Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-19 Ağustos 2025

ADİL SİSTEM, HAKÇA PAYLAŞIM İÇİN MEMURUN YANINDAYIZ!

2026-2027 yıllarını kapsayan toplu sözleşme görüşmeleri sürerken, milyonlarca memur ve memur emeklisinin beklentisi adil ve hakkaniyetli bir maaştır. Kamu çalışanlarının alın teri kuruş hesabıyla değil, adalet terazisiyle ölçülmelidir. HÜDA PAR olarak, yetkili sendikanın sürdürdüğü adil sözleşme mücadelesini destekliyor, kamu görevlilerimizin ve emeklilerimizin insanca yaşayabileceği bir ücret düzeni olması gerektiğini savunuyoruz. İlave derece, 3600 ek gösterge, kira desteği, bayram ikramiyesi, gelir vergisinin %15’e sabitlenmesi ve emekli haklarının güçlendirilmesi; yalnızca sendikaların değil, milyonlarca memurun ortak sesidir.

Ne yazık ki hükümetin teklif ettiği; 2026 için %11+7, 2027 için %4+4 oranları, mevcut kayıpları dahi telafi etmekten uzaktır. Halkın mutfağında yangın varken, makyajlı tablolarla refah görüntüsü oluşturmak inandırıcı değildir.

İsraf ve lüks harcamalar devam ederken yoksulluk sınırının çok altında bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışan memura, emekliye kemer sıktırmak kabul edilemez. İtibar; gösterişli binalarda değil, adalet, hakkaniyet ve emeğe verilen değerde aranmalıdır.

Gerçek bir maaş artışı için zam oranı enflasyonun üzerinde olmalı; gelir dağılımında adalet, üretimi artırmak, kaynakları hakça paylaşmak ve haksız aktarımları önlemekle sağlanmalıdır.

Bugün yürütülen görüşmeler, yalnızca memurlarımızın değil, toplumumuzun dörtte birinin geleceğini belirleyecektir. HÜDA PAR olarak emeğin zayi edilmediği adil bir sistemden ve hakça paylaşımdan yana olduğumuzu ve bunu savunmaya devam edeceğimizi buradan açıkça ifade ediyoruz.

 

MÜLTECİLERE YÖNELİK İNSANLIK DIŞI KEYFİ UYGULAMALAR SONLANDIRILMALIDIR

Türkiye’nin farklı illerinde mültecilere yönelik keyfî ve gayriinsanî uygulamalar artarak devam etmektedir.

Son günlerde yaşanan üç olay, bu vahim tabloyu gözler önüne sermektedir:

Geçtiğimiz günlerde dört çocuğuyla birlikte Bursa/İnegöl’de yaşayan Özbekistan vatandaşı Zebo Kadirova, hukuksuz bir şekilde gözaltına alınarak Geri Gönderme Merkezi’ne götürülmüş, kısa süre sonra eşi Bolt Asamoddin de gözaltına alınmıştır. Böylece dört küçük çocuk hem annesiz hem babasız bırakılmış, bir ailenin tüm fertleri fiilen dağıtılmıştır.

24 Temmuz’da gözaltına alınan Türkmenistan uyruklu Abdylla Orusov ve Alisher Sahatov’un akıbeti ise hâlâ belirsizdir. Oysa Anayasa Mahkemesi bu iki ismin “kesinlikle sınır dışı edilemeyecek yabancılar” kapsamında olduğunu belirtmiş ve tedbir kararı vermiştir. Buna rağmen kendilerinden haber alınamaması açık bir “zorla kaybetme” vakasıdır ve insanlık suçudur.

Son olarak, Çatalca Geri Gönderme Merkezi’nde kötü muamele ve ağır şartlar nedeniyle bir mültecinin intihar ettiği ve bir kaçının ise intihara teşebbüs ettiği haberleri kamuoyuna yansımıştır. Bu durum, Geri Gönderme Merkezlerindeki gayriinsanî uygulamaların ölümcül boyutlara ulaştığını göstermektedir.

Başta intihar vakaları olmak üzere tüm bu haksızlıklara karşı derhal etkin ve şeffaf soruşturmalar yürütülmeli, kamuoyu aydınlatılmalı ve sorumlular hesap vermelidir. İnsanlık onuruna ve hukuka aykırı bu uygulamalara derhal son verilmelidir.

 

MARDİN MÜZESİ HALKIN ORTAK MİRASIDIR, KİMSEYE PEŞKEŞ ÇEKİLEMEZ!

