GENÇLER SİBER
TUZAKLARA KARŞI KORUNMALI
Dijital çağın hızla
ilerlemesiyle birlikte sosyal medya ve yapay zekâ kullanımının artması, siber
tuzakları ve zorbalığı ciddi ölçüde artırmıştır. Uluslararası Telekomünikasyon
Birliği’ne göre 15-24 yaş arası çocuk ve gençlerin internet kullanımı "gelişmiş
ülkelerde" %94, "gelişmekte olan ülkelerde"
%65’tir. TÜİK verilerine göre ise 6-17 yaş arasındaki çocuklar ve gençlerin
%94’ü interneti düzenli kullanıyor. Bu veriler gençlerin dijital risklere ne
kadar açık olduğunu ve siber zorbalık, siber taciz, şantaj, kimlik avı ve
uygunsuz içeriklerle karşılaşma riskini arttırıyor.
Sanal ortamın
sağladığı kolaylıklar çocuk ve gençlerimizi çeşitli tehlikelere açık hale
getirmektedir.
Uygunsuz
içeriklere, bahis siteleri ve dolandırıcılık girişimlerine erişim her geçen gün
kolaylaşırken; sanal ortamın güvenli sanılması gençlerin sapkın içerik üreten
kişilerle, kötü niyetli gruplarla veya uyuşturucu satıcılarıyla karşılaşma
riskini artırmaktadır. Özellikle ergenlik dönemindeki gençler bu tuzaklara daha
açık hale gelmektedir.
Gençlerin
sosyalleşme isteği, kimlik karmaşası ve aile içi iletişim eksikliği; onları
çevrimiçi platformlarda duygusal boşluklarını doldurmaya yöneltmekte ve siber
tuzaklara karşı savunmasız bırakmaktadır. Bu durumu fırsata çeviren siber
zorbalar, ifade özgürlüğü sınırlarını aşan içeriklerle gençleri psikolojik
olarak yıpratmaktadır. Bunun sonucunda insani duyguları zayıflayan; madde
kullanımı, şiddet, intihara meyil gibi davranışlara yatkın tatminsiz bir gençlik ortaya çıkmaktadır.
Bu risklerin önüne
geçmek için hem devlete ve ilgili kurumlarına hem de ailelere büyük
sorumluluklar düşmektedir. Ebeveynler çocukları ile güçlü iletişim kurmalı ve
yargılamadan takip etmeli, güvenli sanal ortamlar sağlamalıdır. Okullar dijital
rehberlik kapasitelerini güçlendirmeli, okullarda siber suçlara karşı
alınabilecek önlemler konusunda periyodik eğitimler verilmelidir. Sosyal medya
ve oyun platformlarına yönelik riskli içerikler için hızlı müdahale
mekanizmaları kurulmalı, yaş sınırlaması ve kimlik doğrulama kontrolleri
sıkılaştırılmalıdır. Karşılaşılan riskli durumlarda gençlere ve çocuklara
başvurabilecekleri kolay ulaşılabilir destek hatları sağlanmalıdır.
Çocukların ve
gençlerin bu güvenliğini sağlamak sadece bireysel gelişimleri için değil,
toplumun geleceği için de kritik öneme sahiptir. Bu nedenle aile, okul ve
ilgili platformlar iş birliği içerisinde çalışarak çocukları ve gençleri
korumalıdır. Dijital dünyanın bilinçli ve güvenli bir şekilde kullanımı
sağlanmalıdır.
GAZZE
Siyonist terör
rejimi, Mısır’da imzalanan ateşkes anlaşmasını sistematik biçimde ihlal ederek,
Gazze’ye saldırmaya ve yardım girişlerini engellemeye devam etmektedir.
Kontrolü altındaki bölgeleri genişleterek anlaşmayı fiilen yok sayan işgalci
güçler, aynı zamanda bölgeye insani yardım girişini engelleyerek sivil halkı
açlık ve yoklukla baş başa bırakmaktadır. Son gelişmeler siyonist rejimin, ABD
ile ortak kontrol sağladığı bölgelerde şehir inşası planları üzerinden
Gazze’nin demografik yapısını kalıcı olarak değiştirmeyi hedeflediğini açıkça
göstermektedir. Bu plan, Filistin Direnişini yalnızlaştırmak ve halkın önemli
bir bölümünü de yardım almaktan mahrum bırakarak göçe zorlamak amacı
taşımaktadır.
Ne yazık ki,
"ateşkes anlaşmasının" garantörü ve arabulucu olan ülkeler bugüne dek
hiçbir ihlale karşı etkili bir duruş sergilememiş, bu da siyonist rejimin
pervasızlığını artırmıştır. Uluslararası toplumun ve özellikle garantör ve
arabulucu ülkelerin, artık sorumluluklarını yerine getirmesi zaruridir.
