Haftalık Gündem Değerlendirmemiz- 9 Haziran 2026

RÜŞVET VE YOLSUZLUĞA KARŞI DÜRÜST SİYASET ÇAĞRISI

Yerel hizmetlerin yürütülmesinde önemli bir rol oynayan belediyelerin son dönemlerde  rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla gündeme gelmesi, toplumun siyaset kurumuna olan güvenini zedelemektedir.

Peygamber Efendimiz’in (sav), “Alan da veren de mel'undur.” ifadesi ile lanetlediği rüşvetin; yerel ve genel siyasetin şekillenmesinde bir araç olarak kullanılmasının  nedenlerinden biri, değerler ve ahlak siyasetinin terk edilmiş olmasıdır. Ancak denetim eksikliği ve şeffaflık sorunları da bu rezaletin yaygınlaşmasının önemli  sebepleri arasındadır.

Partimizi kurduğumuz günden beri temel ilke olarak kabul ettiğimiz “Dürüst Siyaset, Gerçek Adalet” sözü, alelade bir slogan değil; Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunların çözümü açısından en öncelikli hususlardan biridir.

Vatandaşımız ekonomik krizi iliklerine kadar yaşarken onlarca belediye başkanının adının, “rüşvet, yolsuzluk, irtikâp ve ihaleye fesat karıştırma” suçlamalarıyla birlikte anılması; çürüyen siyasetin göstergesi, mevcut siyaset anlayışının tabutuna vurulan son çivilerdir.

Yapılan araştırmalarda en güvenilmez kurumlardan biri olarak gösterilen siyaset kurumunun rüşvet ve yolsuzluklardan arınması için cezalar artırılmalıdır.

İnancımıza göre beytülmal olan kamu kaynakları, vatandaşın refahını yükseltmek ve ona hizmet etmek için kullanılmalıdır. Toplumu, bu kaynakları şahsi ikballeri için harcayanlardan korumak zorundayız. Halkın parasına el uzatan harami siyaset anlayışını durduracak, adil ve caydırıcı bir hukuk nizamına ihtiyaç vardır.

 

ŞİDDETİN TASFİYESİ SÜRECİNİN HUKUKİ ÇERÇEVESİ

Memleketimizin onlarca yıldır ağır bedeller ödediği terör ve şiddet sorununun kalıcı biçimde sona erdirilebilmesi, hâlihazırda yürütülen sürecin güçlü bir hukuki zemine kavuşturulmasına bağlıdır. Silahlı yapıların tasfiye edilmesine yönelik iradenin somut yasal düzenlemelerle desteklenmemesi, belirsizliklerin derinleşmesine, kamuoyunda tereddütlerin artmasına ve sürecin yavaşlayarak tıkanmasına yol açabilecektir.

Bu nedenle, toplumsal huzur ve emniyetin tesis edilmesi amacıyla ihtiyaç duyulan hukuki adımların gecikmeksizin atılması büyük önem taşımaktadır. Tarihî bir sorumluluk bilinci ve Türkiye’nin şiddet sarmalından kurtulmasına katkı sunmak amacıyla hazırladığımız kanun teklifini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 3 Haziran Çarşamba günü sunduk.

Kanun teklifi ile silah bıraktığı, şiddeti terk ettiği ve faaliyetlerine son verdiği tespit edilen terör örgütlerinin hukuki statülerinin belirlenmesi; örgütsel yapısını ve eylem kapasitesini kaybeden yapıların ise belirli kriterler çerçevesinde münfesih sayılabilmesi öngörülmektedir. Bunun yanında, söz konusu örgüt mensuplarının hukuki durumlarına ilişkin ceza ve infaz rejiminde düzenlemeler yapılmakta, şiddet eylemlerinden vazgeçmeyi teşvik eden ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendiren mekanizmalar oluşturulmaktadır.

Teklifin temel amacı, terör örgütlerini toplumsal tabanları nezdinde silahlı yöntemlerden uzaklaşmaya zorlayan bir hukuk düzeni tesis etmek, şiddetin yeniden üretilmesini engellemek ve Türkiye’nin barış, güvenlik ve istikrar ortamını kalıcı hale getirmektir. Bu sebeple TBMM’de bulunan tüm grupları ve milletvekillerini kanun teklifimize destek vermeye davet ediyor; gecikmesizin bu sürecin selametle sonuçlanması için katkıda bulunmaya çağırıyoruz.

