin üzerinden değerlendirmesi küresel vicdan hareketlerine de
bir motivasyon kaynağı oluşturacak, siyonist çeteyi ve destekçilerini zora
sokacaktır. Bu çerçevede oluşturulacak hukuki zemin ile Gazze soykırımını
reddedenlere karşı cezai işlemin başlatılması siyaset kurumu açısından yerine
getirilmesi gereken ahlaki bir sorumluluktur. Unutulmamalıdır ki, Gazze soykırımı
karşısındaki duruşumuz bizim insani ve ahlaki değerlerle olan ilişkimizi
gösteren en önemli kriterlerden biridir. Siyonist soykırımcılığa karşı durmak
insan kalmanın en önemli göstergelerinden, bunun için çaba harcamak ise gelenek
ve tarih karşısındaki en önemli sorumluluklarımızdan biridir.
NARİN GÜRAN
DOSYASI YENİDEN ELE ALINMALIDIR
Narin Güran
dosyasında yürütülen soruşturma ve kovuşturma süreci, başından itibaren
kamuoyunda ciddi tartışmalara konu olmuş; verilen nihai karar ise toplumun
adalet duygusunu tatmin etmemiştir. Soruşturmanın eksik ve yönlendirmelere açık
şekilde yürütüldüğüne, delillerin bütüncül, temel hukuk ilkelerine uygun ve
adil biçimde değerlendirilmediğine dair güçlü şüpheler varlığını korumaktadır.
Nitekim istinaf
mahkemesi başkanının karşı oy yazısında da kamera kayıtları, baz verileri ve
kriminal bulguların yeterince incelenmediği; beyanlar arasındaki çelişkilerin
giderilmediği açıkça ifade edilmiştir. Yargılama sürecinde ortaya çıkan bu
eksiklikler, maddi gerçeğe ulaşma amacını zedelemiş; adil yargılanma hakkı
bakımından ciddi soru işaretleri doğurmuştur.
Dosyada verilen
karar Yargıtay tarafından onanmış olsa da, son dönemde kamuoyuna yansıyan yeni
beyanlar, delil tartışmaları ve çelişkili hususlar ile Adalet Bakanlığı’nın
benzer dosyalarda gösterdiği hassasiyet birlikte değerlendirildiğinde, dosyanın
yeniden ele alınması ve yargılamanın yenilenmesi hukuken ve vicdanen zorunlu
hâle gelmiştir.
Hakikatin ortaya
çıkarılması, sorumluların adalet önünde hesap vermesi ve kamu vicdanının
tatmini için Narin Güran dosyasının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde
yeniden değerlendirilerek etkin, bağımsız ve tarafsız bir sürecin işletilmesi
gerekmektedir.
GECİKEN
TEDBİRLERİN BEDELİ AĞIR OLUYOR!
Başıboş köpek
konusu artık ertelenemez bir kamu güvenliği sorunu hâlini almıştır. Konuyla
ilgili yetersiz sosyal politikalar, denetim eksiklikleri ve kurumsal
koordinasyon zaafları, her geçen gün yeni canların yitirilmesine sebebiyet
vermektedir. Devlet, her şeyden önce vatandaşın can güvenliğini teminat altına
almakla yükümlüdür. Çocuklar başta olmak üzere korunmaya muhtaç kesimlerin
güvenliği ise öncelikli bir sorumluluktur.
Belediyelerin kendi
sorumluluklarını etkin şekilde yerine getirmemesi, denetim mekanizmalarının
zayıflığı ve altyapı eksiklikleri, birkaç gün önce Van’da iki çocuğumuzun köpek
saldırısına uğraması ve bu saldırıda henüz 5 yaşında olan Hamza Özsoy’un can vermesi
gibi acı olaylara zemin hazırlamaktadır.
Önleyici ve
koruyucu tedbirler ivedilikle güçlendirilmelidir. Riskli bölgelerde etkin
kontrol mekanizmaları kurulmalı, sahipsiz hayvan popülasyonu sistemli biçimde
izlenmeli ve yerel yönetimlerin sorumlulukları sıkı şekilde denetlenmelidir.
İnsan hayatını
merkeze alan, ancak hayvanlara yönelik merhameti de ihmal etmeyen dengeli bir
politika yaklaşımı artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Başıboş köpek
saldırıları nedeniyle yeni acıların yaşanmaması için tüm kurumlar kararlı,
hızlı ve koordineli adımlar atmalıdır.
