Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-21 Nisan 2026

EĞİTİM KURUMLARINDAKİ SORUNLAR İÇİN KÖKLÜ ÇÖZÜMLER ŞARTTIR

 

Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullara yönelik gerçekleştirilen silahlı saldırılar hepimizin yüreğini dağlamıştır. Bu menfur saldırılarda katledilen öğretmen ve öğrencilerimize bir kez daha Allah’tan rahmet, kederli ailelerine sabr-ı cemil diliyor; yaralılara acil şifalar temenni ediyoruz.

 

Yaşanan bu acı hadiseler, okullarımızda giderek artan şiddet sorununu bütün yönleriyle ele alma ve çocuklarımızı güvenli eğitim ortamlarında yetiştirme sorumluluğumuzu bir kez daha acil ve yakıcı bir şekilde gündemimize taşımıştır.

Okullarımızda yaşanan bu tür şiddet olayları münferit hadiseler olarak değerlendirilemez. Aile yapısındaki zayıflamalar, çocukların şiddet içerikli yayınlara maruz kalması, manevi gelişimden çok maddi başarıya endeksli ve değer üretmede yetersiz ve hatta başarısız olan eğitim sistemi, akran zorbalığının yaygınlaşması, rehberlik hizmetlerinin yetersizliği ve okul güvenliği konusunda gerekli önleyici mekanizmaların yeterince güçlendirilmemiş olması bu sorunun çok yönlü sebepleri arasında yer almaktadır.

 

Bu nedenle eğitim ortamlarının güvenliğini artıracak, öğrencilerimizi şiddetten uzak tutacak ve erken uyarı–koruyucu destek mekanizmalarını güçlendirecek kapsamlı ve kalıcı politikaların hayata geçirilmesi artık kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir.

 

Bugün eğitim sistemi yalnızca sınav kazandıran değil; insan yetiştiren bir yapıya kavuşmak zorundadır. Bunun için öncelikle fıtrattan uzak seküler eğitim anlayışı sorgulanmalıdır. İnsanı sadece ekonomik üretim aracı gören, ruhunu, ahlakını ve manevi yönünü ihmal eden bir sistem; bilgi verir ama hikmet vermez, diploma verir ama şahsiyet kazandırmaz.

 

Yıllardır uygulanan 12 yıllık kesintisiz eğitim modeli, her çocuğu aynı kalıba sokan mekanik bir düzen üretmiştir. Her bireyin kabiliyeti farklıyken herkesi aynı sırada, aynı müfredata, aynı hedefe mahkûm etmek ciddi bir israftır. Mesleki yönelimler erkene çekilmeli, kabiliyet temelli eğitim esas alınmalıdır.

 

Eğitimin omurgası olan öğretmenlerin itibarı mutlaka iade edilmelidir. Öğretmeni değersizleştiren toplum, geleceğini değersizleştirir. Maaşıyla, sosyal haklarıyla, karar mekanizmalarındaki yeriyle ve toplum nezdindeki saygınlığıyla öğretmen yeniden hak ettiği konuma yükseltilmelidir.

 

Çocukları ekrana mahkûm eden eğitim anlayışı yeniden gözden geçirilmelidir. Teknoloji araçtır; amaç değildir. Kitapla kurulan derin ilişki, ekranla kurulan yüzeysel temastan üstündür. Bu sebeple kitap esaslı eğitim yeniden merkeze alınmalı; okuma, düşünme, yazma ve muhakeme becerileri güçlendirilmelidir.

 

Bir başka temel mesele ise değerler eğitiminin yeterince öncelenmemesidir. Bilgili ama vicdansız nesiller yetiştirmenin topluma faydası yoktur. Adalet, merhamet, dürüstlük, hayâ, sorumluluk ve kul hakkı bilinci; matematik kadar, fen kadar önemli görülmelidir. Büyük İslam âlimi Üstad Bediüzzaman’ın sunduğu reçete bunu net olarak özetliyor: “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”

 

Son olarak eğitim sistemi, tek tip insan yetiştirmeyi hedefleyen Kemalist ideolojik kalıplardan arındırılmalıdır. Okullar resmî ideolojinin propaganda alanı değil; hakikatin, özgür düşüncenin, köklü tarihsel anlayışın, inanç ve kültür temelli eğitimin öğretildiği mekânlar olmalıdır.


