CHP’DEKİ AHLAKİ ÇÜRÜME
Türkiye’nin sözde “en köklü” ve “kurucu partisi” olarak
kendini pazarlayan CHP, son dönemlerde “kasa, kadın ve iç entrikalarla” kamuoyu
gündemini meşgul etmeyi sürdürmektedir.
Özellikle CHP belediyelerine yönelik yolsuzluk ve rüşvet
operasyonlarında ortaya çıkan gayrimeşru para trafiği ve siyasi entrikaların
yanı sıra ahlakî çürümüşlüğün vardığı nokta, bir tür yerli Epstein manzarasını
ortaya koymaktadır.
CHP yönetiminin, ortaya çıkan
rüşvet ve irtikap manzaralarının yanı sıra her türlü ahlaksızlığa teşne olan
üye ve başkanlarını “siyasi operasyon” diyerek sahiplenmesi, tartışmaları
farklı boyutlara taşımaktadır.
Operasyonların siyasi nitelikli olup olmadığı
tartışılabilir. Ayrıca parti farkı gözetmeksizin kamuda rüşvet, kaynakların
heba edilmesi ve ahlakî çürümenin başta yerel yönetimler olmak üzere ahtapot
gibi çoğu yeri sardığı yönünde yaygın bir kanaat var. Ancak CHP yönetiminin
iddia ettiği gibi operasyonların “siyasi
boyutu” olsa bile gayrimeşru para trafiği ve ahlakî çürümüşlüğe konu olan,
“kadınların belediye kaynaklarıyla cinsel köleliğe itildiği” manzaraları sahiplenmek,
“siyasi operasyon” söyleminin ciddiyetini ortadan kaldırmaktadır.
Hiçbir siyasi operasyon; rüşveti, irtikabı, zimmeti, kamu
kaynaklarının heba edilmesini ve kadınların cinsel köleliğe sürüklenmesini
görmezden gelmeyi gerektirmez. Bu tür ahlak dışı ilişkilere bulaşanları
ayıklamak ve partiden uzaklaştırmak, en başta parti yönetiminin görevi iken
sahiplenme duygusunun her şeyin önüne geçmesi, doğal olarak çürümenin
köklerinin daha derinlere uzandığı yönündeki iddiaları güçlendirmektedir.
Son söz olarak; Partimizin daha önce, kimsesiz ve muhtaç
duruma düşen kadınlara, oluşturulacak çeşitli fonlarla devlet tarafından sahip
çıkılması ve müşkül duruma düşmelerinin önlenmesi yönünde bir çağrısı olmuştu.
Partimizin bu insanî çağrısını çarpıtarak her fırsatta
ahlaksızca “erkeklerin kadınları sahiplenmesi” veya “kadınların
sahiplendirilmesi” şeklinde dillerine dolayan, seçim meydanlarının malzemesi
haline getiren CHP yönetimi, kendi başkanlarının kurdukları “kadın
pazarlarından” utanır mı? Şimdiye kadar buna dair bir emare yok!
Ama “Kadın özgürlüğü” söylemlerinin altında yatan asıl
yıkıcı anlayışın bugün bir bir ortaya çıkıyor olması ve bunun en tepeden
sahiplenilmesi, siyaset tarihine bir ibret vesikası olarak kaydedilmiştir.
MİLLÎ EĞİTİM AKADEMİSİ’NDE GEÇİM VE
BARINMA SORUNU
Millî Eğitim Akademisi’nde eğitim gören öğretmen
adayları, düşük ücretler ve ağır hayat şartları nedeniyle mağduriyet
yaşamaktadır. Uzayan akademi süreci nedeniyle atanma takviminin gecikmesi ve
geleceğe dair belirsizlik, öğretmen adayları üzerinde ciddi bir stres
oluştururken ekonomik sorunlar bu yükü daha da ağırlaştırmaktadır. Adaylara
verilen yaklaşık 32 bin TL’lik ödeme, özellikle farklı şehirlerden gelen
öğretmenler için yetersiz kalmaktadır. Barınma ve beslenme giderleri nedeniyle
bu ücretin yaklaşık 28 bin TL’si geri alınmakta, adayların elinde temel
ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanacakları bir miktar kalmaktadır.
