Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 9 Aralık2025

 “EMANET ODALARINDA ÇÜRÜYEN SİSTEM”

Son dönemde İstanbul Büyükçekmece, Adalar ve başka illerdeki adliyelerin adli emanet bürolarında ortaya çıkan hırsızlık ve suistimal vakaları, Türkiye’de adalet sistemini derinden sarsan bir güvenlik krizine işaret etmektedir. “Toplumun güven duyduğu” ve devletin en korunaklı olması gereken kurumlarında dahi bu kadar kolay bir şekilde hırsızlık yapılabiliyor olması; ahlaki krizin ne kadar derinleştiğini ve sistemin denetim mekanizmalarındaki açıkların vahametini gözler önüne sermektedir.

Adliyelerde emanet odalarının talan edilmesi, delillerin çalınması ve kamu görevlilerinin bu hadiselerde başrolde olması; yalnızca bir güvenlik zaafını değil, aynı zamanda ahlaki yozlaşmada gelinen aşamayı da göstermektedir. İnsanların elini kolunu sallayarak devletin kalbinde suç işleyebildiği bir ortamda, hukuk düzeninin sağlıklı işlemesinden söz etmek mümkün değildir.

Bu hadiseler titizlikle soruşturulmalı; hırsızlık yapanlar başta olmak üzere tüm sorumlular adalet önünde hesap vermelidir. Ayrıca adliyelerdeki bütün emanet ve delil koruma süreçleri yeniden yapılandırılmalı, gecikmeksizin güçlü ve işlevsel bir denetim mekanizması kurulmalıdır.

 

 

ADALET TERAZİSİNDE ASGARİ ÜCRET: LÜTUF DEĞİL, HAKKANİYET!

Asgari ücret meselesi sadece teknik bir hesaplama değil; bir adalet, hakkaniyet ve vicdan imtihanıdır. Enflasyonun yakıcı etkisi altında kalan bir ücret belirlemek, milyonlarca emekçi kardeşimize taşıyamayacakları bir yük yüklemek ve büyük bir haksızlık yapmak anlamına gelir. Emeğin karşılığı, alın teri kurumadan ve hakkıyla verilmelidir.

Bugün gerçekler apaçık ortadadır: Dört kişilik bir ailenin yalnızca mutfak masrafı 29.828 TL’ye, insanca hayat maliyeti ise 97.159 TL’ye ulaşmıştır. Bekâr bir çalışanın hayatını sürdürebilmesi için gereken tutar 38.752 TL iken, açlık sınırının altında bir rakamı konuşmak halkın gerçeklerinden kopmak demektir.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun omuzlarındaki sorumluluk büyüktür. Bu masa, sadece işveren–devlet dengesini değil, milyonların umudunu taşımaktadır. Beklentimiz nettir: Belirlenecek ücret, sermayenin kâr hırsına kurban edilmemeli; çalışanın ve ailesinin insanca geçimini merkeze almalıdır.

Emekçimizi “geçim derdi” ile “yokluk” arasında sıkıştırmak kabul edilemez. Yeni asgari ücret bir lütuf değil; onurlu bir hayatın kapısı olmalı, hem vicdanları rahatlatmalı hem de hanelere huzur ve bereket getirmelidir.

 

IBAN KİRALAMA OLGUSUNDA GENÇLERİN AYRIŞTIRILMASI ZORUNLULUĞU

Türkiye’de son dönemde yaygınlaşan ve gençleri ekonomik suçların görünmez taşıyıcılarına dönüştüren IBAN kiralama pratiği, ciddi bir toplumsal ve hukuksal sorun haline gelmiştir. Sosyoekonomik kırılganlıklar içinde yaşayan gençler, geçim sıkıntısı nedeniyle kendi hesaplarını üçüncü kişilere açmakta ve çoğu zaman farkında olmadan ağır nitelikli dolandırıcılık suçlarının parçası olmaktadır. Soruşturmalar asıl faile ulaşamadığında, yalnızca hesaplarını kullandırmış gençlerin çok sayıda dolandırıcılık eyleminin faili gibi cezalandırılması hem ölçülülük ilkesine hem de ceza hukukunun kusur sorumluluğu temeline aykırıdır. Bu uygulama, uzun vadede gençlerin eğitim ve çalışma hayatlarını, dolayısıyla toplumsal bütünleşme imkânlarını geri dönüşsüz biçimde tahrip etmektedir.

