GIDA ENFLASYONU
TÜİK’in
2026 yılı ağustos verileri, vatandaşın mutfağındaki sorunun boyutunu açıkça
ortaya koyuyor. Yıllık enflasyon yüzde 31,51 olurken gıda enflasyonu yüzde
33,79 seviyesine ulaştı.
Bu
tablo, özellikle asgari ücretli için her ay daha ağır bir geçim mücadelesi
anlamına geliyor.
Nitekim
mevcut verilere göre asgari ücretli, yalnızca ağustos ayında enflasyon
karşısında alım gücünde yaklaşık 6 bin 196 lira kaybetti. 28 bin liralık asgari
ücretin satın alma gücü, sürekli artan fiyatlar nedeniyle her gün biraz daha
eriyor.
Daha
çarpıcı olan ise düşük gelirli hanelerin gıdadan kısmaya başlamasıdır. En düşük
gelirli yüzde 20’lik kesimin gıda harcamalarının bütçedeki payı iki yılda yüzde
36’dan yüzde 29,2’ye geriledi. Bu gerileme, dar gelirlilerin gıdaya daha az
ihtiyaç duymasından değil, kira ve temel giderlerin bütçeyi sıkıştırmasından
kaynaklanıyor.
Gıda
fiyatlarındaki kronik tırmanışın arkasındaki en temel etkenlerden biri ise
üreticinin yalnız bırakılmasıdır. 2006 yılında yürürlüğe giren Tarım Kanunu’nun
21. Maddesi, tarımsal destekler için bütçeden ayrılacak kaynağın Gayri Safi
Yurt İçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 1’inden az olamayacağını hükme bağlamıştır.
Ancak Strateji ve Bütçe Başkanlığı raporlarına göre, bu oran kanunun yürürlüğe
girdiği günden bu yana bu hedefe hiçbir zaman ulaşılamamış ve ayrılan pay
sürekli olarak %1’in altında kalmıştır.
2025
yılı Gayrisafi Yurt İçi Hasılası (GSYH) cari fiyatlarla 63 trilyon 20 milyar
906 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2025 yılı bütçesinde ilk etapta 135
milyar TL olarak belirlenen tarımsal destekleme ödenekleri, yıl içindeki ek
bütçeler ve zirai don yardımlarıyla birlikte 158 milyar 548 milyon TL
seviyesine ulaşarak harcanmıştır.
Çözüm
için tarımsal üretim alanları genişletilmeli, atıl araziler üretime kazandırılmalı,
yasal zorunluluk olan %1'lik destek bütçesi eksiksiz uygulanarak çiftçinin
girdi maliyetleri düşürülmeli ve tarımsal destekler artırılmalıdır. Gıda
üretimini artırmadan gıda enflasyonunu kalıcı biçimde düşürmek mümkün değildir.
ADİL VE EŞİTLİKÇİ İNFAZ
DÜZENLEMESİ DAHA FAZLA GECİKTİRİLMEMELİDİR
Türkiye’de
infaz hukuku, yıllar içerisinde yapılan parçalı ve dönemsel düzenlemeler
nedeniyle karmaşık, öngörülebilirliği zayıf ve benzer durumdaki hükümlüler
arasında farklı sonuçlar doğuran bir yapıya dönüşmüştür.
Suç
ve ceza aynı olduğu hâlde suç tarihi, geçici düzenlemeler veya farklı infaz
rejimleri nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlikler, adalet duygusunu zedelemekte ve
ciddi mağduriyetlere yol açmaktadır.
İnfaz
hukukunda artık geçici, istisnai ve belirli kesimlere özgü düzenlemeler yerine
kapsamlı bir reforma ihtiyaç vardır. Adli, siyasi veya başka kategoriler
üzerinden ayrım yapılmaksızın; objektif ve genel kriterlerin uygulandığı,
eşitlik ve hukuk güvenliğini esas alan tek ve bütüncül bir infaz sistemi
oluşturulmalıdır.
İnfazın
amacı yalnızca hükümlünün cezaevinde geçireceği süreyi belirlemek de değildir.
Eğitim, meslek edinme, psikososyal destek ve topluma yeniden uyum mekanizmaları
güçlendirilerek infazın ıslah ve rehabilitasyon yönü etkin hâle getirilmelidir.
Uzun
süredir gündemde olmasına rağmen sürekli ertelenen kapsamlı infaz reformu daha
fazla geciktirilmemelidir.
Bu
bağlamda infazda ayrımcılığa ve parçalı düzenlemelere son verilmeli; adalet,
eşitlik, öngörülebilirlik ve rehabilitasyon esaslarına dayanan tek, adil ve
bütüncül bir infaz sistemi bir an önce hayata geçirilmelidir.
KURUMLARDA “UYUŞTURUCU TESTİ”
CAYDIRICI BİR YÖNTEM OLABİLİR
Uyuşturucu,
bireylerin yanı sıra aileyi, gençliği, toplumsal
huzuru ve geleceğimizi tehdit eden en büyük sosyal tehlikelerden biridir. Bu
nedenle uyuşturucuyla mücadele, yalnızca güvenlik güçlerinin sorumluluğuna
bırakılmayacak kadar önemli ve çok boyutlu bir meseledir.
