ADİL SİSTEM, HAKÇA PAYLAŞIM İÇİN MEMURUN YANINDAYIZ!
2026-2027 yıllarını
kapsayan toplu sözleşme görüşmeleri sürerken, milyonlarca memur ve memur
emeklisinin beklentisi adil ve hakkaniyetli bir maaştır. Kamu çalışanlarının
alın teri kuruş hesabıyla değil, adalet terazisiyle ölçülmelidir. HÜDA PAR
olarak, yetkili sendikanın sürdürdüğü adil sözleşme mücadelesini destekliyor,
kamu görevlilerimizin ve emeklilerimizin insanca yaşayabileceği bir ücret
düzeni olması gerektiğini savunuyoruz. İlave derece, 3600 ek gösterge, kira
desteği, bayram ikramiyesi, gelir vergisinin %15’e sabitlenmesi ve emekli
haklarının güçlendirilmesi; yalnızca sendikaların değil, milyonlarca memurun
ortak sesidir.
Ne yazık ki hükümetin
teklif ettiği; 2026 için %11+7, 2027 için %4+4 oranları, mevcut kayıpları dahi
telafi etmekten uzaktır. Halkın mutfağında yangın varken, makyajlı tablolarla
refah görüntüsü oluşturmak inandırıcı değildir.
İsraf ve lüks
harcamalar devam ederken yoksulluk sınırının çok altında bir gelirle hayatını
idame ettirmeye çalışan memura, emekliye kemer sıktırmak kabul edilemez.
İtibar; gösterişli binalarda değil, adalet, hakkaniyet ve emeğe verilen değerde
aranmalıdır.
Gerçek bir maaş
artışı için zam oranı enflasyonun üzerinde olmalı; gelir dağılımında adalet,
üretimi artırmak, kaynakları hakça paylaşmak ve haksız aktarımları önlemekle
sağlanmalıdır.
Bugün yürütülen
görüşmeler, yalnızca memurlarımızın değil, toplumumuzun dörtte birinin
geleceğini belirleyecektir. HÜDA PAR olarak emeğin zayi edilmediği adil bir
sistemden ve hakça paylaşımdan yana olduğumuzu ve bunu savunmaya devam
edeceğimizi buradan açıkça ifade ediyoruz.
MÜLTECİLERE
YÖNELİK İNSANLIK DIŞI KEYFİ UYGULAMALAR SONLANDIRILMALIDIR
Türkiye’nin farklı
illerinde mültecilere yönelik keyfî ve gayriinsanî uygulamalar artarak devam etmektedir.
Son günlerde
yaşanan üç olay, bu vahim tabloyu gözler önüne sermektedir:
Geçtiğimiz günlerde
dört çocuğuyla birlikte Bursa/İnegöl’de yaşayan Özbekistan vatandaşı Zebo
Kadirova, hukuksuz bir şekilde gözaltına alınarak Geri Gönderme Merkezi’ne
götürülmüş, kısa süre sonra eşi Bolt Asamoddin de gözaltına alınmıştır. Böylece
dört küçük çocuk hem annesiz hem babasız bırakılmış, bir ailenin tüm fertleri
fiilen dağıtılmıştır.
24 Temmuz’da
gözaltına alınan Türkmenistan uyruklu Abdylla Orusov ve Alisher Sahatov’un
akıbeti ise hâlâ belirsizdir. Oysa Anayasa Mahkemesi bu iki ismin “kesinlikle
sınır dışı edilemeyecek yabancılar” kapsamında olduğunu belirtmiş ve tedbir
kararı vermiştir. Buna rağmen kendilerinden haber alınamaması açık bir “zorla
kaybetme” vakasıdır ve insanlık suçudur.
Son olarak, Çatalca
Geri Gönderme Merkezi’nde kötü muamele ve ağır şartlar nedeniyle bir mültecinin
intihar ettiği ve bir kaçının ise intihara teşebbüs ettiği haberleri kamuoyuna
yansımıştır. Bu durum, Geri Gönderme Merkezlerindeki gayriinsanî uygulamaların
ölümcül boyutlara ulaştığını göstermektedir.
Başta intihar
vakaları olmak üzere tüm bu haksızlıklara karşı derhal etkin ve şeffaf
soruşturmalar yürütülmeli, kamuoyu aydınlatılmalı ve sorumlular hesap vermelidir.
İnsanlık onuruna ve hukuka aykırı bu uygulamalara derhal son verilmelidir.
MARDİN MÜZESİ HALKIN ORTAK MİRASIDIR, KİMSEYE PEŞKEŞ
ÇEKİLEMEZ!