Bu sorun, sadece cezalandırma ekseninde ele alınmamalıdır. Asıl faillerin tespiti için devletin daha güçlü teknik takip, finansal analiz ve örgütlü suç soruşturması kapasitesini artırması zorunludur. Buna paralel olarak, suçun asli faili olmayan fakat dikkatsizlik veya ekonomik baskı altında hesabını kullandırmış gençlerin eylemleri mağdurun zararı giderildiği takdirde uzlaştırma kapsamına alınmalı ve bu gençler kriminolojik olarak “ara taşıyıcı” konumları nedeniyle ağır ceza tehdidinin dışına çıkarılmalıdır. Böyle bir yaklaşım hem ceza adaletinin kusur ve orantılılık ilkeleriyle uyumlu olacak hem de gençleri suç ağlarının kolay hedefi olmaktan koruyacak daha sürdürülebilir bir politika zeminini mümkün kılacaktır.

 

ZORUNLU EĞİTİMİN ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Zorunlu eğitim süresinin uzaması, öğretmenler ve öğrenciler üzerinde çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Artan öğrenci sayısı, sınıflardaki farklı öğrenim seviyeleri ve yoğun müfredat, öğretmenlerin iş yükünü artırmakta ve mesleki doyumlarını azaltmaktadır. Sınıf içi disiplin sorunları ve isteksiz öğrenciler, öğretmen-öğrenci ilişkisini zayıflatmakta; saygı ve güven bağlarını olumsuz etkilemektedir.

Uzun süreli okul, öğrencilerin özellikle ergenlik döneminde sosyal ve psikolojik gelişimlerini kısıtlamakta, stres düzeylerini yükseltmekte ve okula ilgilerini azaltmaktadır. Liselerde bu sorun daha belirgindir; okumak istemeyen öğrenciler zorunlu eğitim nedeniyle sınıfta kalmakta, bu da hem öğrencinin hem de öğretmenin üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Ayrıca meslek kollarında, çıraklık eğitimi almış nitelikli ara eleman eksikliğine yol açmakta, üniversite kapılarında yığılmalara ve dolayısıyla gençlerin meslek hayatına geç başlamasına neden olmaktadır. Bu nedenle lise kademesinde zorunlu eğitim yeniden düzenlenmeli, okumak istemeyen öğrenciler mesleki alanlara yönlendirilerek eğitim ortamları daha verimli ve saygın hâle getirilmelidir.

 

 

AKRAN ZORBALIĞI

Okullarda yaşanan sorunlar, öğrencilerin güvenli ve sağlıklı bir eğitim ortamına erişimini tehdit etmektedir. Maalesef eğitim ortamlarındaki bu sorunlar, akran zorbalığıyla birleştiğinde etkileri daha da derinleşmektedir. Sözel, fiziksel, sosyal veya siber biçimlerde görülen zorbalık, öğrencilerin özgüvenini zayıflatmakta, psikolojik ve sosyal gelişimlerini olumsuz etkilemekte ve geleceğe dair karamsar duygulara yol açmaktadır. Ülkemizde öğrencilerin yaklaşık %20’si akran zorbalığına maruz kalmaktadır.

Bu sorun daha bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Bu bağlamda eğitim sisteminin insan yetiştirmede başarısız olduğu gerçeği görülmeli; eğitim istemi tektipçilikten, ideolojik yaklaşımlardan, materyalist ve pozitivist unsurlardan arındırılarak değer üretmeyi, insani erdemlerle kuşanmış bireyler yetiştirmeyi merkeze almalıdır.

 

 

SEZARYEN DOĞUM TERCİH DEĞİL, TIBBİ KARARDIR!

Sezaryen, yalnızca tıbbi zorunluluk halinde tercih edilmesi gereken, doğru endikasyonla uygulandığında hayat kurtaran bir cerrahi girişimdir. Ancak gereksiz yere artan sezaryen oranları; anne ve bebek sağlığı için ciddi riskler doğurmakta, aynı zamanda sağlık sistemi üzerinde ağır bir mali yük oluşturmaktadır.

Normal doğum ise anne ve bebek açısından fizyolojik, güvenli ve tıbbi olarak ispatlanmış, daha sağlıklı sonuçlar doğuran doğal bir süreçtir.

