Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 10 Şubat 2026

SÜRESİZ NAFAKA ZULMÜNE SON VERİLMELİDİR

Süresiz nafaka meselesi yeniden Türkiye’nin gündemine girmiştir. Son dönemde basına yansıyan haberler, bu konuda bir yasal düzenleme hazırlığının bulunduğunu göstermekte ve toplumda haklı bir beklenti oluşturmaktadır.

2025 yılı Ocak ve Temmuz aylarında yaptığımız açıklamalarda süresiz nafaka uygulamasının yol açtığı mağduriyetlere açıkça dikkat çekmiş, bu uygulamanın adalet ve hakkaniyetle bağdaşmadığını ifade etmiştik.

Süresiz nafaka, boşanma sonrası taraflar arasında bitmeyen bir bağımlılık ilişkisi doğurmakta; özellikle kısa süre sonra boşanmayla sonlanan evliliklerde ciddi mağduriyetlere yol açmaktadır. Aynı şekilde çekişmeli boşanma davalarının yıllarca sürmesi tarafları yıpratmakta, çocuklar üzerindeki olumsuz etkisini artırmaktadır.

Bu nedenle, nafaka uygulamasının evlilik süresiyle orantılı, süreli ve ölçülü bir sisteme kavuşturulması; geçimini sağlayamayacak durumda olanların ise sosyal devlet ilkesi gereği devlet tarafından desteklenmesi gerekmektedir. Boşanma davalarının makul sürede sonuçlandırılmasına yönelik yasal ve usulî düzenlemeler de gecikmeksizin hayata geçirilmelidir.

Bizler, aileyi zayıflatan değil güçlendiren; ideolojik değil adil ve insani bir aile hukuku düzenlemesi çağrımızı bir kez daha kamuoyunun takdirine sunuyoruz.

 

SOL FAŞİZMİNİN İSLAM/ŞERİAT DÜŞMANLIĞI

Özü itibarıyla materyalist görüşü özümsemiş olsa da dünyadaki sol akımlar, savundukları evrensel ilkeleri dillendirirken Türkiye’de birtakım sol görünümlü fraksiyonlar ise hem teorik hem pratik olarak küresel sol damardan ayrışmakta, faşizan duygulara devrimci kılıflar uydurarak yol almaya çalışmaktadır.

Özellikle İslam’a ve şiarlarına, Müslüman halkın inancına ve kutsal değerlerine karşı besledikleri kin, bu kliklerde yeni bir ideolojik formata dönüşmüş durumdadır.

En son Ankara’da görüldüğü üzere “gösteri” adı altında İslam’a yönelik sergiledikleri düşmanca tutumları, bu faşist kliklerin kirli emelleri doğrultusunda birtakım hedeflere odaklandıklarını göstermektedir. Toplumun sinir uçlarına dokunarak yeni provokasyonlar peydahlamak, bu kliklerin ana hedefi haline gelmiştir.

“Tek Parti” tipi demokrasi/özgürlük arzuları;

Camileri ahıra çevirmeyi amaçlayan laikçi duyguları;

“İrtica paranoyasına” hizmet eden cuntacı sloganları;

Katı ulusalcı çıkışlarıyla beliren kafatasçı yaklaşımları;

“İstanbul Sözleşmesi” çığırtkanlıklarıyla beslendikleri ecnebi fonları;

“Cinsiyet eşitliği” fedailiğine soyunarak toplumda yeni Epstein adacıkları oluşturma hevesleri;

İslamî şiarlara karşı besledikleri kin ve adavette onların başlıca motivasyon kaynakları olmuştur.

Bazı belediyelerin ihale çöplüklerinden aşırdıkları kirli lokmalarla böğüren bu tür provokatör klikler bir tür sosyal karantinaya alınmalıdır.

Halkın inancına hakaret ederek toplumun sinir uçlarıyla oynamak, provokatif eylemlerle kargaşaya davetiye çıkarmak suçtur. Sokak serseriliğinin belirgin bir hal aldığı bu tür girişimler, siyasal özgürlüklerle izah edilemez.

 

AİLE DEĞERLERİYLE ÇATIŞAN İSİMLER KAMU PROJELERİNDE YER ALMAMALI

Devlet eliyle “aileyi güçlendirme” iddiası taşıyan projeler elbette önemlidir. Ancak göz ardı edilmemesi gereken hayati bir husus vardır ki bu da temsil sorumluluğudur. Aileyi konu alan bir projede yalnızca içerik değil, o içeriği taşıyan ve kamuoyuna sunan kişilerin duruşu da önem arz etmektedir.

