“EMANET ODALARINDA ÇÜRÜYEN SİSTEM”
Son dönemde İstanbul
Büyükçekmece, Adalar ve başka illerdeki adliyelerin adli emanet bürolarında
ortaya çıkan hırsızlık ve suistimal vakaları, Türkiye’de adalet sistemini
derinden sarsan bir güvenlik krizine işaret etmektedir. “Toplumun güven duyduğu” ve devletin en korunaklı olması gereken
kurumlarında dahi bu kadar kolay bir şekilde hırsızlık yapılabiliyor olması;
ahlaki krizin ne kadar derinleştiğini ve sistemin denetim mekanizmalarındaki
açıkların vahametini gözler önüne sermektedir.
Adliyelerde emanet odalarının
talan edilmesi, delillerin çalınması ve kamu görevlilerinin bu hadiselerde
başrolde olması; yalnızca bir güvenlik zaafını değil, aynı zamanda ahlaki
yozlaşmada gelinen aşamayı da göstermektedir. İnsanların elini kolunu
sallayarak devletin kalbinde suç işleyebildiği bir ortamda, hukuk düzeninin
sağlıklı işlemesinden söz etmek mümkün değildir.
Bu hadiseler titizlikle
soruşturulmalı; hırsızlık yapanlar başta olmak üzere tüm sorumlular adalet
önünde hesap vermelidir. Ayrıca adliyelerdeki bütün emanet ve delil koruma
süreçleri yeniden yapılandırılmalı, gecikmeksizin güçlü ve işlevsel bir denetim
mekanizması kurulmalıdır.
ADALET TERAZİSİNDE ASGARİ
ÜCRET: LÜTUF DEĞİL, HAKKANİYET!
Asgari ücret meselesi sadece
teknik bir hesaplama değil; bir adalet, hakkaniyet ve vicdan imtihanıdır.
Enflasyonun yakıcı etkisi altında kalan bir ücret belirlemek, milyonlarca
emekçi kardeşimize taşıyamayacakları bir yük yüklemek ve büyük bir haksızlık yapmak
anlamına gelir. Emeğin karşılığı, alın teri kurumadan ve hakkıyla verilmelidir.
Bugün gerçekler apaçık ortadadır:
Dört kişilik bir ailenin yalnızca mutfak masrafı 29.828 TL’ye, insanca hayat
maliyeti ise 97.159 TL’ye ulaşmıştır. Bekâr bir çalışanın hayatını
sürdürebilmesi için gereken tutar 38.752 TL iken, açlık sınırının altında bir
rakamı konuşmak halkın gerçeklerinden kopmak demektir.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun
omuzlarındaki sorumluluk büyüktür. Bu masa, sadece işveren–devlet dengesini
değil, milyonların umudunu taşımaktadır. Beklentimiz nettir: Belirlenecek
ücret, sermayenin kâr hırsına kurban edilmemeli; çalışanın ve ailesinin insanca
geçimini merkeze almalıdır.
Emekçimizi “geçim derdi” ile
“yokluk” arasında sıkıştırmak kabul edilemez. Yeni asgari ücret bir “lütuf”
değil; onurlu bir hayatın kapısı olmalı, hem vicdanları rahatlatmalı hem de
hanelere huzur ve bereket getirmelidir.
IBAN KİRALAMA OLGUSUNDA GENÇLERİN AYRIŞTIRILMASI ZORUNLULUĞU
Türkiye’de son dönemde
yaygınlaşan ve gençleri ekonomik suçların görünmez taşıyıcılarına dönüştüren
IBAN kiralama pratiği, ciddi bir toplumsal ve hukuksal sorun haline gelmiştir.
Sosyoekonomik kırılganlıklar içinde yaşayan gençler, geçim sıkıntısı nedeniyle
kendi hesaplarını üçüncü kişilere açmakta ve çoğu zaman farkında olmadan ağır
nitelikli dolandırıcılık suçlarının parçası olmaktadır. Soruşturmalar asıl
faile ulaşamadığında, yalnızca hesaplarını kullandırmış gençlerin çok sayıda
dolandırıcılık eyleminin faili gibi cezalandırılması hem ölçülülük ilkesine hem
de ceza hukukunun kusur sorumluluğu temeline aykırıdır. Bu uygulama, uzun
vadede gençlerin eğitim ve çalışma hayatlarını, dolayısıyla toplumsal
bütünleşme imkânlarını geri dönüşsüz biçimde tahrip etmektedir.