ÇOCUKLAR MEDYA VE DİJİTAL DÜNYANIN OLUMSUZ ETKİLERİNDEN KORUNMALI

 

Son yıllarda hem geleneksel medya hem de dijital medya araçlarının, özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki olumsuz etkisi her geçen gün daha belirgin ve daha yıkıcı hale gelmektedir. Bilgiye erişimi kolaylaştıran ve iletişim imkânlarını artıran bu araçlar, doğru ve bilinçli kullanılmadığında şiddetin normalleşmesi, ahlaki aşınma, kimlik gelişiminin olumsuz etkilenmesi ve dijital bağımlılık gibi ciddi riskleri de beraberinde getirmektedir. Okullarda yaşanan silahlı saldırılar, çocuklarımızın karşı karşıya bulunduğu risklerin ne kadar ciddi boyutlara ulaştığını acı bir şekilde göstermiştir. Bu nedenle çocuklarımızın medya ve dijital dünyanın zararlı etkilerine karşı korunması için mutlaka daha ciddi tedbirler alınmalıdır.

 

Millî Eğitim Bakanlığı’nın müfredatında “Medya okuryazarlığı” ve “Dijital okuryazarlık” gibi bazı derslerin yer almasını önemli buluyoruz. Ancak bu derslerin seçmeli olması nedeniyle öğrencilerimizin bu alanda yeterli bilinç düzeyine ulaşamadığı görülmektedir. “Medya okuryazarlığı” ve “Dijital okuryazarlık” eğitimlerinin, bütün öğrencileri kapsayacak şekilde yaygınlaştırılması ve zorunlu dersler arasında yer alması gerekir.

 

Öte yandan sosyal medyaya yaş sınırlaması getirilmesi konusunu yıllardır gündemimizde tutarak kamuoyuna ve yetkililere çağrılarda bulunmuştuk. Gecikmeli de olsa bu çağrıların karşılık bulmuş olmasını ve özellikle çocuklarımızın korunmasını esas alan bir yasal düzenlemenin Meclis’in gündemine gelmiş olmasını önemli buluyoruz.


Çocuklarımızın medya ve dijital dünyanın zararlı etkilerinden korunması, sağlıklı ve bilinçli bireyler olarak yetişmesi için yapılacak her türlü yapıcı düzenlemenin takipçisi ve destekçisi olmaya devam edeceğiz.


EĞİTİM SİSTEMİNE NEŞTER ATILMALIDIR

Eğitim kurumlarında yaşanan şiddet konusu küresel bir sorundur ve Batılı eğitim sistemlerinin dünyaya yaydığı bir problem özelliğini taşımaktadır. Türkiye’de son dönemlerde yaşanan acı olayların benzerleri uzun süredir Amerika ve Avrupa ülkelerinde yaşanmaktadır.

Eğitim kurumlarında yaşanan şiddet olaylarının elbette farklı toplumsal sebepleri olabilir; ancak tekil örnekler büyük resmi görmemizi engellememelidir. Asıl problem, eğitim sisteminde Batılı değer yargılarını; inanç değerlerimizi ve kültürel kodlarımızı hesaba katmadan tepeden inmeci bir yöntemle dayatmaktır. İster sağ, ister sol, isterse de muhafazakâr ya da liberal olarak yorumlansın; mevcut sistem iyi insan yetiştirme amaçlı değil, aynı tornadan çıkmışçasına benzer bir zihin dünyasına sahip, kariyer odaklı düşünen bireyler yetiştirme amacıyla düzenlenmiştir. Batı’dan fonlanan kimi kurumların da ıslah amaçlı faaliyet yürüten yapı ve toplulukları hedef alması; medyatik araç ve tipleri kullanarak ifsadın önüne set olan bariyerleri itibarsızlaştırma çabası, bu faaliyetlerin önünü açmaktadır.

