15 TEMMUZ: AZİZ
VE İNANÇLI MİLLETİMİZİN ORTAK ZAFERİDİR
15 Temmuz hain kalkışması, yalnızca seçilmiş hükümete
değil; halkın iradesine, inancına ve geleceğine karşı yapılmış açık bir darbe
ve işgal teşebbüsüdür.
Bu emperyalist güdümlü kalkışma, aziz milletimizin
iman, cesaret ve kararlılığı sayesinde hedefine ulaşamamış; tanklara, bombalara
ve kurşunlara karşı bedenini siper eden halkımız, tarihî bir direniş
sergileyerek darbeyi püskürtmüştür.
Herkes bilmelidir ki; aziz milletimizin gösterdiği bu
fedakârlık ve kahramanlık, münferiden
hiçbir siyasi anlayış ya da zümrenin hanesine yazılamaz. Bu zafer, inançlı ve
kararlı milletimizin ortak zaferidir.
Ne hazindir ki; halkın değerleriyle çatışan kimi
çevreler, Müslüman halkın bu zaferini kendi hanelerine yazıp bundan siyasi
çıkar elde etmeye çalışmaktadır. Eski darbeci zihniyet, yeni sürüm darbecilerin
kendilerini cemaat olarak isimlendirmesini kullanarak bunun üzerinden darbeyi
püskürten halkın inancına saldırmaktadır. Bu zaferin arkasındaki asıl gücün, darbeci
zihniyet tarafından kirletilen bazı kavramlar üzerinden değersizleştirilmesine
müsaade edilmemelidir. Darbenin arka planının unutturulmasına ve darbeyi
bertaraf eden ruhun zedelenmesine fırsat verilmemelidir.
Rabbimizden niyazımız, aziz milletimizin inancını,
birliğini ve dirliğini daim kılması, bu topraklarda bir daha asla darbe ve
işgal girişimlerine fırsat verilmemesidir.
MİLLETİN EMANETİ ŞAİBEDEN UZAK ELLERE
TESLİM EDİLMELİDİR
Son günlerde CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk
iddiaları kamuoyunun gündemindedir. Bu iddialar titizlikle araştırılmalı ve
adil bir yargılama süreci yürütülmelidir. Yolsuzluk, kim yaparsa yapsın,
milletin malına el uzatmaktır, milletin malına el uzatanın yanına asla kâr
kalmamalıdır.
HÜDA PAR olarak tavrımız nettir: Kamu malı, aynı
zamanda yetimin ve öksüzün malıdır. Hiç kimse, yetkisini şahsi menfaatine araç
kılamaz. Yolsuzluk yapan hangi partiden olursa olsun, mutlaka hesabı
sorulmalıdır.
Bu çağrımız, kutuplaşmayı değil, hukuk içinde ortak
bir duruşu hedeflemektedir. Adalet yerini bulsun, milletin içi ferahlasın.
KURAKLIK
TEHLİKESİ BÜYÜYOR: SUYU KORUMAK ORTAK SORUMLULUĞUMUZDUR
Son yıllarda yaşanan yağış düzensizlikleri ve sıcaklık
artışları, kuraklık riskini her zamankinden daha görünür hale getirdi. Bu yıl
birçok bölgede yaşanan tarımsal kuraklık, çiftçiyi ciddi şekilde vurdu.
Tarlalar susuzlukla kavrulurken, şehirlerin su ihtiyacını karşılayan
barajlardaki su seviyesi alarm veriyor.
Bu sorunun ortadan kalkmasında kısa vadeli çözümler
yeterli değildir. İklim modelleri dikkate alınarak, daha kurak senaryolara
hazırlıklı olunmalıdır. Dirençli bir su altyapısı ve kullanım planı
oluşturulmalıdır. Park-bahçe sulamada verimsiz yöntemler, sızdıran şebeke
hatları, temizlikte israfa varan su kullanımı engellenmelidir. Belediyeler,
artık klasik altyapı hizmetlerinin ötesine geçerek suyun korunması ve
sürdürülebilir şekilde temini için yeni ve daha modern adımlar atmalıdır.
Su temininde çeşitlilik sağlanmalıdır. Tek kaynağa
(barajlara) bağımlılığın büyük riskler barındırdığı kabul edilmeli ve
alternatif kaynaklar kullanılmalıdır. Yağmur suyu hasadı sistemleri (bina
çatılarında, yer altı depolarında) yaygınlaştırılmalı, altyapıdaki kayıp-kaçak
oranlarının azaltılması için daha ileri teknolojilerden istifade edilmelidir.
Gri su geri kazanımı (banyo, lavabo sularının arıtılıp yeniden kullanımı)
özellikle park sulamada devreye alınmalıdır. Deniz suyu arıtma (desalinasyon)
yöntemi uzun vadeli çözümler arasında değerlendirilmelidir.
Vatandaşlarımızın da bu sürece katkısı hayati
önemdedir. Bugün evlerimizde musluktan sınırsız akan su, geçmişte birkaç
metreden kolaylıkla çıkarılabilirken, artık onlarca metre derinliklerden
güçlükle temin edilmektedir. Sınırsız gibi görünen her kullanım, aslında
geleceğimizi tüketmektedir.
Su; hayatın ta kendisidir ve onu korumak, hepimizin
ortak görevidir. Suyun kıymetini bugünden anlayıp, tasarrufu bir hayat biçimi
haline getirmek zorundayız.