 

TEMMUZ BEKLENMEDEN SEYYANEN ZAM YAPILMALIDIR

Mayıs ayı enflasyon verilerinin açıklanmasıyla birlikte vatandaşın yaşadığı geçim sıkıntısının devam ettiği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Yıllık enflasyon % 30’un üzerinde kalmaya devam etmiştir.

Yılın ilk beş ayında yüzde 16,61’e ulaşan enflasyon, beklentilerin oldukça üzerinde gerçekleşmiş; başta asgari ücretliler ve emekliler olmak üzere sabit gelirli kesimlerin alım gücünde ciddi bir erimeye yol açmıştır. Bugün emekliler, asgari ücretliler, memurlar ve dar gelirli vatandaşlarımız; kira, gıda, ulaşım ve fatura giderleri gibi temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamamaktadır. Türk-İş verilerine göre açlık sınırı 35 bin lirayı, yoksulluk sınırı ise 114 bin lirayı aşmıştır.

Bu vesileyle şu hususu bir kez daha yineliyoruz: Asgari ücret, açlık sınırının altında kalmayacak şekilde yılsonu beklenmeden yeniden belirlenmeli; emeklilerimizin yaşadığı mağduriyeti gidermek amacıyla en düşük emekli maaşını asgari ücret seviyesine çıkaracak şekilde emekli maaşlarına seyyanen zam yapılmalıdır.

Adil bir ekonomik düzen; emeğin sömürülmediği, alın terinin karşılığının tam olarak verildiği, gelir dağılımında adaletin sağlandığı ve refahın toplumun tüm kesimlerine dengeli bir şekilde ulaştırıldığı bir anlayışla mümkündür.

 

UYUŞTURUCUYLA MÜCADELE SEFERBERLİĞİ BAŞLATILSIN!

Uyuşturucu yalnızca bir asayiş ya da sağlık sorunu değildir. Bu sorun; aileleri dağıtan, gençleri hayattan koparan ve toplumsal huzuru tehdit eden çok boyutlu, ciddi ve büyük bir sorundur. Adana’da bir baba ile uyuşturucu bağımlısı oğlu arasında yaşanan ve oğulun ölümüyle sonuçlanan olay, uyuşturucu bağımlılığının yıkıcı etkilerini çok acı şekilde bir kez daha ortaya koymuştur.

Devletin yaptığı operasyonlar önemli olmakla birlikte, kalıcı ve etkili bir çözüm için uyuşturucu maddelerin satışı engellenmeli; erken teşhis, tedavi ve rehabilitasyon hizmetleri ile farkındalık çalışmaları artırılmalıdır. Uyuşturucuyla mücadele seferberliği başlatılmalıdır.

Bu kapsamda, güvenlik tedbirleri en üst düzeye çıkarılmalı; sokak satıcılarına ve arkalarındaki organize şebekelere yönelik cezalar daha caydırıcı hale getirilmelidir. Okullarda çocuklara yönelik rehberlik çalışmalarına odaklanılmalı, ailelere yönelik ise farkındalık programları yaygınlaştırılmalıdır. Bağımlı bireyler için tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinin kapasiteleri artırılarak daha işlevsel hale getirilmelidir. Bu rehabilitasyon faaliyetlerinin yanı sıra, bireylerin sosyal hayata entegre olmasını sağlayacak manevi destek programlarını da içeren bir sistem uygulamaya konulmalıdır.

 

 

 

 

 

HUBUBAT FİYATLARI ÇİFTÇİYİ ZORDA BIRAKMIŞTIR

Toprak Mahsulleri Ofisi, 2026 yılı hububat alım fiyatlarını açıkladı. Buna göre sert ekmeklik buğday ile makarnalık buğdayın fiyatı, prim hariç ton başına 16 bin 500 lira oldu. Arpa alım fiyatı ise prim hariç ton başına 12 bin 750 lira olarak belirlendi. Geçen yıla göre buğday alım fiyatı %22,22 artarken arpadaki artış oranı %15,9’da kaldı.

Mayıs 2026 itibarıyla yıllık enflasyon %32,61 olarak gerçekleşmiştir. Merkez Bankasının belirlediği yılsonu enflasyon hedefi de önce % 24, ardından % 31’in altında bir oran olarak açıklanmıştır.

Diğer taraftan TÜİK’in en son yayınladığı Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi’ne göre tarımsal girdi fiyatlarındaki artış oranı, Mart 2026 itibarıyla yıllık %34,26 olarak gerçekleşmiştir.