Bu sorun, sadece cezalandırma
ekseninde ele alınmamalıdır. Asıl faillerin tespiti için devletin daha güçlü
teknik takip, finansal analiz ve örgütlü suç soruşturması kapasitesini artırması
zorunludur. Buna paralel olarak, suçun asli faili olmayan fakat dikkatsizlik
veya ekonomik baskı altında hesabını kullandırmış gençlerin eylemleri mağdurun
zararı giderildiği takdirde uzlaştırma kapsamına alınmalı ve bu gençler
kriminolojik olarak “ara taşıyıcı” konumları nedeniyle ağır ceza tehdidinin
dışına çıkarılmalıdır. Böyle bir yaklaşım hem ceza adaletinin kusur ve
orantılılık ilkeleriyle uyumlu olacak hem de gençleri suç ağlarının kolay
hedefi olmaktan koruyacak daha sürdürülebilir bir politika zeminini mümkün
kılacaktır.
ZORUNLU EĞİTİMİN ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Zorunlu eğitim süresinin uzaması,
öğretmenler ve öğrenciler üzerinde çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Artan
öğrenci sayısı, sınıflardaki farklı öğrenim seviyeleri ve yoğun müfredat,
öğretmenlerin iş yükünü artırmakta ve mesleki doyumlarını azaltmaktadır. Sınıf
içi disiplin sorunları ve isteksiz öğrenciler, öğretmen-öğrenci ilişkisini
zayıflatmakta; saygı ve güven bağlarını olumsuz etkilemektedir.
Uzun süreli okul, öğrencilerin özellikle
ergenlik döneminde sosyal ve psikolojik gelişimlerini kısıtlamakta, stres
düzeylerini yükseltmekte ve okula ilgilerini azaltmaktadır. Liselerde bu sorun
daha belirgindir; okumak istemeyen öğrenciler zorunlu eğitim nedeniyle sınıfta
kalmakta, bu da hem öğrencinin hem de öğretmenin üzerindeki baskıyı
artırmaktadır. Ayrıca meslek kollarında, çıraklık eğitimi almış nitelikli ara
eleman eksikliğine yol açmakta, üniversite kapılarında yığılmalara ve
dolayısıyla gençlerin meslek hayatına geç başlamasına neden olmaktadır. Bu
nedenle lise kademesinde zorunlu eğitim yeniden düzenlenmeli, okumak istemeyen
öğrenciler mesleki alanlara yönlendirilerek eğitim ortamları daha verimli ve
saygın hâle getirilmelidir.
AKRAN ZORBALIĞI
Okullarda yaşanan sorunlar,
öğrencilerin güvenli ve sağlıklı bir eğitim ortamına erişimini tehdit
etmektedir. Maalesef eğitim ortamlarındaki bu sorunlar, akran zorbalığıyla
birleştiğinde etkileri daha da derinleşmektedir. Sözel, fiziksel, sosyal veya
siber biçimlerde görülen zorbalık, öğrencilerin özgüvenini zayıflatmakta,
psikolojik ve sosyal gelişimlerini olumsuz etkilemekte ve geleceğe dair
karamsar duygulara yol açmaktadır. Ülkemizde öğrencilerin yaklaşık %20’si akran
zorbalığına maruz kalmaktadır.
Bu sorun daha bütüncül bir
yaklaşımla ele alınmalıdır. Bu bağlamda eğitim sisteminin insan yetiştirmede
başarısız olduğu gerçeği görülmeli; eğitim istemi tektipçilikten, ideolojik
yaklaşımlardan, materyalist ve pozitivist unsurlardan arındırılarak değer üretmeyi,
insani erdemlerle kuşanmış bireyler yetiştirmeyi merkeze almalıdır.
SEZARYEN DOĞUM TERCİH DEĞİL, TIBBİ KARARDIR!
Sezaryen, yalnızca tıbbi zorunluluk halinde tercih edilmesi gereken,
doğru endikasyonla uygulandığında hayat kurtaran bir cerrahi girişimdir.
Ancak gereksiz yere artan sezaryen oranları; anne ve bebek sağlığı için ciddi
riskler doğurmakta, aynı zamanda sağlık sistemi üzerinde ağır bir mali yük
oluşturmaktadır.
Normal doğum ise anne ve bebek
açısından fizyolojik, güvenli ve tıbbi olarak ispatlanmış, daha sağlıklı
sonuçlar doğuran doğal bir süreçtir.