Akademideki yoğun eğitim süreci içerisinde öğrencilerine
ve sınıflarına kavuşmayı dört gözle bekleyen öğretmenlere maddi kaygılar
yaşatılması, eğitimlerine odaklanmalarına büyük engel oluşturmaktadır.
Geleceğin öğretmenlerini yetiştiren bir sistemde beslenme ve barınma hizmetleri
ücretsiz sağlanmalı, yurt imkânından yararlanamayan evli öğretmen adaylarına da
barınma desteği verilmelidir.
ENFLASYONUN BEDELİ VATANDAŞA
YÜKLENEMEZ
2026 yılının ilk dört ayında gerçekleşen yüzde 14,64’lük
enflasyon, maaşlara yapılan artışları daha yılın başında eritmiştir. Türkiye
Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından yıl sonu enflasyon hedefinin yüzde 16’dan
yüzde 24’e çıkarılması, vatandaşın omzundaki yükün daha da artacağının
göstergesidir.
Asgari ücretin ve maaş artışlarının hedeflenen enflasyona
göre belirlenmesi, iktisadi açıdan tartışılabilir bir yöntemdir. Ancak hedef
koyan kurumlar, hedefin tutmamasının sorumluluğunu da üstlenmelidir. Enflasyon
hedefi şaşıyorsa bunun bedeli vatandaşa ödetilmemelidir.
Bugün pazarda, kirada ve temel ihtiyaçlarda yaşanan
artış; “şok” diye açıklanamayacak kadar kalıcı hale gelmiştir. Sorun geçici
değil, üretimden dağıtıma kadar uzanan yapısal problemlerdir. Sabit gelirli
vatandaşın alım gücü her geçen gün düşerken toplumdan sürekli fedakârlık
beklemek adil değildir. Aynı şekilde emeklilere verilen bayram ikramiyeleri de
enflasyon karşısında erimiştir. Bayram ikramiyelerinin de gerçekleşen enflasyon
dikkate alınarak artırılması gerekmektedir.
Adil bir ekonomik düzende; emek korunur, alın teri
enflasyona ezdirilmez. Bu nedenle maaşlar hedeflenen değil, gerçekleşen
enflasyona göre güncellenmeli; hedefler tutmadığında vatandaşın kaybı telafi
edilmelidir.
TÜİK'İN 2025 YILI AİLE İLE İLGİLİ
İSTATİSTİKLERİ
TÜİK’in açıkladığı 2025 aile verileri, ciddi bir tehlike
alarmının çaldığını göstermektedir. Ortalama hane halkı büyüklüğünün düşmesi,
tek başına yaşamın yaygınlaşması, evliliklerin azalması ve boşanmaların
artması, aile kurumunun ne kadar büyük bir çözülme içerisinde olduğunu gözler
önüne sermektedir.
Gençler; hayat pahalılığı, güvencesiz çalışma şartları,
aile karşıtı propagandalar, bireyciliğin yüceltilmesi gibi nedenlerle evlenme
sorumluluğunun altına girmekten kaçınmaktadır. Evlenenler ise uzayan çalışma
saatleri, yetersiz kreş ve bakım hizmetleri, anneliğin değersizleştirilmesi,
kadınların da çalışmak zorunda kalması gibi nedenlerle aileler çocuk sahibi
olmaktan imtina etmektedir.
Aile, bir toplumun temelidir. Güçlü aile olmadan güçlü
bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Bu nedenle aileyi korumak söylemlerle
değil, somut ve gerçekçi adımlar atmakla mümkündür.