Hububat alım fiyatlarında bütün bu oranların altında kalan bir artış gerçekleşmiştir. Bu durumda, girdi maliyetlerindeki artışlar, gerçekleşen enflasyon ve hedef enflasyon oranları göz önüne alındığında açıklanan hububat fiyatlarının ne denli yetersiz kaldığı görülecektir.

Veriler ve karşılaştırmalı istatistikler, çiftçinin enflasyona ve girdi maliyetlerine ezdirilmesi anlamına gelmektedir. Bu da çiftçilerle birlikte gıda üretiminde kendi kendine yeterlilik ve gıda arz güvenliğinin darbe üstüne darbe yemesi demektir.

Temel gıda hammaddesi olan ürünlerde büyük fiyat artışlarının başka sorunlara yol açacağı gerçeği de göz önüne alınarak çiftçiyi enflasyona ve girdi maliyetlerinin fahiş artışına karşı koruyacak şekilde tarımsal destek paketlerinin devreye konulması acil bir ihtiyaçtır.

Anayasa’nın 45. Maddesi ve 5488 sayılı Tarım Kanunu, devlete tarımsal üreticiyi destekleme yükümlülüğü yüklemektedir. Tarım Kanunu’na göre tarımsal desteklemeler için millî gelirin en az %1’inin ayrılması gerekmektedir. Buna rağmen, 2025 yılında yaklaşık 615 milyar lira olması gereken tarımsal destekler, 159 milyar lirada kalmıştır. Bu nedenle, çiftçiyi üretimde tutacak, tarımsal üretimi güçlendirecek ve gıda arz güvenliğini koruyacak destekleme politikalarının hayata geçirilmesi yalnızca ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda anayasal ve yasal bir zorunluluktur.

 

HABUR SINIR YOLU HAK ETTİĞİ DEĞERİ GÖRMELİDİR

Tarihî İpek Yolu güzergâhı üzerinde yer alan ve Şanlıurfa’dan başlayarak Mardin ve Şırnak/Silopi üzerinden Habur Sınır Kapısı’na ulaşan yaklaşık 365 kilometrelik kara yolu, uzun süredir vatandaşların yoğun şikâyetlerine konu olmaktadır. Özellikle Şanlıurfa ve Mardin’i de kapsayan, Şırnak il sınırına kadar olan bölüm büyük ölçüde deforme olmuş durumdadır. Şırnak il sınırları içinde kısmi bazı çalışmalar yürütülse de bu çalışmalar oldukça yavaş ilerlemekte; ayrıca yeni yapılan bazı kesimlerde dahi çökmeler yaşandığı yönünde şikâyetler bulunmaktadır.

Bu yolun deforme olması, araçlar için sadece zaman kaybına neden olmuyor. Aynı zamanda araçların aksamında deformasyon ve arızalara da yol açarak hem doğrudan hem de dolaylı olarak ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Bu durum, ülke ekonomisi için de zarar demektir.

Habur Sınır Yolu Basra Körfezi’ni Avrupa’ya bağlayan kara yolu güzergâhıdır. Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz göz önüne alındığında, bu hattın ne kadar kritik bir öneme sahip olduğu açıkça görülmektedir.

Yol medeniyettir, kalkınmadır, gelişimdir. Bu kadar büyük bir öneme sahip olan Habur Sınır Yolu’nun yıllardır göz ardı edilmesinin anlaşılır bir tarafı yoktur. Özellikle ağır tonajlı araçlar tarafından yoğunlukla kullanılan bu yol için derhal yenileme çalışmaları başlatılmalıdır.

 

EBU UBEYDE’NİN GARANTÖRLERE ‘’NEREDESİNİZ’’ ÇAĞRISI

Siyonist terör rejiminin sözde ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana bine yakın sivili katletmesi ve Gazze’nin yüzde 70’inin işgal edilmesi yönündeki alçakça talimatları, siyonizmin insanlık dışı vahşetini bir kez daha tescillemiştir. Soykırımın en büyük finansörü ABD Başkanı Donald Trump’ın da itiraf ettiği gibi; şer ittifakı için "ateşkes", yalnızca daha ılımlı bir şekilde ateş etmek ve işgali derinleştirmek anlamına gelmektedir.

Bu kanlı tablo karşısında İzzeddin el-Kassam Tugayları Sözcüsü Ebu Ubeyde’nin ABD dışındaki garantör ülkelere yönelik "Neredesiniz, rolünüz nerede, garantileriniz nerede?" haykırışı, İslam dünyasının üzerindeki ölü toprağını sarsacak tarihî bir uyarıdır. Açıkça görülmüştür ki mevcut arabuluculuk mekanizmaları, siyonist katilleri durdurmak yerine onlara yönelecek saldırıları engelleme misyonuna bürünmüştür.

