İŞÇİ KARDEŞLERİMİZİN EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜNÜ TEBRİK EDİYORUZ!
1 Mayıs Emek ve
Dayanışma Günü’nü, emeğin ve alın terinin değerini hatırlatan önemli bir gün
olarak değerlendiriyor; bu vesileyle tüm işçi kardeşlerimizin 1 Mayıs Emek ve
Dayanışma Günü’nü tebrik ediyoruz. İnancımız, "İşçinin ücretini alın teri
kurumadan veriniz" düsturuyla adaletli bir çalışma hayatını esas
kılmıştır. Ancak bugün birçok işçi; düşük ücret, güvensiz, güvencesiz ve ağır
çalışma şartları altında ezilmekte, iş kazaları ve ihmaller nedeniyle
mağduriyetler yaşamaktadır.
Sermaye odaklı
sistemler, işçiyi sadece bir üretim aracı olarak görmekte ve emeğini
değersizleştirmektedir. Eşref-i mahlûkat olan insanın emeğinin sömürülmediği,
bölüşümün hakça yapıldığı adil bir sistem inşa edilmelidir.
Emekçinin hakkının
korunması, iş güvenliğinin sağlanması ve sömürünün ortadan kaldırılması; sadece
ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir sorumluluktur. Hiçbir
kazanç, bir insanın canından ve onurundan daha değerli değildir.
Toplumun her
kesiminde ahlaklı ve dürüst bireylerin yetişmesi, çalışma hayatında adaletin
tesisine katkı sağlayacaktır. Bu vesileyle çağrımız; adil ücretin sağlandığı,
güvenli çalışma ortamlarının oluşturulduğu ve insan onuruna yakışır şartların
tesis edildiği bir düzenin hayata geçirilmesidir. HÜDA PAR olarak emeğin
hakkını savunmaya ve adil bir düzenin inşası için mücadele etmeye kararlılıkla
devam edeceğiz.
ULUSLARARASI
GELİŞMELER, MÜLTECİ HAKLARININ İHLALİNE GEREKÇE OLAMAZ
Son dönemde ülkeler
arasındaki diplomatik gelişmeler ve yapılan anlaşmaların, mültecilere yönelik
hak ihlallerini artıran bir zemine dönüştüğü endişeyle müşahede edilmektedir.
Oysa mülteciler ve sığınmacılar; uluslararası sözleşmeler ve iç hukuk hükümleri
gereğince korunması gereken temel hak ve hürriyetlere sahiptir.
Cenevre Sözleşmesi,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve Yabancılar ve Uluslararası Koruma
Kanunu çerçevesinde güvence altına alınan haklar; siyasi konjonktüre göre
askıya alınamaz. Diplomatik yakınlaşmalar ya da güvenlik odaklı politikalar,
zulüm riski altındaki insanların korunmasına yönelik yükümlülükleri ortadan
kaldırmaz.
Ne var ki son
dönemde bazı mültecilerin geri gönderilmek istenmesi, deport süreçlerinin
hızlandırılması ve en küçük bir olayda dahi suç ve cezada şahsilik ilkesi
gözetilmeksizin aile fertlerini de kapsayan toplu sınır dışı uygulamalarına
başvurulması ciddi hak ihlallerine yol açmaktadır.
Ayrıca geri
gönderme merkezlerinde kötü muamele iddiaları, “gönüllü geri dönüş” adı altında
fiili zorlamalar, savunma hakkının kısıtlanması ve yargı denetiminin etkisiz
bırakılması gibi uygulamaların devam ediyor olması hukuki güvencelerin fiilen
zayıflatıldığını açıkça göstermektedir.
Reel politik
şartlar ve diplomatik ilişkiler ne olursa olsun mültecilere ilişkin tüm
işlemler hukuk devleti ilkesi çerçevesinde yürütülmeli; geri göndermeme ilkesi
titizlikle uygulanmalı ve hiçbir insan diplomatik hesaplara kurban
edilmemelidir.
EV GENCİ KRİZİ
Günümüzde ‘ev genci’ (NEET) olarak tanımlanan ve çalışma hayatında yer
almayan gençlerin sayısı, Türkiye’de 2026 yılı başı itibarıyla 6,5 milyon kişiye ulaşarak rekor seviyeye
çıkmıştır.
Gençlerin
hayatlarının en verimli döneminde eve kapanmaları, sosyal, ekonomik ve manevi
boyutları olan yapısal bir problemdir. Bu durum, gençlerin potansiyellerini
köreltmekte, toplumsal üretkenliği azaltmakta ve sosyal yapıyı
zayıflatmaktadır.