Mardin Müzesi, şehrin
tarihi, kültürel ve sosyal hafızasının en önemli sembollerinden biridir. 1895
yılında inşa edilen bu yapı, Birinci Dünya Savaşı sonrası kamuya intikal etmiş
ve yıllardır halkımıza hizmet vermektedir. Bugün, bu müzenin boşaltılarak
belirli bir kesime tahsis edilmesi yönünde taleplerin yeniden gündeme geldiğini
üzüntüyle görüyoruz.
Oysa bu talepler;
yerel mahkemelerden Yargıtay’a, Anayasa Mahkemesi’ne kadar tüm yargı mercileri
tarafından reddedilmiş, haksız oldukları hukuken tescillenmiştir. Üstelik bu
talebin sahibi olan Katolik Süryanilerin bugün Mardin’de neredeyse hiç cemaati
bulunmamaktadır; şehirde yalnızca birkaç aile yaşamaktadır. Buna rağmen aynı
konunun tekrar tekrar gündeme taşınması, iyi niyetten uzaktır.
Mardin Müzesi,
halkın hizmetinde kalmalı; tarihimize ve toplumsal huzurumuza zarar verecek
hiçbir girişime izin verilmemelidir. Yetkilileri bu hassasiyetle hareket etmeye
davet ediyoruz.
TÜKETİM ÇILGINLIĞI VE TEŞHİRCİLİK MEDENİYETİMİZİ TEHDİT
EDİYOR
Günümüzde küresel ölçekte yaygınlaşan tüketim çılgınlığı, geleneksel ve
sosyal medya aracılığıyla sürekli teşvik edilerek toplumların hayat tarzlarını
derinden etkilemektedir. Reklamlar, moda endüstrisi ve özellikle influencer
olarak isimlendirilen sosyal medya etkileyicileri aracılığıyla insanlar
tüketmeye, daha fazla harcamaya, daha çok gösteriş yapmaya yönlendirilmektedir.
Yedikleri,
içtikleri, gezdikleri mekânlar ve satın aldıkları ürünlerle oluşturdukları
içeriklerle kitleleri etkileyen bu kişiler, aslında kapitalist sistemin gönüllü
işçileri olarak toplumu israfa ve gösterişe sürüklemektedirler. Böylece
tüketim, ihtiyaç olmaktan çıkarak bağımlılığa dönüşmekte; açgözlülük, hırs ve
kaynakların heba edilmesi olağan bir hayat biçimi haline gelmektedir.
Bu tüketim kültürü,
yalnızca maddi nesnelerle sınırlı kalmayıp insan bedenini de bir gösteriş
aracına dönüştürmektedir. Çıplaklık ve teşhir, özgürlük ya da çağdaşlık kisvesi
altında pazarlanmakta; özellikle kadın bedeni metalaştırılarak kapitalist
piyasanın cazip bir ürünü haline getirilmektedir. Oysa bir toplumu ayakta tutan
en önemli unsurlardan biri mahremiyet ve iffet bilincidir. Mahremiyetin
yıkılması, iffet duygusunun tükenmesi, medeniyetin çöküşünü beraberinde
getirir. İnsan bedenini örtmek, insanı diğer varlıklardan ayıran en temel
değerlerden biri iken, teşhircilik toplumları içten çürütmeye yönelik planlı
bir saldırı halini almıştır.
Tüketim
çılgınlığıyla teşhircilik, aynı zihniyetin iki farklı yüzüdür. Biri bireyleri
mallara ve markalara esir ederken, diğeri insan bedenini pazarlama aracına
dönüştürmektedir. Her ikisi de kanaati, tevazuyu, iffeti ve kaynakların doğru
kullanılmasını yok etmekte; toplumları kimliksiz, değersiz ve savrulmuş hale
getirmektedir.
Bu gidişata karşı
toplumda kanaatkârlık ve kaynakları verimli kullanma bilincini güçlendiren ve
mahremiyetin değerini yeniden öğreten politikaların hayata geçirilmesi zorunludur.
Aksi takdirde tüketim ve teşhir kültürü, medeniyetimizin çatısını içten içe
çökertmeye devam edecektir.
SİYONİSTLERİN ‘’BÜYÜK israil’’ PROJESİ İTİRAFI
Siyonist terör
rejimi’nin aşırı sağcı maliye bakanı Bezalel Smotrich’in, ‘’Doğu’’ Kudüs’ü
işgal altındaki Batı Şeria’dan ayıracak ve Filistin devletinin kurulmasını
fiilen imkânsız hale getirecek yerleşim planına onay vermesi, uluslararası
hukukun açıkça hiçe sayılmasıdır. Bu adım, siyonist rejimin sözde Başbakanı
Netanyahu’nun “Büyük israil” vizyonuna “çok” bağlı olduğunu ilan etmesiyle aynı
çizgide ilerlemektedir. “Büyük israil” kavramı, yalnızca Filistin topraklarının
değil, Suriye, Mısır, Irak, Türkiye ve Ürdün’ün de bir bölümünü kapsayan
yayılmacı ve saldırgan bir projedir.