Türkiye, Katar ve Mısır bu pasif tutumdan derhal vazgeçmelidir. Garantör ülkelerin sessizliği ve eylemsizliği, siyonist yayılmacılığa ve soykırıma alan açmaktadır. Arabuluculuk adı altında işgal rejimini koruma kalkanı oluşturan bu anlayıştan derhal geri adım atılmalıdır.

Yaşanan süreç göstermiştir ki kâğıt üzerindeki diplomasi yolları tamamen tükenmiş ve işgalciye zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Başta İslam ülkeleri olmak üzere insanlık, küresel siyonizme karşı kararlı bir duruş sergilemedikçe ve gerekli siyasi ve askerî tedbirleri almadıkça bu durum devam edecektir.

 

 

SUMUD AKTİVİSTLERİ SERBEST BIRAKILMALI

Gazze’deki soykırıma dur demek ve mazlum Filistin halkına insanî yardım ulaştırmak amacıyla yola çıkan Sumud Kara Konvoyu aktivistlerinin Libya’da alıkonulması hiçbir şekilde kabul edilemez.

Ne acıdır ki ümmet coğrafyasının tam ortasındaki Gazze’ye giden bütün yollar kapatılmış, insanî yardım koridorlarına adeta kilit vurulmuştur. Dünyanın yüzlerce, binlerce kilometre ötesinden, aynı dili ve dini paylaşmadıkları mazlumları kurtarmak için yola çıkan vicdan sahibi aktivistler, bugün ne yazık ki Müslüman bir coğrafyada, haksızca alıkonulmaktadır. Bu durum, İslam ümmeti adına tarihî bir utanç vesikasıdır ve siyonist ablukaya dolaylı olarak hizmet etmekten başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Gazze halkının feryadına ses olmak dışında hiçbir gayesi bulunmayan bu yürekli aktivistler, insanlık vicdanının  sesidir. Kötü hapishane şartlarında açlık grevi yaparak hayatlarını ortaya koyan bu insanların can güvenliğinden Libya makamları doğrudan sorumludur.

Vatandaşları alıkonulan ülkeler başta olmak üzere insanlıktan yana olan her kurum, aktivistlerin derhal serbest bırakılması için elindeki tüm diplomatik baskı unsurlarını ve yaptırım güçlerini vakit kaybetmeksizin devreye sokmalıdır. Bu hukuksuz ve vicdansız alıkonulma süreci derhal son bulmalı, aktivistler özgürlüklerine kavuşmalıdır.

 

GANNUŞİ’YE ÖMÜR BOYU HAPİS CEZASI

Laik diktatörlükle yönetilen Tunus’ta bir mahkeme tarafından, Nahda Hareketi lideri Raşid el-Gannuşi hakkında verilen müebbet hapis cezası kararı, ülkede uzun süredir devam eden hukuksuzluk sarmalının son ve en vahim halkası olmuştur. Uluslararası kamuoyu tarafından da açıkça görüldüğü üzere bu karar, Cumhurbaşkanı Kays Said yönetiminin siyasi rakiplerini yargı eliyle tasfiye etme operasyonudur.

2019 yılında halka "adalet ve özgürlük" vaat ederek cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Kays Said, ne yazık ki koltuğunu tahkim ettikten sonra kendi vaatlerine ve Tunus halkına sırtını dönmüştür. Kays Said, 2021 yılında anayasayı açıkça çiğneyerek hükümeti ve meclisi feshetmiş, ülkeyi diktatörlüğe geri döndüren adımları fütursuzca atmıştır.

Başta Raşid el-Gannuşi olmak üzere demir parmaklıklar ardına gönderilen tüm siyasetçilerin ve aktivistlerin derhal serbest bırakılması çağrısında bulunuyoruz.

Tunus halkı, 2011 yılında tüm dünyaya ilham veren Yasemin Devrimi ile diktatör Zeynel Abidin Bin Ali’yi devirerek özgürlüğünü ve iradesini kanıyla, canıyla kazanmıştır. Bugün Tunus’u yeni bir diktatörlüğe, karanlık bir baskı rejimine sürüklemeye çalışan Kays Said yönetimine karşı en büyük barikat yine asil Tunus halkının iradesi olacaktır.

Tunus halkı, geçmişte olduğu gibi bugün de kendi iradesine sahip çıkmalı, yeni bir diktatörlük inşasına izin vermemelidir.

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.