ZORUNLU
EĞİTİMİN PROBLEMLERİ
Eğitim, bireyi yalnızca sınavlara değil, hayata
hazırlamalı; bireyin ve toplumun maddi-manevi gelişimine hizmet eden bir işlev
görmelidir. Bu sistem, insan için en kıymetli sermaye olan zamanın heba
edilmesine değil, verimli kullanılmasına öncülük etmelidir. Aynı zamanda
bireyin üretme kabiliyetini geliştirmeli, toplumsal dinamizmi beslemelidir.
Ancak Türkiye’de uygulanan zorunlu eğitim planlaması, ne yazık ki bu asli
hedeflerden uzaktır.
Özellikle lise kademesi, gençleri hayata hazırlamaktan
çok, onları üretimden ve meslek ediniminden uzaklaştırarak zamanlarını tüketen
bir yapıya dönüşmüştür. Bu süreç, hem bireyin potansiyelini köreltmekte hem de
toplumun nitelikli iş gücü ihtiyacını karşılamada ciddi boşluklara yol
açmaktadır.
Söz gelimi, 12 yıllık kesintisiz eğitimin lise
kademesi, anket şirketlerinin yaptıkları araştırmalara göre en gereksiz kademe
olarak değerlendirilmiştir. 18 yaşına kadar sahadan öğrenme hedefinde olan
gençlerimiz bundan uzak tutularak belli konularda meslek sahibi olmaktan mahrum
bırakılmıştır. Bu yaştan sonra geriye dönüş mümkün olmadığından her lise
mezununun yükseköğrenime yönelmesi kaçınılmaz bir hal almıştır. Haliyle
üniversiteleri meslek kapısı, devleti de mecburi işveren sorumluluğunun altına
daha fazla konumlandırmış, bu durum birçok sektörde nitelikli insan gücü
ihtiyacının karşılanamamasına neden olmuştur. 12 yıllık zorunlu eğitim ısrarı
sürerse, ciddi bir sosyal sorunun derinleşmesi kaçınılmaz bir netice olacaktır.
Ayrıca eğitimin paydaşları olan; okul yöneticileri,
ebeveynler, öğretmenler ve öğrenciler de bundan alabildiğince şikâyetçidirler.
Aynı zamanda işverenler de ara eleman bulamamaktan yakınmaktadırlar. Ülkemizin
ekonomik anlamda kalkınması için gençlerimiz erken yaşta hayata hazırlanmalı ve
kendi ayakları üzerinde durabilecekleri şekilde yetiştirilmelidir.
Millî Eğitim Bakanlığının tüm bu önerileri dikkate
almasını umuyor ve toplumun temel ihtiyaçlarına eğilerek çözüm üretmesini
bekliyoruz.
GAZZE
Gazze’de iki yıla yakın bir zamandır devam eden ve her
geçen gün daha da şiddetlenen saldırılar, açıkça insanlığa karşı işlenen bir
suç niteliği taşımaktadır. Neredeyse her gün yüzlerce sivil Filistinlinin şehit
olduğu bu vahşet, sistematik bir etnik temizlik ve soykırım olarak tarihe
geçmektedir.
Siyonist terör rejiminin, Gazzelileri zorla yerinden
ederek Refah’ın harabeleri üzerine ve tamamen kendi kontrolü altında bir
yerleşim bölgesi kurma planı, etnik temizlik amacının en açık göstergesidir.
Sözde tahliye planlarıyla Gazzelilere yaşanacak hiçbir alan bırakılmamakta;
halk kendi topraklarında mülteci konumuna düşürülmektedir. Bu tür planlar
kararlılıkla reddedilmelidir.
Böylesine ağır bir tabloya rağmen bazı bölge
ülkelerinin direniş güçlerinden silahlarını bırakmalarını talep etmesi kabul
edilemez. Bu, Filistin halkının meşru savunma hakkını yok sayma ve siyonist
rejimin saldırganlığına ortak olma anlamına gelmektedir. Unutulmamalıdır ki
terör rejimi yalnızca güçten anlamaktadır; direniş, Filistin halkının
varoluşunun ve güvenliğinin temel dayanağıdır.
Gazze’de kalıcı bir ateşkes ve esir takası
hedefleniyorsa, baskı direniş hareketlerine değil; uluslararası hukuku sistemli
şekilde ihlal eden siyonist rejime yöneltilmelidir. Bu çerçevede, İspanya
Başbakanı Pedro Sanchez’in Avrupa Birliği-israil Ortaklık Anlaşması’nın askıya
alınması yönündeki çağrısı önemli ve desteklenmesi gereken bir adımdır.
Ne yazık ki İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi
birçok ülke, tüm bu vahşete rağmen terör rejimi ile ilişkilerini sürdürmekte,
hatta “normalleşme” süreçlerini dillendirmektedir. Bu, yalnızca Filistin
halkına değil, ümmetin ortak vicdanına da ihanet anlamına gelmektedir.
İslam dünyası, iki yıla yaklaşan bu katliam karşısında
sessizliğini bozmalı ve Gazze halkına karşı olan sorumluluğunu yerine
getirmelidir. Ateşkesin acilen sağlanmalı, terör rejimi Gazze’den tam ve kalıcı
biçimde çekilmelidir. Filistin halkına kendi topraklarında mülteci hayatı
yaşatmaya yönelik her girişim, mutlak şekilde reddedilmelidir.
Bugün Müslüman halklara düşen görev, sadece belirli
bir alanda dayanışma göstermek değil; aynı zamanda kendi yöneticilerini Gazze
için somut adımlar atmaya zorlamak olmalıdır. Gazze meselesi, terör rejimi
durdurulana kadar gündemden düşürülmemelidir.
