Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-19 Mayıs 2026

CHP’DEKİ AHLAKİ ÇÜRÜME

Türkiye’nin sözde “en köklü” ve “kurucu partisi” olarak kendini pazarlayan CHP, son dönemlerde “kasa, kadın ve iç entrikalarla” kamuoyu gündemini meşgul etmeyi sürdürmektedir.

Özellikle CHP belediyelerine yönelik yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarında ortaya çıkan gayrimeşru para trafiği ve siyasi entrikaların yanı sıra ahlakî çürümüşlüğün vardığı nokta, bir tür yerli Epstein manzarasını ortaya koymaktadır.

CHP yönetiminin, ortaya çıkan rüşvet ve irtikap manzaralarının yanı sıra her türlü ahlaksızlığa teşne olan üye ve başkanlarını “siyasi operasyon” diyerek sahiplenmesi, tartışmaları farklı boyutlara taşımaktadır.

Operasyonların siyasi nitelikli olup olmadığı tartışılabilir. Ayrıca parti farkı gözetmeksizin kamuda rüşvet, kaynakların heba edilmesi ve ahlakî çürümenin başta yerel yönetimler olmak üzere ahtapot gibi çoğu yeri sardığı yönünde yaygın bir kanaat var. Ancak CHP yönetiminin iddia ettiği gibi operasyonların  “siyasi boyutu” olsa bile gayrimeşru para trafiği ve ahlakî çürümüşlüğe konu olan, “kadınların belediye kaynaklarıyla cinsel köleliğe itildiği” manzaraları sahiplenmek, “siyasi operasyon” söyleminin ciddiyetini ortadan kaldırmaktadır.

Hiçbir siyasi operasyon; rüşveti, irtikabı, zimmeti, kamu kaynaklarının heba edilmesini ve kadınların cinsel köleliğe sürüklenmesini görmezden gelmeyi gerektirmez. Bu tür ahlak dışı ilişkilere bulaşanları ayıklamak ve partiden uzaklaştırmak, en başta parti yönetiminin görevi iken sahiplenme duygusunun her şeyin önüne geçmesi, doğal olarak çürümenin köklerinin daha derinlere uzandığı yönündeki iddiaları güçlendirmektedir.

Son söz olarak; Partimizin daha önce, kimsesiz ve muhtaç duruma düşen kadınlara, oluşturulacak çeşitli fonlarla devlet tarafından sahip çıkılması ve müşkül duruma düşmelerinin önlenmesi yönünde bir çağrısı olmuştu.

Partimizin bu insanî çağrısını çarpıtarak her fırsatta ahlaksızca “erkeklerin kadınları sahiplenmesi” veya “kadınların sahiplendirilmesi” şeklinde dillerine dolayan, seçim meydanlarının malzemesi haline getiren CHP yönetimi, kendi başkanlarının kurdukları “kadın pazarlarından” utanır mı? Şimdiye kadar buna dair bir emare yok!

Ama “Kadın özgürlüğü” söylemlerinin altında yatan asıl yıkıcı anlayışın bugün bir bir ortaya çıkıyor olması ve bunun en tepeden sahiplenilmesi, siyaset tarihine bir ibret vesikası olarak kaydedilmiştir.

 

MİLLÎ EĞİTİM AKADEMİSİ’NDE GEÇİM VE BARINMA SORUNU

Millî Eğitim Akademisi’nde eğitim gören öğretmen adayları, düşük ücretler ve ağır hayat şartları nedeniyle mağduriyet yaşamaktadır. Uzayan akademi süreci nedeniyle atanma takviminin gecikmesi ve geleceğe dair belirsizlik, öğretmen adayları üzerinde ciddi bir stres oluştururken ekonomik sorunlar bu yükü daha da ağırlaştırmaktadır. Adaylara verilen yaklaşık 32 bin TL’lik ödeme, özellikle farklı şehirlerden gelen öğretmenler için yetersiz kalmaktadır. Barınma ve beslenme giderleri nedeniyle bu ücretin yaklaşık 28 bin TL’si geri alınmakta, adayların elinde temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanacakları bir miktar kalmaktadır.

 

Akademideki yoğun eğitim süreci içerisinde öğrencilerine ve sınıflarına kavuşmayı dört gözle bekleyen öğretmenlere maddi kaygılar yaşatılması, eğitimlerine odaklanmalarına büyük engel oluşturmaktadır. Geleceğin öğretmenlerini yetiştiren bir sistemde beslenme ve barınma hizmetleri ücretsiz sağlanmalı, yurt imkânından yararlanamayan evli öğretmen adaylarına da barınma desteği verilmelidir.

 

ENFLASYONUN BEDELİ VATANDAŞA YÜKLENEMEZ

2026 yılının ilk dört ayında gerçekleşen yüzde 14,64’lük enflasyon, maaşlara yapılan artışları daha yılın başında eritmiştir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından yıl sonu enflasyon hedefinin yüzde 16’dan yüzde 24’e çıkarılması, vatandaşın omzundaki yükün daha da artacağının göstergesidir.