Mardin Müzesi, şehrin tarihi, kültürel ve sosyal hafızasının en önemli sembollerinden biridir. 1895 yılında inşa edilen bu yapı, Birinci Dünya Savaşı sonrası kamuya intikal etmiş ve yıllardır halkımıza hizmet vermektedir. Bugün, bu müzenin boşaltılarak belirli bir kesime tahsis edilmesi yönünde taleplerin yeniden gündeme geldiğini üzüntüyle görüyoruz.

Oysa bu talepler; yerel mahkemelerden Yargıtay’a, Anayasa Mahkemesi’ne kadar tüm yargı mercileri tarafından reddedilmiş, haksız oldukları hukuken tescillenmiştir. Üstelik bu talebin sahibi olan Katolik Süryanilerin bugün Mardin’de neredeyse hiç cemaati bulunmamaktadır; şehirde yalnızca birkaç aile yaşamaktadır. Buna rağmen aynı konunun tekrar tekrar gündeme taşınması, iyi niyetten uzaktır.

Mardin Müzesi, halkın hizmetinde kalmalı; tarihimize ve toplumsal huzurumuza zarar verecek hiçbir girişime izin verilmemelidir. Yetkilileri bu hassasiyetle hareket etmeye davet ediyoruz.

 

TÜKETİM ÇILGINLIĞI VE TEŞHİRCİLİK MEDENİYETİMİZİ TEHDİT EDİYOR

Günümüzde küresel ölçekte yaygınlaşan tüketim çılgınlığı, geleneksel ve sosyal medya aracılığıyla sürekli teşvik edilerek toplumların hayat tarzlarını derinden etkilemektedir. Reklamlar, moda endüstrisi ve özellikle influencer olarak isimlendirilen sosyal medya etkileyicileri aracılığıyla insanlar tüketmeye, daha fazla harcamaya, daha çok gösteriş yapmaya yönlendirilmektedir.

Yedikleri, içtikleri, gezdikleri mekânlar ve satın aldıkları ürünlerle oluşturdukları içeriklerle kitleleri etkileyen bu kişiler, aslında kapitalist sistemin gönüllü işçileri olarak toplumu israfa ve gösterişe sürüklemektedirler. Böylece tüketim, ihtiyaç olmaktan çıkarak bağımlılığa dönüşmekte; açgözlülük, hırs ve kaynakların heba edilmesi olağan bir hayat biçimi haline gelmektedir.

Bu tüketim kültürü, yalnızca maddi nesnelerle sınırlı kalmayıp insan bedenini de bir gösteriş aracına dönüştürmektedir. Çıplaklık ve teşhir, özgürlük ya da çağdaşlık kisvesi altında pazarlanmakta; özellikle kadın bedeni metalaştırılarak kapitalist piyasanın cazip bir ürünü haline getirilmektedir. Oysa bir toplumu ayakta tutan en önemli unsurlardan biri mahremiyet ve iffet bilincidir. Mahremiyetin yıkılması, iffet duygusunun tükenmesi, medeniyetin çöküşünü beraberinde getirir. İnsan bedenini örtmek, insanı diğer varlıklardan ayıran en temel değerlerden biri iken, teşhircilik toplumları içten çürütmeye yönelik planlı bir saldırı halini almıştır.

Tüketim çılgınlığıyla teşhircilik, aynı zihniyetin iki farklı yüzüdür. Biri bireyleri mallara ve markalara esir ederken, diğeri insan bedenini pazarlama aracına dönüştürmektedir. Her ikisi de kanaati, tevazuyu, iffeti ve kaynakların doğru kullanılmasını yok etmekte; toplumları kimliksiz, değersiz ve savrulmuş hale getirmektedir.

Bu gidişata karşı toplumda kanaatkârlık ve kaynakları verimli kullanma bilincini güçlendiren ve mahremiyetin değerini yeniden öğreten politikaların hayata geçirilmesi zorunludur. Aksi takdirde tüketim ve teşhir kültürü, medeniyetimizin çatısını içten içe çökertmeye devam edecektir.

 

SİYONİSTLERİN ‘’BÜYÜK israil’’ PROJESİ İTİRAFI

Siyonist terör rejimi’nin aşırı sağcı maliye bakanı Bezalel Smotrich’in, ‘’Doğu’’ Kudüs’ü işgal altındaki Batı Şeria’dan ayıracak ve Filistin devletinin kurulmasını fiilen imkânsız hale getirecek yerleşim planına onay vermesi, uluslararası hukukun açıkça hiçe sayılmasıdır. Bu adım, siyonist rejimin sözde Başbakanı Netanyahu’nun “Büyük israil” vizyonuna “çok” bağlı olduğunu ilan etmesiyle aynı çizgide ilerlemektedir. “Büyük israil” kavramı, yalnızca Filistin topraklarının değil, Suriye, Mısır, Irak, Türkiye ve Ürdün’ün de bir bölümünü kapsayan yayılmacı ve saldırgan bir projedir.