Bu ifsat sistemine, bu kirli kısır döngüye ciddi bir neşter atılması hayati önem arz etmektedir. Eğitim programlarına ve kurumsal organizasyonlara inanç ve ahlak eksenli yeni bir format kazandırılması gerekmektedir. Yargı ve kolluk kurumlarının, muhalefet partilerinin tüm çekinceleri ve bürokratik engelleri bir tarafa bırakıp bu hayati konuda iş birliği yapması, ülkenin geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.


DEVLET AİLE KURUMUNU KORUYACAK TEDBİRLER ALMALIDIR

Yaşanan acı hadiseler, aile kurumunun kırılgan bir yapıya dönüştüğünü ve fertler arasındaki bağların zayıfladığını göstermektedir. Aile kurumuna küresel ölçekte yapılan sistematik saldırılara karşı güçlü ve kalıcı tedbirler alınması zorunludur.

Bu kapsamda, ailelere danışmanlık hizmeti sunmak ve boşanma aşamasına gelen eşler arasında uzlaşma sağlamak amacıyla Diyanet’e bağlı Aile Rehberlik büroları daha etkin hale getirilmelidir. Anlaşmazlıklar yargıya taşınmadan önce bu mekanizmalar aracılığıyla çözülebilmeli; tarafların birlikte ele alındığı adil bir yaklaşımla aile birliği korunmalıdır. Sağlıklı ve ahlaklı nesillerin yetişmesi, huzurlu bir aile ortamına bağlıdır.

Evlenip boşanmayı, ticari bir kazanç aracı haline getirmeyi amaçlayan kimseler tarafından istismar edilen süresiz nafaka uygulamasına son verilmelidir.

Kitle iletişim araçlarında aileyi değersizleştiren, eşler arasındaki bağı zayıflatan, çocuk sahibi olmayı özgürlüğü kısıtlayan gereksiz bir yük gibi gösteren ve çocuklarla ebeveynler arasındaki ilişkiyi olumsuz etkileyen yayınlar yasaklanmalıdır. Aile, karşılıklı sorumluluk ve dayanışma ile varlığını sürdürür; bu dengeyi zedeleyen yaklaşımlar yerine, aile içi hak ve yükümlülükleri güçlendiren içerikler teşvik edilmelidir.


ÇOCUKLARDA ŞİDDET EĞİLİMİ VE AİLEYE BAKAN YÖNÜ

Çocuklarda şiddet eğilimi önemli bir toplumsal sorundur; ancak doğru tespit ve kararlı uygulamalarla önlenebilir. Bu noktada aile, çocuğun kişilik gelişiminin temelini oluşturan en güvenli ortamdır. Aile içinde kurulan sevgi dili ve sağlıklı iletişim; empati, merhamet, adalet duygusu ve toplumsal sorumluluk bilincinin gelişmesini sağlar. Manevi değerlerin kazandırılmasında aile ortamı önemli bir rol üstlenmekte ve belirleyici olmaktadır. Bu güvenli ortamın eksikliği ise çocuklarda duygusal boşluk, saldırganlık, akran zorbalığı, davranış bozukluğu, madde veya ekran bağımlılığı ve şiddet eğilimleri gibi ciddi sorunlara yol açabilmektedir.

Günümüzde bazı ailelerde çocuğun eğitimi yalnızca ekonomik başarı aracı olarak görülmekte, bu durum ahlaki ve sosyal gelişimin geri planda kalmasına neden olmaktadır. Ayrıca ebeveynlerin yüksek beklentileri ve kariyer odaklı hayat biçimi, çocukların ihtiyaç duyduğu ilgi ve rehberliğin ihmal edilmesine yol açabilmektedir.

Sağlıklı nesillerin yetişmesi için aile içinde dengeli bir iletişim kurulması, çocuklara sınırlar ve sorumluluk bilinci kazandırılması, sosyal ve dijital çevrelerinin takip edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu süreçte ailelerin bilinçlendirilmesine yönelik kamusal destekleyici çalışmalar da artırılmalıdır.


SİYONİST REJİMİN BM ÜYELİĞİNİN ASKIYA ALINMASI VE SİLAHSIZLANDIRILMASI

Uluslararası toplum, siyonist terör rejiminin Filistin, Lübnan ve Suriye topraklarında sistematik bir şekilde yürüttüğü etnik temizlik ve hukuk tanımaz saldırganlığına karşı artık somut adımlar atmak zorundadır.

