SÜRESİZ NAFAKA ZULMÜNE SON VERİLMELİDİR
Süresiz nafaka
meselesi yeniden Türkiye’nin gündemine girmiştir. Son dönemde basına yansıyan
haberler, bu konuda bir yasal düzenleme hazırlığının bulunduğunu göstermekte ve
toplumda haklı bir beklenti oluşturmaktadır.
2025 yılı Ocak ve
Temmuz aylarında yaptığımız açıklamalarda süresiz nafaka uygulamasının yol
açtığı mağduriyetlere açıkça dikkat çekmiş, bu uygulamanın adalet ve
hakkaniyetle bağdaşmadığını ifade etmiştik.
Süresiz nafaka,
boşanma sonrası taraflar arasında bitmeyen bir bağımlılık ilişkisi doğurmakta;
özellikle kısa süre sonra boşanmayla sonlanan evliliklerde ciddi mağduriyetlere
yol açmaktadır. Aynı şekilde çekişmeli boşanma davalarının yıllarca sürmesi tarafları
yıpratmakta, çocuklar üzerindeki olumsuz etkisini artırmaktadır.
Bu nedenle, nafaka
uygulamasının evlilik süresiyle orantılı, süreli ve ölçülü bir sisteme
kavuşturulması; geçimini sağlayamayacak durumda olanların ise sosyal devlet
ilkesi gereği devlet tarafından desteklenmesi gerekmektedir. Boşanma
davalarının makul sürede sonuçlandırılmasına yönelik yasal ve usulî
düzenlemeler de gecikmeksizin hayata geçirilmelidir.
Bizler, aileyi
zayıflatan değil güçlendiren; ideolojik değil adil ve insani bir aile hukuku
düzenlemesi çağrımızı bir kez daha kamuoyunun takdirine sunuyoruz.
SOL FAŞİZMİNİN
İSLAM/ŞERİAT DÜŞMANLIĞI
Özü itibarıyla
materyalist görüşü özümsemiş olsa da dünyadaki sol akımlar, savundukları
evrensel ilkeleri dillendirirken Türkiye’de birtakım sol görünümlü fraksiyonlar
ise hem teorik hem pratik olarak küresel sol damardan ayrışmakta, faşizan
duygulara devrimci kılıflar uydurarak yol almaya çalışmaktadır.
Özellikle İslam’a
ve şiarlarına, Müslüman halkın inancına ve kutsal değerlerine karşı
besledikleri kin, bu kliklerde yeni bir ideolojik formata dönüşmüş durumdadır.
En son Ankara’da
görüldüğü üzere “gösteri” adı altında İslam’a yönelik sergiledikleri düşmanca
tutumları, bu faşist kliklerin kirli emelleri doğrultusunda birtakım hedeflere
odaklandıklarını göstermektedir. Toplumun sinir uçlarına dokunarak yeni
provokasyonlar peydahlamak, bu kliklerin ana hedefi haline gelmiştir.
“Tek Parti” tipi
demokrasi/özgürlük arzuları;
Camileri ahıra
çevirmeyi amaçlayan laikçi duyguları;
“İrtica
paranoyasına” hizmet eden cuntacı sloganları;
Katı ulusalcı
çıkışlarıyla beliren kafatasçı yaklaşımları;
“İstanbul
Sözleşmesi” çığırtkanlıklarıyla beslendikleri ecnebi fonları;
“Cinsiyet eşitliği”
fedailiğine soyunarak toplumda yeni Epstein adacıkları oluşturma hevesleri;
İslamî şiarlara
karşı besledikleri kin ve adavette onların başlıca motivasyon kaynakları
olmuştur.
Bazı belediyelerin
ihale çöplüklerinden aşırdıkları kirli lokmalarla böğüren bu tür provokatör
klikler bir tür sosyal karantinaya alınmalıdır.
Halkın inancına
hakaret ederek toplumun sinir uçlarıyla oynamak, provokatif eylemlerle
kargaşaya davetiye çıkarmak suçtur. Sokak serseriliğinin belirgin bir hal
aldığı bu tür girişimler, siyasal
özgürlüklerle izah edilemez.
AİLE
DEĞERLERİYLE ÇATIŞAN İSİMLER KAMU PROJELERİNDE YER ALMAMALI
Devlet eliyle
“aileyi güçlendirme” iddiası taşıyan projeler elbette önemlidir. Ancak göz ardı
edilmemesi gereken hayati bir husus vardır ki bu da temsil sorumluluğudur.
Aileyi konu alan bir projede yalnızca içerik değil, o içeriği taşıyan ve
kamuoyuna sunan kişilerin duruşu da önem arz etmektedir.