Bu şartlar altında
hâlâ iki devletli çözümden söz etmek, yalnızca siyonistlerin zaman kazanmasına
hizmet eden bir yanılsamadır. Gazze’nin, Lübnan ve Suriye’deki toprakların
işgali göstermiştir ki sadece kınamalarla yetinmek, bu projenin önüne geçemez,
siyonistleri durdurmanın tek yolu, fiilî ve caydırıcı müdahalelerden
geçmektedir.
Bölge ülkelerinin,
planlarını artık gizlemeyen bu işgalci rejime karşı sessiz kalması, halkların
vicdanında affedilemez bir korkaklık olarak yer alacaktır. Siyonist rejimin
açıkça ilan ettiği bu yayılmacı işgal planlarına karşı kararlı, birleşik ve
somut adımlar atılmadığı sürece, Filistin’in yanı sıra tüm bölge ülkelerinin
egemenliği ve güvenliği ciddi tehdit altında kalacaktır.
GAZZELİLERİ SÜRGÜN PLANI
Siyonist terör
rejimi, Gazze halkını kendi topraklarından sürmek amacıyla Endonezya, Güney
Sudan, Libya ve Somaliland gibi ülkelerle görüşmeler yürütmekte, bu insanlık
dışı planı “gönüllü göç” maskesi altında meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
Soykırımın 24 saat boyunca aralıksız sürdüğü bir ortamda, diplomasi maskesi
altındaki bu temasların kabul edilebilir hiçbir tarafı yoktur. Söz konusu
‘’gönüllü göç’’ iddiası sadece sürgünün kılıfa büründürülmüş halidir.
Gazze halkını
sürgün planına ortak olacak veya bu plana zemin hazırlayacak her rejim, tarihe
bir utanç vesikası olarak geçecektir.
Bu görüşmeler,
siyonist terör rejiminin Gazze’de anlaşmaya yanaşmadığının, aksine bölgede
kalıcı olarak yerleşme ve işgalini derinleştirme niyetinin açık bir ilanıdır.
Buna rağmen, arabulucu konumundaki bazı ülkelerin baskıyı Hamas’a, Filistin
direnişine yöneltmesi kabul edilemez.
Filistin halkının
iradesi ve toprak bütünlüğü, hiçbir pazarlık masasında satılamaz. Siyonist
terör rejiminin soykırım ve sürgün politikalarına karşı durmak için artık
direnişin yanında açıkça yer alınmalı her türlü sürgün planına karşı fiili güç
kullanılacağı ilan edilmelidir.
SUDAN’DA İNSANİ KRİZ
Sudan Sağlık
Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre, bir yıldan uzun süredir Hızlı Destek
Kuvvetleri (HDK) tarafından kuşatma altında tutulan Darfur’un El Faşir
kentinde, yalnızca son bir hafta içinde yetersiz beslenme nedeniyle en az 63
kişi hayatını kaybetmiştir. Birleşmiş Milletler’in “dünyanın en kötü açlık ve
yerinden edilme krizi” olarak tanımladığı bu vahim durumda, on binlerce insan ölmüş, en az 13 milyon kişi ise yerinden edilmiştir.
Kuşatma altındaki
bölgede gıda kıtlığı o kadar ağırlaşmıştır ki, siviller hayvan yemi olarak
kullanılan yağlı tohum küspesini tüketmek zorunda bırakılmıştır.
Sudan’da İki yıldır
devam eden savaş, yalnızca bir iç çatışma değil; uluslararası güçlerin
özellikle de Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) dahil olduğu bir vekalet
savaşı olarak yürütülmektedir.
BAE’nin, HDK’ye
gelişmiş insansız hava araçları tedarik ederek çatışmalarda belirleyici bir rol
oynadığı ve çatışmanın sürecini uzattığı kanıtlanmıştır. Gazze’ye elinin
yetişmediğini iddia eden bölgesel aktörler Sudan için acilen harekete
geçmelidir.
Bölgede yaşanan
insani krize karşı El Faşir ve tüm Darfur’daki kuşatma derhal kaldırılmalı,
insani yardım koridorları açılmalıdır.
Vekalet savaşının
parçası olan dış müdahaleler son bulmalı, Sudan halkının iradesine saygı
gösterilmelidir.
Açlık ve kitlesel
göç krizine karşı acil, etkili ve sürdürülebilir bir insani müdahale planı
devreye sokulmalıdır.