Yaklaşan kış şartları için prefabrik evler dahil kapsamlı insani yardım girişi
derhal sağlanmalı; ihlaller karşısında caydırıcı yaptırımlar hayata
geçirilmelidir.
AFGANİSTAN-PAKİSTAN
GERİLİMİ
Afganistan ile
Pakistan arasında son günlerde yeniden yükselen tansiyon, bölge halkları adına
ciddi endişelere yol açmaktadır. Hindistan ve ABD gibi dış aktörlerin
kışkırtıcı politikalarıyla daha da tırmandırılan bu gerilim, yalnızca bölgeyi
değil, tüm İslam dünyasını istikrarsızlığa sürükleyebilecek bir potansiyel
taşımaktadır. Bu nedenle tarafların de sağduyulu davranarak, gerginliği
tırmandıracak adımlardan kaçınmaları elzemdir.
Afgan ve Pakistan
halkları uzun süredir savaş, yoksulluk ve güvenlik sorunlarıyla mücadele
etmektedir. Yeni bir çatışma ortamı, yalnızca daha fazla acı ve kayba yol
açacaktır. Tarafların derhal yapıcı bir diyalog başlatmaları, karşılıklı güven
esasına dayalı kalıcı bir güvenlik anlaşması imzalamaları gerekmektedir.
Ekonomik kalkınma, toplumsal huzur ve bölgesel barış için savaş değil, iş
birliği mekanizmaları ön plana çıkarılmalıdır.
İki ülke arasında
kurulacak istikrar, sadece kendi halklarının değil, tüm bölgenin yararınadır.
Bu nedenle, aklıselim ve diplomasi ile hareket edilmesi zorunludur.
LÜBNAN’A YÖNELİK
TEHDİT VE SALDIRILAR
ABD Başkanı Donald
Trump’ın, Lübnan hükümetine Hizbullah’ı yıl sonuna kadar silahsızlandırması
yönünde ültimatom vermesi ve Tom
Barrack’ın, bu durumun siyonist terör rejiminin saldırı
düzenlemesi için uygun bir zemin oluşturduğunu söylemesi, açık bir tehdit ve
uluslararası hukukun ihlalidir. Ateşkes süreci boyunca siyonist rejim, Lübnan
topraklarında yaklaşık 5 bin ihlal gerçekleştirmiş, her gün düzenli olarak
suikastler ve saldırılarla bölgede terör estirmiştir. Bu gerçeklik ortadayken,
ABD’nin hiçbir yükümlülüğünü yerine getirmeyen işgalcilerin güvenliği adına,
Lübnan’ı ekonomik şantaj ve saldırı tehdidiyle sindirmeye çalışması kabul
edilemez.
Son olarak, Lübnan
hükümetinin siyonistlerin Doğu Akdeniz’de üs haline getirdiği Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi ile imzaladığı deniz yetki alanı anlaşması da bu baskı ve tehditlerin
bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Lübnan, açıkça kuşatılmış ve yalnız bırakılmıştır.
Bölge ülkelerinin sessizliği, bu saldırganlık politikalarını
cesaretlendirmektedir.
Bu saldırgan
tutumun sadece Lübnan’a değil, tüm bölge istikrarına ağır bedelleri olacaktır.
Tüm bölge ülkeleri, bu hukuksuzluklara karşı sorumluluk almalı ve dayanışma
içinde hareket etmelidir.
KAYIP ÇOCUKLAR
İngiltere’de sosyal
hizmetlerin koruması altındaki 2 bin 400’den fazla çocuğun geçtiğimiz yıl
kaybolduğunun açıklanması, uluslararası toplum için alarm verici bir tablo
ortaya koymaktadır. Bu çocukların önemli bir kısmının göçmen olması, insan
ticareti ve istismar riskini daha da artırmaktadır. Dünya genelinde yaklaşık
150 milyon çocuğun yetim kaldığı gerçeği ile birlikte, Avrupa’da yalnızca iki
yılda 12 bin göçmen çocuğun kaybolması, küresel ölçekte derinleşen bir çocuk
koruma krizinin açık göstergesidir.
Bu denli yüksek
sayıda çocuğun devletin gözetimi altındayken kaybolması, basit ihmallerle
açıklanamayacak kadar ciddi ve sistematik bir soruna işaret etmektedir. Sosyal
hizmet kurumlarındaki denetimsizlik veya izleme mekanizmalarının yetersizliği
kadar, bazı çevrelerin bu boşlukları bilerek kullandığı ve hatta bazı
yöneticilerin iş birliği içinde olduğu ihtimali de değerlendirilmelidir.
Epstein skandalının ortaya koyduğu sapkın ağlar, bu tür yapılarla çocukların
nasıl hedef alındığını somut biçimde göstermektedir.
Çocuk güvenliği,
siyasi hesaplardan bağımsız ve şeffaf biçimde ele alınmalı; küresel çapta
etkili bir koruma sistemi kurulmalıdır.