Gençlerin evlilikleri ekonomik olarak desteklenmeli,
ekranlarda aile karşıtı yayın ve propagandalar yasaklanmalı, aile olmanın
önemine dair yayınlar çoğaltılmalıdır. Çalışan annelerin çalışma şartları
esnetilmeli; annelik ve ev hanımlığı değerli hale getirilmeli, annelere çocuk
başına maddi destek sağlanmalı, 25 yıl evli kalan annelere emeklilik maaşı
bağlanmalıdır. Aile kurumunu hedef alan uluslararası anlaşmalara paralel olarak
hazırlanan tüm kanun ve uygulamalar terk edilmeli; Batı penceresinden aile ve kadına
bakma yanlışından bir an önce vazgeçilmelidir.
Siyonist rejim, uluslararası hukuku bir kez daha hiçe
sayarak açık denizlerde terör estirmiş; Gazze’deki insanlık dışı ablukayı
kırmak adına Türkiye limanlarından yola çıkan "Sumud Filosu"
bünyesindeki 40'tan fazla tekneyi gasp etmiş ve aralarında vatandaşlarımızın da
olduğu 300'den fazla aktivisti alıkoymuştur. Yaşanan bu barbarlığa, zorbalığa
ve her türlü tehdide rağmen, 10 tekne Gazze’ye doğru yoluna devam etmektedir
Uluslararası sularda daha önce de yaşanan hukuksuz
müdahalelerin ve korsanlıkların tekrarlanmaması adına, siyonist rejimin olası
sivil katliam girişimlerine karşı filo, askerî anlamda mutlaka
desteklenmelidir. Yeni bir haydutluğa asla izin verilmemeli, sivil inisiyatifin
can güvenliği Türkiye’nin askerî ve stratejik gücüyle teminat altına
alınmalıdır. Bu haydutluğa verilecek en güzel ve en net yanıt, rehin alınan tüm
aktivistlerin serbest bırakılması için en üst düzey çabanın gösterilmesi ve
yoluna kararlılıkla devam eden teknelerin fiilî olarak korunmasıdır.
Bu önemli seyrüseferin Türkiye’den başlaması, ülkemize
tarihsel ve sembolik bir sorumluluk yüklemektedir. Türkiye, bölgedeki mazlum
halkların hamisi olma misyonunu tam anlamıyla yerine getirmeli ve bu tarihi
sorumluluğun gereği olarak aktif rol üstlenmelidir.
Deniz yoluyla eş zamanlı olarak Libya’da bulunan insanî
yardım kara konvoyunun da Mısır üzerinden Gazze’ye intikali büyük önem
taşımaktadır. Ancak bu süreçte, Libya’daki Hafter güçleri ve Mısır tarafından
da konvoya yönelik birtakım engelleme girişimlerinde bulunulduğu görülmektedir.
Konvoyun güvenli geçişini sağlamak adına Mısır makamlarıyla en üst düzeyde
diplomatik ve lojistik koordinasyon derhal kurulmalıdır.
Türkiye, ablukayı delmeye odaklanan bu sivil
inisiyatiflerin önünü açmalı, her türlü bürokratik ve askerî kolaylığı
sağlamalıdır. Ülke olarak tüm imkânlarımızı bu doğrultuda seferber etmek,
sadece insanî bir görev değil, aynı zamanda Gazze’de 10 Ekim’de Filistin
tarafının garantörü olarak attığımız imzanın da getirdiği hukuki bir
sorumluluktur. Siyonist rejimin bugüne kadar insanî yardım taahhütlerinin
hiçbirini yerine getirmediği de göz önüne alındığında, Türkiye'nin bu
yükümlülüğün gereğini sahada fiilen yerine getirmesi daha fazla
ertelenmemelidir.