Bu şartlar altında hâlâ iki devletli çözümden söz etmek, yalnızca siyonistlerin zaman kazanmasına hizmet eden bir yanılsamadır. Gazze’nin, Lübnan ve Suriye’deki toprakların işgali göstermiştir ki sadece kınamalarla yetinmek, bu projenin önüne geçemez, siyonistleri durdurmanın tek yolu, fiilî ve caydırıcı müdahalelerden geçmektedir.

Bölge ülkelerinin, planlarını artık gizlemeyen bu işgalci rejime karşı sessiz kalması, halkların vicdanında affedilemez bir korkaklık olarak yer alacaktır. Siyonist rejimin açıkça ilan ettiği bu yayılmacı işgal planlarına karşı kararlı, birleşik ve somut adımlar atılmadığı sürece, Filistin’in yanı sıra tüm bölge ülkelerinin egemenliği ve güvenliği ciddi tehdit altında kalacaktır.

 

GAZZELİLERİ SÜRGÜN PLANI

Siyonist terör rejimi, Gazze halkını kendi topraklarından sürmek amacıyla Endonezya, Güney Sudan, Libya ve Somaliland gibi ülkelerle görüşmeler yürütmekte, bu insanlık dışı planı “gönüllü göç” maskesi altında meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Soykırımın 24 saat boyunca aralıksız sürdüğü bir ortamda, diplomasi maskesi altındaki bu temasların kabul edilebilir hiçbir tarafı yoktur. Söz konusu ‘’gönüllü göç’’ iddiası sadece sürgünün kılıfa büründürülmüş halidir.

Gazze halkını sürgün planına ortak olacak veya bu plana zemin hazırlayacak her rejim, tarihe bir utanç vesikası olarak geçecektir.

Bu görüşmeler, siyonist terör rejiminin Gazze’de anlaşmaya yanaşmadığının, aksine bölgede kalıcı olarak yerleşme ve işgalini derinleştirme niyetinin açık bir ilanıdır. Buna rağmen, arabulucu konumundaki bazı ülkelerin baskıyı Hamas’a, Filistin direnişine yöneltmesi kabul edilemez.

Filistin halkının iradesi ve toprak bütünlüğü, hiçbir pazarlık masasında satılamaz. Siyonist terör rejiminin soykırım ve sürgün politikalarına karşı durmak için artık direnişin yanında açıkça yer alınmalı her türlü sürgün planına karşı fiili güç kullanılacağı ilan edilmelidir.

 

SUDAN’DA İNSANİ KRİZ

Sudan Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre, bir yıldan uzun süredir Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) tarafından kuşatma altında tutulan Darfur’un El Faşir kentinde, yalnızca son bir hafta içinde yetersiz beslenme nedeniyle en az 63 kişi hayatını kaybetmiştir. Birleşmiş Milletler’in “dünyanın en kötü açlık ve yerinden edilme krizi” olarak tanımladığı bu vahim durumda, on binlerce insan ölmüş, en az 13 milyon kişi ise yerinden edilmiştir.

Kuşatma altındaki bölgede gıda kıtlığı o kadar ağırlaşmıştır ki, siviller hayvan yemi olarak kullanılan yağlı tohum küspesini tüketmek zorunda bırakılmıştır.

Sudan’da İki yıldır devam eden savaş, yalnızca bir iç çatışma değil; uluslararası güçlerin özellikle de Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) dahil olduğu bir vekalet savaşı olarak yürütülmektedir.

BAE’nin, HDK’ye gelişmiş insansız hava araçları tedarik ederek çatışmalarda belirleyici bir rol oynadığı ve çatışmanın sürecini uzattığı kanıtlanmıştır. Gazze’ye elinin yetişmediğini iddia eden bölgesel aktörler Sudan için acilen harekete geçmelidir.

Bölgede yaşanan insani krize karşı El Faşir ve tüm Darfur’daki kuşatma derhal kaldırılmalı, insani yardım koridorları açılmalıdır.

Vekalet savaşının parçası olan dış müdahaleler son bulmalı, Sudan halkının iradesine saygı gösterilmelidir.

Açlık ve kitlesel göç krizine karşı acil, etkili ve sürdürülebilir bir insani müdahale planı devreye sokulmalıdır.

 

 

 

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.