Bugün; korku, yanlış
bilgilendirme, hukuki kaygılar ve bazı sistemsel tercihler nedeniyle sezaryen
giderek yaygınlaşmaktadır. Özel kurumların maddi kaygıları ve sağlık
çalışanlarının yeterince korunamaması da bu artışı beslemektedir. Endikasyon
dışı her sezaryen, hem kamu kaynaklarının israfı hem de doğurganlığın azalması
anlamına gelmektedir.
Bazı mecralarda kasıtlı olarak
normal doğumun olağandışı olduğu algısı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu
yanlış anlayışın önüne geçmek, normal doğumun anne ve bebek sağlığı açısından
önemini göstermek için projeler hazırlanıp aileler bilinçlendirilmelidir.
Bu nedenle anne adaylarının doğru
bilgilendirilmesi, ebeliğin güçlendirilmesi, doğuma hazırlık programlarının
yaygınlaştırılması ve hekimler üzerindeki gereksiz hukuki baskıların
azaltılması "aile yılı" ilan edilen ülkemizde bu süreçte büyük önem
taşımaktadır.
Sonuç olarak; normal doğum esas
olmalı, sezaryen ise yalnızca tıbbi zorunluluk halinde uygulanmalıdır. Başta,
Sağlık Bakanlığının “Her Gebeye Bir Ebe” projesi olmak üzere bu yöndeki
politikalarını desteklediğimizi ifade ediyoruz.
ATEŞKESİN ARDINDAN GAZZE
10 Ekim'de ilan edilen sözde
ateşkese rağmen, siyonist terör rejiminin Gazze'deki saldırıları devam etmiş ve
bu süreçte 500’den fazla ihlal kayıtlara geçmiştir.
Daha önce belirli kayıplar
karşısında kınama açıklamaları yapan ülkelerin artık tepki dahi göstermemesi,
bölgedeki durumun kanıksandığını ve "uluslararası
iradenin" işlevsiz kaldığını
göstermektedir. Ateşkesin garantör ve arabulucu olan ülkeleri, Hamas’ın
sorumluluk hatırlatmalarına rağmen yükümlülüklerini ne yazık ki yerine
getirmemektedir.
Siyonist terör rejiminin tüm
saldırgan eylemleri hiçbir denetim ya da yaptırımla karşılaşmadan sürmektedir.
Bu kayıtsızlıkla Gazze tek taraflı kararlarla yönetilen, fiilen işgal edilmiş
bir alan hâline getirilmektedir.
Kamuoyunun bu saldırıların
durdurulmasındaki rolü bir kez daha kritik hâle gelmiştir. Sivil toplumun,
basının ve halkların tepkisi, hükümetlerin pozisyonlarını değiştirme
potansiyeline sahiptir. Bu nedenle kamuoyunun aktif kalması, hükümetlere baskı
yapılması ve ihlallerin görünür kılınması, sürecin seyrini etkileyebilecek en
önemli araçtır.
Dünya kamuoyunu, hükümetlere
baskı yapmaya, sessiz kalmamaya, sokakta, medyada, her platformda Filistin için
ayağa kalkmaya çağırıyoruz.
SUDAN’DA KITLIK TEHLİKESİ
Birleşmiş Milletler’in son
raporuna göre Sudan’ın Güney Kurdufan eyaletindeki Kadugli kentinde kıtlık
başlamış, bu durumun çevre bölgelere yayılma riski ciddi bir insani felakete
işaret etmektedir. Sudan’da devam eden silahlı çatışmalar doğrudan sivilleri
hedef almakta; açlık, yerinden edilme ve sağlık krizleri ile sonuçlanmaktadır.
Başta Birleşik Arap Emirlikleri
olmak üzere bazı ülkelerin Sudan’daki çıkarları uğruna Hızlı Destek
Kuvvetleri’ni (HDK) silahlandırması, bu savaşın uzamasında temel etkendir. Bu
noktada sadece kınama veya ateşkes çağrıları yapmak yetersizdir.
Çatışmanın sonlanması için HDK’yı
doğrudan veya dolaylı olarak destekleyen ülkelere karşı etkili ve bağlayıcı
yaptırımlar uygulanmalı; Sudan ordusuna ise gerekli askeri ve lojistik destek
sağlanmalıdır.
Ayrıca, açlıkla mücadele için
kuşatma altındaki bölgelerde insani koridorların açılması öncelikli adımdır. Bu
amaçla Birleşmiş Milletler ve bölgesel aktörler acil girişim başlatmalı, insani
yardımın güvenli geçişi garanti altına alınmalıdır.