Toplumsal
beklentiler, fırsat eşitsizlikleri ve istihdam yetersizliği, gençleri geri
planda kalmaya iterken; yalnızlık, özgüven eksikliği ve umutsuzluk gibi
psikolojik etkiler de bu süreci derinleştirmektedir. Özellikle manevi boşluk
sebebiyle eve kapanan gençlerin artması, aynı zamanda değer ve anlam krizi
sorunumuz olduğunu da göstermektedir.
Bu sorunun çözümü
için öncelikle gençlerin yaşadığı gerçeklik doğru anlaşılmalı ve sorunların
kaynağına inilmelidir. Gençlerin kendilerini değersiz hissetmelerinin önüne
geçilmeli ve topluma aidiyet duyguları güçlendirilmelidir. Sosyal politikaların
bu doğrultuda gözden geçirilmesi, topluma kazandırma projelerinin artırılması
ve daha işlevsel hale getirilmesi önem taşımaktadır.
Bununla birlikte
gençlere nitelikli eğitim imkânları sunulmalı, istihdam alanları açılmalı,
sosyal hayata aktif katılımları desteklenmeli ve karar süreçlerine dâhil
edilmeleri sağlanmalıdır. Ayrıca manevi eğitimin güçlendirilmesi, gençlerin
hayatlarına anlam kazandıracak bir perspektif sunarak onların yeniden hayata
katılmalarına katkı sağlayacaktır.
HIZLI TREN
YATIRIMLARINDA DEZAVANTAJLI BÖLGELERE ÖNCELİK VERİLMELİDİR
Türkiye’nin yüksek
hızlı tren ağı bugün 2 bin 251 kilometreye ulaşmış olup 2027’de 4 bin 122
kilometreye çıkarılması hedeflenmektedir. 2026 ulaştırma bütçesinde demiryolu
yatırımlarının payının yüzde 53’e yükseltilmesi önemli bir adım olmuştur. Bu
yatırımların sürdürülmesi memnuniyet vericidir.
Ancak bu yatırımların gerçek anlamda bir kalkınma
aracına dönüşmesi, dezavantajlı bölgelerin önceliklendirilmesiyle mümkündür.
Özellikle Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin ve Gaziantep gibi yoğun nüfusa sahip,
ticari ve tarımsal üretim kapasitesi yüksek olan illerimizin hızlı tren ağına
kısa vadede entegre edilmesi bir ihtiyaçtır. Milyonlarca vatandaşımızın
yaşadığı bu bölgenin çağdaş ulaşım
imkânlarından mahrum bırakılması, bölgeler arası kalkınmışlık farkını her geçen
gün daha da derinleştirmektedir.
Aynı şekilde,
yapımı sürdürülen Mersin-Adana-Osmaniye-Gaziantep hızlı tren hattının
Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak/Habur’a kadar uzatılması da bir zorunluluktur. Bu
uzatma; Güneydoğu’yu Kalkınma Yolu Projesi ve uluslararası lojistik
koridorlarına entegre edecek, ihracat kapasitesini büyütecek, istihdam
oluşturacak ve bölgeler arası gelir
uçurumunun kapatılmasına somut katkı sunacaktır.
Hızlı tren yalnızca
bir ulaşım meselesi değil, aynı zamanda adil kalkınmanın ve ekonomik bütünleşmenin önemli bir aracıdır. Türkiye’nin
geleceği, hiçbir bölgeyi geride bırakmayan bütüncül bir kalkınma anlayışında
saklıdır.
PEYGAMBER SEVDALILARI VAKFI’NIN MEVLİD-İ NEBİ ETKİNLİKLERİ
Okullarda giderek
artan şiddet vakalarının, gençliğimizi kuşatan bağımlılıkların, ahlaki
yozlaşmanın ve kimlik bunalımının gündemi meşgul ettiği bir dönemde, toplum
olarak içinde bulunduğumuz krizin yalnızca güvenlik tedbirleriyle değil;
hikmet, irfan ve ahlak gibi değerlerin ihyasıyla aşılabilir. Bugün genç
nesillerin en çok ihtiyaç duyduğu şey, merhameti öfkenin yerine koyan, adaleti
zulme üstün tutan, kardeşliği ayrışmanın önüne geçiren ve güzel ahlakı hayatın
merkezine yerleştiren Hz. Muhammed’in
(sav) inşa ettiği medeniyettir. Çünkü O’nun getirdiği mesaj, insanı ihya
eden, aileyi güçlendiren, toplumu dirilten ve geleceğe umut taşıyan bir hayat
nizamıdır.