BM kararlarını ve uluslararası hukuku açıkça çiğneyen bu işgalci rejimin üyeliğinin askıya alınması ve resmen "işgalci güç" olarak tanımlanması, adaletin tesisi için bir zarurettir. İşgal rejimi, sadece bölge barışını değil, küresel güvenliği tehdit eden yayılmacı politikaları ile insanlık vicdanında onarılmaz yaralar açmıştır. Mevcut durumun devam etmesi, uluslararası hukukun tamamen işlevsizleşmesi ve küresel bir kaosun kapılarının aralanması anlamına gelecektir. Bu nedenle işgal rejimi cebren silahsızlandırılmalı ve ona silah ve finansman sağlayan ülkelere yönelik ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.


LÜBNAN-İSRAİL ATEŞKESİ

Lübnan ve siyonist işgal rejimi arasındaki son ateşkes süreci, İran’ın Hürmüz Boğazı kartını masaya sürmesiyle ABD’nin köşeye sıkışmasının bir sonucudur. ABD’nin siyonist rejime verdiği ültimatom, bölgedeki enerji koridorlarının ve küresel ekonomik çıkarların sarsılmasından duyulan korkunun açık bir tezahürüdür. Bu durum, siyonist rejimin bugüne kadar yürüttüğü her türlü soykırım, işgal ve terör faaliyetinin bizzat ABD’nin stratejik onayı ve lojistik desteğiyle gerçekleştiğini de tartışmasız bir şekilde kanıtlamıştır. Emperyalist güçlerin izni ve yardımı olmadan adım atamayan bu terör şebekesi, küresel güç dengeleri değiştiğinde geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Öte yandan siyonist işgal rejimi, ateşkese rağmen saldırılara devam etmekte ve yeni işgal planlarını devreye sokmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede, Gazze’de fiili bir işgal ve ilhaka dönüşen “sarı hat” uygulaması, şimdi Lübnan’ın güneyine taşınmak istenmektedir. İşgal rejimi, sürgün tehditleri ile boşalttığı ve işgal ettiği sınır köyleri ve beldelerini yıkmaya devam etmekte ve sivillerin geri dönüşünü engellemektedir. Bu işgal girişimi, sahadaki demografik yapıyı dönüştürmeyi hedefleyen yeni bir dayatma olarak görülmelidir. “Geçici güvenlik hattı” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu model, sivillerin hayat alanlarını tahrip ederek geri dönüşleri engelleyen ve işgali zamana yayarak kalıcılaştıran bir stratejiye işaret etmektedir. Lübnan’da gündeme getirilen hattın, bölgesel dengeleri değiştirmeye dönük sistematik bir planın parçası olduğu açık olup uluslararası toplumun bu oldu-bittiye karşı net bir tutum alması gerekir.


SUMUD FİLOSU’NA KORUMA DESTEĞİ SAĞLANMALIDIR

Siyonist rejimin Gazze üzerindeki insanlık dışı ablukasını kırmak amacıyla vicdan sahibi sivil toplum kuruluşları ve aktivistlerce 2025 yılında başlatılan Küresel Sumud Filosu ikinci seferine başladı. Filoya katılan kararlı aktivistler, insanlık vicdanının bayraktarlığını yapmaktadır.

Ancak bu filonun, siyonist rejimin bilinen saldırganlığı ve korsan müdahaleleriyle karşı karşıya kalması durumunda, uluslararası sistemin varlık sebebi ciddi şekilde sorgulanacaktır. Sivil filonun korunması için donanma desteği sağlanması, sadece halkların değil devletlerin de bu soykırım ve işgale karşı ortak bir irade beyanı olacaktır.

Bu kapsamda, bölgedeki tarihsel sorumluluğumuz ve "mazlumların hamisi olma iddiasının" bir gereği olarak, Türkiye’nin Küresel Sumud Filosu’na aktif ve askeri koruma desteği vererek işgalci rejime karşı net bir duruş sergilemesini ve insani yardım koridorunu güvence altına almasını talep ediyoruz.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.