Aile değerleriyle açıkça çatışan, gayr-ı ahlaki yaşam biçimlerini savunan, cinsel sapkınlıkların savunuculuğunu yapan ve anne-babaya hürmeti değersizleştiren bir ismin, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen “Velivizyon Projesi” kapsamında hazırlanan “Ailem” dizisinde yer alması kabul edilemez bir durumdur.

Ekranda ya da projede verilen mesaj ile gerçek hayatta bilinen duruş arasındaki çelişki, toplum nezdinde ciddi bir samimiyet ve güven sorununa neden olmaktadır. Devlet projeleri, ahlaki çöküşü normalleştiren figürlerin vitrini haline getirilmemeli; aile değerleriyle çatışan isimler kamu projelerinde yer almamalıdır.

 

PLANLI EVDE DOĞUMUN DESTEKLENMESİ

Doğurganlığı artırmayı hedefleyen politikalar, yalnızca doğum sayısına odaklandığında eksik kalmaktadır. Ailenin güçlendirilmesi ve nüfusun desteklenmesine yönelik hedefler, doğum sürecinin niteliğinin iyileştirilmesini de kapsamalıdır.

Her gebe kadın ve ailenin, doğumun gerçekleşeceği yeri seçme hakkı bulunmaktadır. Bu tercih, tıbbi güvenlik çerçevesinde değerlendirildiğinde sağlık sistemi tarafından dikkate alınması gereken bir haktır. Nitekim günümüzde Hollanda, Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiltere gibi birçok ülkede planlı evde doğum, belirlenmiş kriterler ve sağlık protokolleri çerçevesinde desteklenmektedir.

Hastane ortamı, bazı anne adaylarında ve ailelerde kaygı düzeyinin artmasına neden olmaktadır. Buna karşılık, evde sakin ve mahrem bir ortamda, deneyimli bir ebenin eşlik ettiği; risk değerlendirmesi önceden yapılmış ve gerekli durumlarda hızlı sevk ile tıbbi destek imkânı bulunan planlı evde doğum sisteminin sağlanması, bu kaygı düzeyini azaltacaktır.

Bu çerçevede, uygun gebeliklerde planlı evde doğumun kamusal sağlık hizmetleri kapsamında tanımlanması ve yapılandırılması önemli bir ihtiyaçtır. Sağlık sisteminin, bu tercihlere cevap verecek alternatif hizmet modelleri geliştirmesi büyük önem arz etmektedir.

 

GAZZE’DE SOYKIRIM DEVAM EDİYOR

Siyonist terör rejiminin, 10 Ekim 2025’ten bu yana ilan edilen ateşkesi sistematik biçimde ihlal ettiği resmî verilerle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Siyonist rejim, 4 Şubat 2026’ya kadarki süreçte ateşkesi 1.520 kez ihlal etmiştir. Bu ihlaller kapsamında 522 kez ateş açılmış, 73 kez sivil yerleşim bölgelerine askerî araçlarla girilmiş, 704 kez bombardıman yapılmış ve 221 barınak ile bina hava saldırılarıyla yıkılmıştır.

Ateşkes kapsamında Gazze’ye girişine izin verilmesi gereken 69 bin yardım ve ticari tır ile yakıt tankerinden yalnızca 29 bin 603’ünün geçişine izin verildi, böylece Gazze’ye ulaşan yardım oranı yalnızca yüzde 43’te kaldı. Ortaya çıkan bu tablo yardımların bilinçli bir şekilde kısıtlandığını, açlık ve yoksunluğun bir silah olarak kullanıldığını bir kez daha ortaya koymuştur.

Bölge ülkeleri tarihî bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Mevcut şartlar altında direnişi silahsızlandırmaya yönelik her plan, fiilen soykırıma hizmet anlamına gelecektir.

Öte yandan, Küresel Sumud Filosu’nun Gazze ablukasını kırmak için yeniden yola çıkma kararı, insanlık vicdanı ve küresel dayanışma açısından son derece önemli bir adımdır. Bu kez hükümetler bu filoya sahip çıkmalı, siyonist eşkıyalığa izin vermemeli ve Gazze’ye ulaşacak her insanî girişimi koruma altına almalıdır.

Gazze’de yaşananlar bir çatışma değil, sistematik bir soykırım sürecidir. Buna karşı caydırıcı ve kararlı bir duruş zorunludur.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.