TRUMP’IN AÇIKLAMASI VE NETANYAHU’NUN
BAE ZİYARETİ
ABD Başkanı Trump’ın, İran’a yönelik savaşta siyonist
rejim, Katar, BAE, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri korumak için hamle
yaptıklarına dair küstah açıklaması, emperyalizmin kirli yüzünü bir kez daha
ifşa etmiştir. Kendilerine sormak gerekir: Geçmişte Afganistan ve Irak
işgallerini kimler için yaptınız? ABD’nin dâhil olduğu hangi coğrafyaya huzur
ve istikrar gelmiştir?
Washington yönetimi, bölge ülkelerini bu hukuksuz savaşa
ortak etmeye çalışarak yapay bir Arap-İran çatışması körüklemekte ve siyonist
terör rejiminin güvenliğini sağlamayı hedeflemektedir. Savaş sürecinde Körfez
ülkeleri, ABD için siyonist rejim dışındaki diğer tüm aktörlerin önemsiz
olduğunu açıkça görmüştür. Esas amaç; bölge halklarını birbiriyle savaştırıp
geri çekilmek ve oluşturulan bu kaos ortamında siyonizmin yayılmacılığını
kolaylaştırmaktır.
Siyonistlerin adeta askerî üssü haline gelen BAE, savaş
esnasında Netanyahu ve diğer işgal rejimi elebaşları tarafından nasıl yolgeçen
hanına çevrildiklerinin ifşa edilmesi üzerine derin bir muhasebe yapmalıdır.
BAE, siyonistlerle iş birliğinin kendisine güvenlik getirmeyeceğini,
işgalcilerin sıkıştıklarında en yakın ortaklarını bile nasıl bir kalemde
harcayabileceğini artık anlamış olmalıdır.
Bu coğrafyada huzurun yolu İran’ın yok edilmesinden
değil; işgalci siyonistlerin bölgeden temizlenmesinden ve ABD’nin defolup
gitmesinden geçer. Ortak bir tavır için henüz geç değildir. Bölge devletleri,
kararlı bir irade beyanıyla ABD’nin tüm askerî üslerini derhal kapatmalı ve
topraklarındaki emperyalist varlığa son vermelidir.
FİLİSTİNLİ REHİNELERE ZULÜM
Siyonist terör rejiminin zindanlarında tutulan Filistinli
rehinelerin; cinsel istismar dâhil her türlü gayriinsanî muameleye, sistematik
işkencelere, kasıtlı aç bırakılma ve sağlık hakkından mahrumiyete maruz kaldığı
uluslararası raporlarla defalarca kanıtlanmıştır. En acı verici olanı ise bu
sistematik işkenceleri ve aşağılık suçları işleyen siyonist katillerin
cezalandırılmak yerine ödüllendirilmesidir. Tüm dünyanın gözü önünde apaçık bir
insanlık suçu işlenmektedir.
Uluslararası hukuku tamamen yok sayan bu haydut düzene
karşı ne yazık ki küresel adaleti sağlamakla yükümlü kuruluşlar tam bir acizlik
içinde geri çekilmiş ve yaptırım mekanizmaları tamamen iflas etmiştir. Kurulan
iki ayrı hukukî/askerî sözde mahkeme sistemiyle rehineler, hiçbir
"yargılanma hakkı" tanınmadan doğrudan "idam cezası"
tehdidiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu durum, siyonistlerin sahada
yürüttüğü soykırım ve vahşetin cezaevlerindeki devamıdır.
Eğer işgalci rejime karşı somut, caydırıcı ve sert
yaptırımlar uygulanmazsa, siyonistlerin etnik arındırma hedefinden vazgeçmeleri
mümkün değildir.
Dünyadaki tüm onurlu devletleri ve halkları, siyonist
rejimi uluslararası alanda tamamen tecrit etmeye, işgalcilerle yapılan tüm
ticari, askerî ve diplomatik ortaklık anlaşmalarını derhal ve tamamen sona
erdirmeye çağırıyoruz.