Asgari ücretin ve maaş artışlarının hedeflenen enflasyona göre belirlenmesi, iktisadi açıdan tartışılabilir bir yöntemdir. Ancak hedef koyan kurumlar, hedefin tutmamasının sorumluluğunu da üstlenmelidir. Enflasyon hedefi şaşıyorsa bunun bedeli vatandaşa ödetilmemelidir.

Bugün pazarda, kirada ve temel ihtiyaçlarda yaşanan artış; “şok” diye açıklanamayacak kadar kalıcı hale gelmiştir. Sorun geçici değil, üretimden dağıtıma kadar uzanan yapısal problemlerdir. Sabit gelirli vatandaşın alım gücü her geçen gün düşerken toplumdan sürekli fedakârlık beklemek adil değildir. Aynı şekilde emeklilere verilen bayram ikramiyeleri de enflasyon karşısında erimiştir. Bayram ikramiyelerinin de gerçekleşen enflasyon dikkate alınarak artırılması gerekmektedir.

Adil bir ekonomik düzende; emek korunur, alın teri enflasyona ezdirilmez. Bu nedenle maaşlar hedeflenen değil, gerçekleşen enflasyona göre güncellenmeli; hedefler tutmadığında vatandaşın kaybı telafi edilmelidir.

 

TÜİK'İN 2025 YILI AİLE İLE İLGİLİ İSTATİSTİKLERİ

TÜİK’in açıkladığı 2025 aile verileri, ciddi bir tehlike alarmının çaldığını göstermektedir. Ortalama hane halkı büyüklüğünün düşmesi, tek başına yaşamın yaygınlaşması, evliliklerin azalması ve boşanmaların artması, aile kurumunun ne kadar büyük bir çözülme içerisinde olduğunu gözler önüne sermektedir.

Gençler; hayat pahalılığı, güvencesiz çalışma şartları, aile karşıtı propagandalar, bireyciliğin yüceltilmesi gibi nedenlerle evlenme sorumluluğunun altına girmekten kaçınmaktadır. Evlenenler ise uzayan çalışma saatleri, yetersiz kreş ve bakım hizmetleri, anneliğin değersizleştirilmesi, kadınların da çalışmak zorunda kalması gibi nedenlerle aileler çocuk sahibi olmaktan imtina etmektedir.

Aile, bir toplumun temelidir. Güçlü aile olmadan güçlü bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Bu nedenle aileyi korumak söylemlerle değil, somut ve gerçekçi adımlar atmakla mümkündür.

Gençlerin evlilikleri ekonomik olarak desteklenmeli, ekranlarda aile karşıtı yayın ve propagandalar yasaklanmalı, aile olmanın önemine dair yayınlar çoğaltılmalıdır. Çalışan annelerin çalışma şartları esnetilmeli; annelik ve ev hanımlığı değerli hale getirilmeli, annelere çocuk başına maddi destek sağlanmalı, 25 yıl evli kalan annelere emeklilik maaşı bağlanmalıdır. Aile kurumunu hedef alan uluslararası anlaşmalara paralel olarak hazırlanan tüm kanun ve uygulamalar terk edilmeli; Batı penceresinden aile ve kadına bakma yanlışından bir an önce vazgeçilmelidir.

 

SUMUD FİLOSUNA SALDIRI

Siyonist rejim, uluslararası hukuku bir kez daha hiçe sayarak açık denizlerde terör estirmiş; Gazze’deki insanlık dışı ablukayı kırmak adına Türkiye limanlarından yola çıkan "Sumud Filosu" bünyesindeki 40'tan fazla tekneyi gasp etmiş ve aralarında vatandaşlarımızın da olduğu 300'den fazla aktivisti alıkoymuştur. Yaşanan bu barbarlığa, zorbalığa ve her türlü tehdide rağmen, 10 tekne Gazze’ye doğru yoluna devam etmektedir

Uluslararası sularda daha önce de yaşanan hukuksuz müdahalelerin ve korsanlıkların tekrarlanmaması adına, siyonist rejimin olası sivil katliam girişimlerine karşı filo, askerî anlamda mutlaka desteklenmelidir. Yeni bir haydutluğa asla izin verilmemeli, sivil inisiyatifin can güvenliği Türkiye’nin askerî ve stratejik gücüyle teminat altına alınmalıdır. Bu haydutluğa verilecek en güzel ve en net yanıt, rehin alınan tüm aktivistlerin serbest bırakılması için en üst düzey çabanın gösterilmesi ve yoluna kararlılıkla devam eden teknelerin fiilî olarak korunmasıdır.

Bu önemli seyrüseferin Türkiye’den başlaması, ülkemize tarihsel ve sembolik bir sorumluluk yüklemektedir. Türkiye, bölgedeki mazlum halkların hamisi olma misyonunu tam anlamıyla yerine getirmeli ve bu tarihi sorumluluğun gereği olarak aktif rol üstlenmelidir.