Aile değerleriyle
açıkça çatışan, gayr-ı ahlaki yaşam biçimlerini savunan, cinsel sapkınlıkların
savunuculuğunu yapan ve anne-babaya hürmeti değersizleştiren bir ismin, Millî
Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen “Velivizyon Projesi” kapsamında hazırlanan
“Ailem” dizisinde yer alması kabul edilemez bir durumdur.
Ekranda ya da
projede verilen mesaj ile gerçek hayatta bilinen duruş arasındaki çelişki,
toplum nezdinde ciddi bir samimiyet ve güven sorununa neden olmaktadır. Devlet
projeleri, ahlaki çöküşü normalleştiren figürlerin vitrini haline
getirilmemeli; aile değerleriyle çatışan isimler kamu projelerinde yer
almamalıdır.
PLANLI EVDE
DOĞUMUN DESTEKLENMESİ
Doğurganlığı
artırmayı hedefleyen politikalar, yalnızca doğum sayısına odaklandığında eksik
kalmaktadır. Ailenin güçlendirilmesi ve nüfusun desteklenmesine yönelik
hedefler, doğum sürecinin niteliğinin iyileştirilmesini de kapsamalıdır.
Her gebe kadın ve
ailenin, doğumun gerçekleşeceği yeri seçme hakkı bulunmaktadır. Bu tercih,
tıbbi güvenlik çerçevesinde değerlendirildiğinde sağlık sistemi tarafından
dikkate alınması gereken bir haktır. Nitekim günümüzde Hollanda, Avustralya,
Yeni Zelanda ve İngiltere gibi birçok ülkede planlı evde doğum, belirlenmiş
kriterler ve sağlık protokolleri çerçevesinde desteklenmektedir.
Hastane ortamı,
bazı anne adaylarında ve ailelerde kaygı düzeyinin artmasına neden olmaktadır.
Buna karşılık, evde sakin ve mahrem bir ortamda,
deneyimli bir ebenin eşlik ettiği; risk değerlendirmesi önceden yapılmış ve
gerekli durumlarda hızlı sevk ile tıbbi destek imkânı bulunan planlı evde doğum
sisteminin sağlanması, bu kaygı düzeyini azaltacaktır.
Bu çerçevede, uygun
gebeliklerde planlı evde doğumun kamusal sağlık hizmetleri kapsamında
tanımlanması ve yapılandırılması önemli bir ihtiyaçtır. Sağlık sisteminin, bu
tercihlere cevap verecek alternatif hizmet modelleri geliştirmesi büyük önem
arz etmektedir.
GAZZE’DE SOYKIRIM DEVAM EDİYOR
Siyonist terör
rejiminin, 10 Ekim 2025’ten bu yana ilan edilen ateşkesi sistematik biçimde
ihlal ettiği resmî verilerle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Siyonist rejim, 4
Şubat 2026’ya kadarki süreçte ateşkesi 1.520 kez ihlal etmiştir. Bu ihlaller
kapsamında 522 kez ateş açılmış, 73 kez sivil yerleşim bölgelerine askerî
araçlarla girilmiş, 704 kez bombardıman yapılmış ve 221 barınak ile bina hava
saldırılarıyla yıkılmıştır.
Ateşkes kapsamında
Gazze’ye girişine izin verilmesi gereken 69 bin yardım ve ticari tır ile yakıt
tankerinden yalnızca 29 bin 603’ünün geçişine izin verildi, böylece Gazze’ye
ulaşan yardım oranı yalnızca yüzde 43’te kaldı. Ortaya çıkan bu tablo yardımların
bilinçli bir şekilde kısıtlandığını, açlık ve yoksunluğun bir silah olarak
kullanıldığını bir kez daha ortaya koymuştur.
Bölge ülkeleri
tarihî bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Mevcut şartlar altında direnişi
silahsızlandırmaya yönelik her plan, fiilen soykırıma hizmet anlamına
gelecektir.
Öte yandan, Küresel
Sumud Filosu’nun Gazze ablukasını kırmak için yeniden yola çıkma kararı,
insanlık vicdanı ve küresel dayanışma açısından son derece önemli bir adımdır.
Bu kez hükümetler bu filoya sahip çıkmalı, siyonist eşkıyalığa izin vermemeli
ve Gazze’ye ulaşacak her insanî girişimi koruma altına almalıdır.
Gazze’de yaşananlar
bir çatışma değil, sistematik bir soykırım sürecidir. Buna karşı caydırıcı ve
kararlı bir duruş zorunludur.
