"ÜNLÜLERİN" UYUŞTURUCU SKANDALLARIYLA GÜNDEM OLMASI
Gençlerin karşısına konserlerde
ve çeşitli etkinliklerde rol model olarak çıkartılan sözde sanatçıların uyuşturucu
madde kullanımı ile gündem olması; bazılarının, konserlerinde aleni ya da üstü
kapalı bir biçimde gençleri uyuşturucu kullanımına teşvik etmesi gençliğin
geleceği ve yarınlarımız açısından büyük bir tehdittir.
TCK’nin 190/2. maddesine göre: “Uyuşturucu veya uyarıcı madde
kullanılmasını alenen özendiren veya bu nitelikte yayın yapan kişi, beş yıldan
on yıla kadar hapis ve bin günden on bin güne kadar adlî para cezası ile
cezalandırılır.” Yüzlerce, binlerce gencin karşısına uyuşturucu kullanan
sözde sanatçıların çıkartılması da onları uyuşturucuya özendirmek ve teşvik etmektir.
Üstelik konserlerde gençlere ‘sahneye sağlam kafayla çıkılmaz’ gibi korkunç bir
mesaj veren; uyuşturucuyu eğlence ve sanatla özdeş bir şekilde gençliğe sunan sözde
sanatçılara seyirci kalmak bir akıl tutulmasıdır.
Geleceğimizi çalmak isteyen
karanlık odaklar, finanse ettikleri şahıslarla gençliğimizi uyuşmuş, gelecek
gayesi olmayan, sadece hazları için yaşayan bireyler haline getirmek
istemektedir. Bu ifsad projesine karşı önlem almak, devletin gençliğine karşı
temel görevidir.
Adı uyuşturucu ile anılan,
konserlerde uyuşturucu ve alkole dair dolaylı ya da dolaysız teşvikler yapan
sözde sanatçılara konser yasağı getirilmeli; TV Programlarına çıkmaları engellenmelidir.
Sosyal medya hesapları askıya alınmalıdır. Bunu yapan basın-yayın kuruluşları,
organizatörler, konserler ile etkinliklerde sahne alanlar hakkında, TCK’nin 190/2. maddesinde çerçevesi çizilen “Uyuşturucu veya uyarıcı madde
kullanılmasını kolaylaştırma” suçu kapsamında yargılama yapılması
sağlanmalıdır.
LÜBNAN
VE İRAN’A SALDIRI TEHDİTLERİ
Siyonist terör rejiminin Lübnan’a
yönelik açık saldırı tehditleri, ABD’nin bu saldırılara verdiği fiilî onay ve
eş zamanlı olarak İran’a karşı sürdürülen askerî tehdit dili, küresel ölçekte
bir zorbalık rejiminin inşa edilmeye çalışıldığını göstermektedir. Washington
ve Tel Aviv, yalnızca dış müdahalelerle yetinmemekte; bölge ülkelerinin iç
dengelerine müdahale etmekte, toplumsal fay hatlarını kışkırtmakta ve krizleri
bilinçli biçimde derinleştirmektedir.
Dünya ve bölge ülkeleri şunu
açıkça görmelidir: ABD’ye ve siyonist rejime karşı sessiz kalmak, hiçbir ülkeyi
hedef olmaktan kurtarmayacaktır. Geçmişte Afganistan ve Irak’ta yaşananlar
ortadadır: İşgal, yıkım, iç savaş ve kaynakların gaspı… Bugün aynı senaryolar,
farklı ülkeler için yeniden sahneye konulmaktadır. Amaç; direnen tüm halkları
teker teker yalnızlaştırmak, ardından askerî ve ekonomik zorbalıkla teslim
almaktır.
Gazze direnişi ise tüm imkânsızlıklara,
soykırıma ve dünyanın en ağır silahlarına rağmen bu zorbalığın yenilmez
olmadığını göstermiştir. Gazze’de elde edilen sonuç, bu mücadelenin ancak
birlik, ortak savunma hattı ve kararlı duruş ile kazanılabileceğini ortaya
koymuştur.
Bölge ülkeleri, tek tek hedef
olmayı beklemek yerine derhâl ortak bir savunma ve dayanışma hattı
oluşturmalıdır. Aksi halde bu haydutluk düzeni, her ülkeyi sırayla hedef almaya
devam edecektir.
SURİYE
YENİ
BİR KAOSU KALDIRAMAZ
Suriye’de son dönemde yaşanan
çatışmalar, uzun yıllar süren iç savaşın ardından yorgun düşen ve toparlanmaya
çalışan Suriye halkı için ciddi bir endişe kaynağıdır. Halkın en temel
beklentisi; yeni bir kaos döngüsüne sürüklenmeden, güvenlik, istikrar ve normalleşmenin
sağlanmasıdır. Suriye’yi yeniden istikrarsızlığa sürükleyecek her gelişme, en
başta sivillerin hayatını ve geleceğini tehdit etmektedir.
Suriye’yi kaostan kurtaracak yegâne
yol; etnik ve mezhepsel farklar üzerinden yeni ayrışmalar üretmek değil, tüm
toplumsal kesimleri kapsayan, eşit haklara dayalı ve halkın ortak menfaatini
önceleyen bir yönetimin inşa edilmesidir. Bu doğrultuda, sahadaki tüm
tarafların sorumluluk alması, çatışma dili yerine diyalog kültürünü
güçlendirmesi ve sorunları müzakere yoluyla çözme iradesi ortaya koyması
gerekmektedir.
Öte
yandan, Suriye’de kalıcı çözümün ABD arabuluculuğu ya da desteğiyle
sağlanamayacağı artık açıkça görülmektedir. ABD’nin, siyonist rejimin güvenliği
ve çıkarları doğrultusunda Suriye yönetimini yaptırımlarla tehdit ederek
belirli anlaşmalara zorlaması, çözüm üretmekten ziyade yeni kırılganlıklar
oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, Suriye halkının iradesini ve ülkenin egemenliğini
hiçe sayan bir baskı politikasıdır.
Bu noktada bölge ülkelerine
önemli sorumluluklar düşmektedir. Bölge ülkeleri, toparlanma sürecindeki
Suriye’ye siyasi, ekonomik ve insani destek sunmalı; istikrarı güçlendirecek
yapıcı bir rol üstlenmelidir. Suriye’nin geleceği, dış baskılarla değil, halkın
iradesi ve bölgesel dayanışma ile şekillenmelidir.