Deniz yoluyla eş zamanlı olarak Libya’da bulunan insanî yardım kara konvoyunun da Mısır üzerinden Gazze’ye intikali büyük önem taşımaktadır. Ancak bu süreçte, Libya’daki Hafter güçleri ve Mısır tarafından da konvoya yönelik birtakım engelleme girişimlerinde bulunulduğu görülmektedir. Konvoyun güvenli geçişini sağlamak adına Mısır makamlarıyla en üst düzeyde diplomatik ve lojistik koordinasyon derhal kurulmalıdır.

Türkiye, ablukayı delmeye odaklanan bu sivil inisiyatiflerin önünü açmalı, her türlü bürokratik ve askerî kolaylığı sağlamalıdır. Ülke olarak tüm imkânlarımızı bu doğrultuda seferber etmek, sadece insanî bir görev değil, aynı zamanda Gazze’de 10 Ekim’de Filistin tarafının garantörü olarak attığımız imzanın da getirdiği hukuki bir sorumluluktur. Siyonist rejimin bugüne kadar insanî yardım taahhütlerinin hiçbirini yerine getirmediği de göz önüne alındığında, Türkiye'nin bu yükümlülüğün gereğini sahada fiilen yerine getirmesi daha fazla ertelenmemelidir.

 

TRUMP’IN AÇIKLAMASI VE NETANYAHU’NUN BAE ZİYARETİ

ABD Başkanı Trump’ın, İran’a yönelik savaşta siyonist rejim, Katar, BAE, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri korumak için hamle yaptıklarına dair küstah açıklaması, emperyalizmin kirli yüzünü bir kez daha ifşa etmiştir. Kendilerine sormak gerekir: Geçmişte Afganistan ve Irak işgallerini kimler için yaptınız? ABD’nin dâhil olduğu hangi coğrafyaya huzur ve istikrar gelmiştir?

Washington yönetimi, bölge ülkelerini bu hukuksuz savaşa ortak etmeye çalışarak yapay bir Arap-İran çatışması körüklemekte ve siyonist terör rejiminin güvenliğini sağlamayı hedeflemektedir. Savaş sürecinde Körfez ülkeleri, ABD için siyonist rejim dışındaki diğer tüm aktörlerin önemsiz olduğunu açıkça görmüştür. Esas amaç; bölge halklarını birbiriyle savaştırıp geri çekilmek ve oluşturulan bu kaos ortamında siyonizmin yayılmacılığını kolaylaştırmaktır.

Siyonistlerin adeta askerî üssü haline gelen BAE, savaş esnasında Netanyahu ve diğer işgal rejimi elebaşları tarafından nasıl yolgeçen hanına çevrildiklerinin ifşa edilmesi üzerine derin bir muhasebe yapmalıdır. BAE, siyonistlerle iş birliğinin kendisine güvenlik getirmeyeceğini, işgalcilerin sıkıştıklarında en yakın ortaklarını bile nasıl bir kalemde harcayabileceğini artık anlamış olmalıdır.

Bu coğrafyada huzurun yolu İran’ın yok edilmesinden değil; işgalci siyonistlerin bölgeden temizlenmesinden ve ABD’nin defolup gitmesinden geçer. Ortak bir tavır için henüz geç değildir. Bölge devletleri, kararlı bir irade beyanıyla ABD’nin tüm askerî üslerini derhal kapatmalı ve topraklarındaki emperyalist varlığa son vermelidir.

 

FİLİSTİNLİ REHİNELERE ZULÜM

Siyonist terör rejiminin zindanlarında tutulan Filistinli rehinelerin; cinsel istismar dâhil her türlü gayriinsanî muameleye, sistematik işkencelere, kasıtlı aç bırakılma ve sağlık hakkından mahrumiyete maruz kaldığı uluslararası raporlarla defalarca kanıtlanmıştır. En acı verici olanı ise bu sistematik işkenceleri ve aşağılık suçları işleyen siyonist katillerin cezalandırılmak yerine ödüllendirilmesidir. Tüm dünyanın gözü önünde apaçık bir insanlık suçu işlenmektedir.

Uluslararası hukuku tamamen yok sayan bu haydut düzene karşı ne yazık ki küresel adaleti sağlamakla yükümlü kuruluşlar tam bir acizlik içinde geri çekilmiş ve yaptırım mekanizmaları tamamen iflas etmiştir. Kurulan iki ayrı hukukî/askerî sözde mahkeme sistemiyle rehineler, hiçbir "yargılanma hakkı" tanınmadan doğrudan "idam cezası" tehdidiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu durum, siyonistlerin sahada yürüttüğü soykırım ve vahşetin cezaevlerindeki devamıdır.

Eğer işgalci rejime karşı somut, caydırıcı ve sert yaptırımlar uygulanmazsa, siyonistlerin etnik arındırma hedefinden vazgeçmeleri mümkün değildir.

Dünyadaki tüm onurlu devletleri ve halkları, siyonist rejimi uluslararası alanda tamamen tecrit etmeye, işgalcilerle yapılan tüm ticari, askerî ve diplomatik ortaklık anlaşmalarını derhal ve tamamen sona erdirmeye çağırıyoruz.

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.