ÇOCUKLARIN
DİJİTAL ORTAMDA TEŞHİR EDİLMESİ ÖNLENMELİ, ANNELİK ALEYHTARI PROPAGANDALARA
KARŞI TEDBİR ALINMALIDIR
Sosyal medya
kullanıcısı bazı anneler, daha fazla etkileşim almak ve kazanç elde etmek
amacıyla, henüz rıza ve mahremiyet kavramlarını idrak edemeyen çocuklarını
dijital mecralarda teşhir etmektedir. Çocukların bu şekilde içerik nesnesine
dönüştürülmesi onların gizlilik, güvenlik ve sağlıklı gelişim haklarını ihlal
etmektedir. Üstelik bu paylaşımlar çocukların gelecekteki dijital kimliklerini
de riske atmakta; onları kötü niyetli kişilerin istismarına açık hale
getirmektedir. Çocukların masumiyetini ve geleceğini çalan bu durum, çocuk
hakkı ihlalidir ve yasaklanmalıdır.
Gelecek nesillerin
şahsiyetini inşa etmek gibi kutsal bir görev olan annelik; son zamanlarda
özgürlüğe engel olduğu yönündeki söylemlerle itibarsızlaştırılmaya
çalışılmakta, kadınlar fıtratlarında bulunan annelik gibi bir cennet makamına
karşı düşmanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu durum küreselci ifsat
şebekelerinin nüfusu düşürme ve kadınlara kapitalist çıkarlara uygun roller
verme hedefine hizmet etmektedir. Nüfusun hızla düştüğü bir dönemde annelik
aleyhtarı çalışmaların yaygınlaşmasına karşı acilen önlem alınmalıdır.
SUMUD FİLOSUNA
KORUMA SAĞLANMALIDIR
Siyonist terör
rejiminin yıllardır Gazze üzerinde sürdürdüğü hukuksuz abluka, geçtiğimiz
günlerde sivil bir insani yardım girişimi olan Küresel Sumud Filosu’na yönelik
gerçekleştirilen saldırıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Karada ve havada
sergilenen zorbalık, bir kez daha uluslararası sularda yardım
gemilerini hedef alarak apaçık bir korsanlık örneğine dönüşmüştür.
Filo yönetimi,
yaşanan tüm saldırılara ve engelleme girişimlerine rağmen yoluna kararlılıkla
devam edeceğini duyurmuştur. Yeni katılımlarla gücünü artıran bu sivil
inisiyatifin Gazze’ye doğru ilerleme kararı, küresel vicdanın zulme karşı
attığı tarihi bir tokattır.
Bu filo, sadece
gıda ve ilaç değil, insanlığın vicdanını taşımaktadır. Uluslararası toplum,
Siyonistlerin bu sivil gemilere yönelik yeni bir saldırı düzenlemesine
asla izin vermemelidir. Sözde demokrasi ve insan hakları savunucuları, bu
vahşete sessiz kalarak suça ortak olmamalıdır.
Gazze ablukasının
kırılması hukuki ve ahlaki bir zorunluluktur. İlgili devletleri ve uluslararası
mekanizmaları, sivil yardım koridorunun güvenliğini sağlamak adına askeri
eskort dahil her türlü önlemi almaya ve bu insani koridoru korumaya davet
ediyoruz.
GAZZE GÜNDEMDEN
DÜŞÜRÜLMEMELİDİR
Gazze’de sözde
"ateşkes" iddiaları altında işgal ve saldırılar tüm hızıyla sürerken,
bölge artık sadece bombalarla değil, planlı bir ekolojik ve biyolojik yıkımla
da karşı karşıyadır. Tonlarca enkazın altında kalan bölgede, hijyen
imkanlarının yok edilmesiyle büyük bir haşere baskını yaşanmaktadır. Kayıtlara
geçen 17 bin haşere ısırığı vakası, halkın nasıl bir çaresizliğe mahkum
edildiğinin en somut kanıtıdır. Gazze halkı; açlık, hastalık ve bitmek bilmeyen
saldırıların kıskacında, adeta bir açık hava hapishanesinde ölüme terk
edilmiştir.
Sözde "Gazze
Barış Kurulu"nun bugüne kadarki tavrı, siyonist vahşeti durdurmak yerine
yalnızca Hamas’ı silahsızlandırmaya odaklandıklarını, işgalcinin önünü
açtıklarını açıkça göstermiştir. Bu “Kurul” dahil, uluslararsı yapıların somut
bir adım atmaya niyeti yoktur. Gazze’nin artık bir gün bile dayanacak gücü
kalmamıştır. Bu gayriinsani şartlar, çok yakında kitlesel ölümlerin başlamasına
neden olacaktır.
Bu noktada Küresel
Sumud Filosu girişimi kıymetlidir fakat mevcut felaketin boyutu karşısında
yetersizdir. On binlerce kişilik kara ve deniz filoları ivedilikle organize
edilmelidir. Uluslararası kamuoyu Gazze’yi gündemden düşürmemeli, halk
kitleleri kararlılıkla harekete geçerek bu katil ablukayı fiilen delmelidir.