Bugün; korku, yanlış bilgilendirme, hukuki kaygılar ve bazı sistemsel tercihler nedeniyle sezaryen giderek yaygınlaşmaktadır. Özel kurumların maddi kaygıları ve sağlık çalışanlarının yeterince korunamaması da bu artışı beslemektedir. Endikasyon dışı her sezaryen, hem kamu kaynaklarının israfı hem de doğurganlığın azalması anlamına gelmektedir.

Bazı mecralarda kasıtlı olarak normal doğumun olağandışı olduğu algısı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu yanlış anlayışın önüne geçmek, normal doğumun anne ve bebek sağlığı açısından önemini göstermek için projeler hazırlanıp aileler bilinçlendirilmelidir.

Bu nedenle anne adaylarının doğru bilgilendirilmesi, ebeliğin güçlendirilmesi, doğuma hazırlık programlarının yaygınlaştırılması ve hekimler üzerindeki gereksiz hukuki baskıların azaltılması "aile yılı" ilan edilen ülkemizde bu süreçte büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak; normal doğum esas olmalı, sezaryen ise yalnızca tıbbi zorunluluk halinde uygulanmalıdır. Başta, Sağlık Bakanlığının “Her Gebeye Bir Ebe” projesi olmak üzere bu yöndeki politikalarını desteklediğimizi ifade ediyoruz.

 

ATEŞKESİN ARDINDAN GAZZE

10 Ekim'de ilan edilen sözde ateşkese rağmen, siyonist terör rejiminin Gazze'deki saldırıları devam etmiş ve bu süreçte 500’den fazla ihlal kayıtlara geçmiştir.

Daha önce belirli kayıplar karşısında kınama açıklamaları yapan ülkelerin artık tepki dahi göstermemesi, bölgedeki durumun kanıksandığını ve "uluslararası iradenin" işlevsiz kaldığını göstermektedir. Ateşkesin garantör ve arabulucu olan ülkeleri, Hamas’ın sorumluluk hatırlatmalarına rağmen yükümlülüklerini ne yazık ki yerine getirmemektedir.

Siyonist terör rejiminin tüm saldırgan eylemleri hiçbir denetim ya da yaptırımla karşılaşmadan sürmektedir. Bu kayıtsızlıkla Gazze tek taraflı kararlarla yönetilen, fiilen işgal edilmiş bir alan hâline getirilmektedir.

Kamuoyunun bu saldırıların durdurulmasındaki rolü bir kez daha kritik hâle gelmiştir. Sivil toplumun, basının ve halkların tepkisi, hükümetlerin pozisyonlarını değiştirme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle kamuoyunun aktif kalması, hükümetlere baskı yapılması ve ihlallerin görünür kılınması, sürecin seyrini etkileyebilecek en önemli araçtır.

Dünya kamuoyunu, hükümetlere baskı yapmaya, sessiz kalmamaya, sokakta, medyada, her platformda Filistin için ayağa kalkmaya çağırıyoruz.

 

SUDAN’DA KITLIK TEHLİKESİ

Birleşmiş Milletler’in son raporuna göre Sudan’ın Güney Kurdufan eyaletindeki Kadugli kentinde kıtlık başlamış, bu durumun çevre bölgelere yayılma riski ciddi bir insani felakete işaret etmektedir. Sudan’da devam eden silahlı çatışmalar doğrudan sivilleri hedef almakta; açlık, yerinden edilme ve sağlık krizleri ile sonuçlanmaktadır.

Başta Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere bazı ülkelerin Sudan’daki çıkarları uğruna Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) silahlandırması, bu savaşın uzamasında temel etkendir. Bu noktada sadece kınama veya ateşkes çağrıları yapmak yetersizdir.

Çatışmanın sonlanması için HDK’yı doğrudan veya dolaylı olarak destekleyen ülkelere karşı etkili ve bağlayıcı yaptırımlar uygulanmalı; Sudan ordusuna ise gerekli askeri ve lojistik destek sağlanmalıdır.

Ayrıca, açlıkla mücadele için kuşatma altındaki bölgelerde insani koridorların açılması öncelikli adımdır. Bu amaçla Birleşmiş Milletler ve bölgesel aktörler acil girişim başlatmalı, insani yardımın güvenli geçişi garanti altına alınmalıdır.

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.