Böylesine zorlu bir
çağda, gençlerimize Resulullah’ın (sav) örnek şahsiyetini tanıtma, O’nun rahmet
yüklü davetini toplumla buluşturma, manevi ve ahlaki değerleri yeniden gündeme
taşıma adına ihlasla çalışan Peygamber Sevdalıları Vakfı’nın gayretleri takdire
şayandır. Özellikle gençliğin savrulmasına karşı irfanı, iffeti, edebi ve
kardeşliği önceleyen çalışmaları büyük bir kıymet taşımaktadır.
İstanbul, Adana,
Diyarbakır, Van ve Batman’da gerçekleştirilen devasa etkinliklerde “Vahdet ve
Kurtuluş Önderimiz” teması işlenerek toplumda dayanışma ve kardeşlik iklimi
güçlendirilmiştir.
Bu vesileyle, ümmet
bilincini diri tutan, nesillerimizin kalbine Peygamber sevgisini nakşetmeye
gayret eden Peygamber Sevdalıları Vakfı’na teşekkür ediyor; çalışmalarının
artarak devam etmesini ve toplumumuzun yeniden Resulullah’ın (sav) aydınlık
rehberliğiyle buluşmasına vesile olmasını temenni ediyoruz.
FİLİSTİN VE
LÜBNAN’DA DEVAM EDEN İHLALLER
Gazze ve Lübnan’da
ilan edilen ateşkesler, işgalci rejim için sadece birer oyalama taktiği ve
dünya kamuoyunun gözünü boyama aracıdır. Siyonist rejim hem Gazze’de hem
Lübnan’da ihlallerine ara vermeden devam etmekte, kan dökmeyi sürdürmektedir.
Bu açık saldırganlık dünya tarafından bir "ihlâl" dahi sayılmazken,
bu zorbalığa göğüs geren direniş güçlerinden silah bırakmalarının istenmesi iyi
niyetle izah edilemez.
Siyonist terör
rejimi "Sarı Hat" yalanıyla işgalini hem Lübnan hem de Gazze
derinliklerine yaymaktadır. Burada bahaneleri direniş güçleriyse, o halde
silahın olmadığı Batı Şeria’da bu vahşetin gerekçesi nedir? 2026 yılının
başında Batı Şeria’da 41 Filistinli şehit edilmiş, saldırı sayısı 8 bin 691
gibi korkunç bir sayıya ulaşmıştır. Onaylanan 34 yeni illegal yerleşim planı,
siyonistlerin asıl niyetinin güvenlik değil, etnik temizlik yaparak bir halkın
topraklarını işgal etmek olduğunu ortaya koymaktadır. Batı Şeria’daki bu tablo,
siyonist rejimin hiçbir makul gerekçeye dayanma ihtiyacı duymadığını açıkça
ortaya koymaktadır.
Bu haydut gücü durdurmak için artık somut siyasi ve askeri adımlar atılması zorunluluk haline gelmiştir. İşgal rejimine Gazze, Lübnan ve Suriye topraklarından kayıtsız şartsız, derhal ve kesin çekilme şartı dayatılmalıdır. Siyonist rejimin tüm askeri, ticari ve ekonomik tedarik hatları tam izolasyonla kesilmeli; enerji, gıda ve lojistik destek sağlayan tüm kanallar derhal kapatılmalıdır.
HİCAZ DEMİRYOLU PROJESİ
ABD ve siyonist
rejimin bölgeyi sistematik bir şekilde istikrarsızlığa sürüklediği bu süreçte,
coğrafyamızın kurtuluşu ancak emperyalist ABD ve siyonist israile karşı
stratejik iş birlikleri ve bölgesel ittifakla mümkündür. Bu kapsamda, Suudi
Arabistan ile Türkiye’yi Ürdün ve Suriye üzerinden birbirine bağlayacak olan
Hicaz Demiryolu Projesi, önemli bir eşik olacaktır.
Bu proje, ekonomik
ve lojistik iş birliğini güçlendirecektir. Arzu edilen ve hayata geçirilmesi
gereken ideal; ABD’nin bölgeden tamamen sökülüp atıldığı, siyonistlerin ise
dört bir koldan izole edildiği tam bağımsız bir İslam coğrafyasıdır. Bu idealin
gerçekleşmesi için bölge ülkeleri arasında askeri, siyasi ve ticari iş
birliğinin vakit kaybetmeksizin artırılması şarttır.
Türkiye, tarihi mirası ve bölgedeki ağırlığıyla bu projeye ve stratejik iş birliği sürecine öncülük etmelidir. Bölge devletlerini ortak bir askeri ve ekonomik paydada buluşturması, siyonist haydutluğun durdurulması için tek çıkış yoludur. Bölgesel ittifak güçlenmeli, siyonizm izole edilmeli ve dış müdahalelerden bağımsız bir iş birliği zemini oluşturulmalıdır.