Ankara
Keçiören Belediyesi’nin, gönüllülük esasıyla personeline uyuşturucu taraması
yaptırması, kamu kurumlarının da bu tehdide karşı sorumluluk üstlenmesi
gerektiğini göstermesi bakımından dikkat çekici bir adımdır.
Bu
kapsamda, kamu kurumlarına personel alımında uyuşturucu testi zorunlu
olmalı, görev yapan kamu personeli de belirli aralıklarla teste tabi
tutulmalıdır. Bu uygulama, uyuşturucu kullanımının önlenmesi ve kamu
kurumlarında yaygınlaşmasının engellenmesi açısından önemli bir caydırıcı
tedbir olacaktır.
Testler bağımsız ve yetkin laboratuvarlarda yapılmalı, pozitif
sonuçlar doğrulama testleriyle kesinleştirilmeli, kişisel veriler ve temel
haklar korunmalıdır. Alınacak tedbirler hukuki güvenceler çerçevesinde
uygulanmalıdır.
Uyuşturucuyla
mücadelede en önemli iş, başta gençlerimiz olmak üzere tüm vatandaşlarımızı
uyuşturucu müptelası olmaktan korumaktır. Bütün önleyici tedbirlere rağmen
uyuşturucu bağımlısı olanlarla ilgili de
tespit, tedavi, rehabilitasyon ve yeniden topluma kazandırma süreçlerini
birlikte ele alan güçlü ve bütüncül bir mücadele hayata geçirilmelidir.
Kamu
kurumlarında görev yapanlar bu mücadelenin dışında tutulamaz. Uyuşturucu
kullandığı tespit edilenler kamu kurumlarında çalıştırılmamalı, uyuşturucu
kullanan kamu görevlileri, gerekli tedavi ve rehabilitasyon süreçlerini
tamamlamadan mevcut görevlerine devam ettirilmemelidir. Uyuşturucu ticaretine karışan
veya görev ve yetkisini kullanarak uyuşturucunun yayılmasına aracılık eden kamu
görevlileri hakkında ise daha ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.
Uyuşturucuyla mücadelede başarı
yalnızca operasyon sayısı veya ele geçirilen
uyuşturucu miktarıyla değil; uyuşturucudan korunan, tedavi edilen ve yeniden
topluma kazandırılan insanlarımızın sayısıyla ölçülmelidir.
ÖZEL HASTANE ÜCRETLERİNDE
VATANDAŞ MAĞDUR EDİLMEMELİDİR
Özel
hastaneler, kamu hastanelerindeki randevu ve yoğunluk sorunları nedeniyle
vatandaşlar tarafından tercih edilebilmektedir. Ancak sağlık hizmetine duyulan
ihtiyaç, vatandaşın yüksek ve haksız ücretlerle karşılaşmasına neden
olmamalıdır.
SUT
(Sağlık Uygulama Tebliği) kapsamında özel hastanelerde uygulanabilecek ilave
ücretlere ilişkin sınırlar belirlenmektedir. Mevzuat kapsamında ilave ücret
alınmayacak acil sağlık hizmetleri, yoğun bakım ve yenidoğana verilen sağlık
hizmetleri bulunmaktadır. Buna rağmen bazı özel hastanelerde bu kurallara
aykırı şekilde ücret talep edildiği, belirlenen sınırların üzerinde ücret
istendiği ve ihtiyaç olmadığı hâlde MR, tomografi ve çeşitli tahlillerin
yapıldığı yönünde vatandaştan ciddi şikâyetler gelmektedir.
Bu
nedenle özel hastane tedavi ücretleri güncel ekonomik koşullara göre düzenli
olarak güncellenmeli ve özel hastanelerin ücretlendirme uygulamaları daha etkin
denetlenmelidir. Mevzuata aykırı şekilde alınan fazla ücretlerin vatandaşa iade
edilmesi sağlanmalıdır.
Ayrıca
yapılan işlemler ve vatandaşın ödeyeceği ücretler e-Nabız üzerinden açıkça
görülebilir hâle getirilmeli, bilgi eksikliğinden kaynaklanan mağduriyetlerin
önüne geçilmelidir. En önemlisi ise vatandaşları özel hastanelere mecbur
bırakmamak için devlet hastanelerinin altyapı ve hizmet kapasitesi
güçlendirilmelidir.
DOĞUMLAR CERRAHİYE MAHKÛM
EDİLMEMELİDİR
Türkiye’de
sezaryen oranlarının dünya ve OECD ortalamalarının çok üzerinde olması, artık
sıradan bir sağlık istatistiği olarak görülemez. Bu tablo, kadın sağlığını,
aile yapısını ve ülkemizin nüfus yapısını ve dolayısıyla geleceğini doğrudan
ilgilendiren ciddi bir meseledir.
Sezaryen,
tıbbi zorunluluk halinde hayat kurtaran bir cerrahi müdahaledir. Ancak gerekli
olmadığı halde doğumun rutin bir uygulaması haline getirilmemelidir. Cerrahi
müdahalenin beraberinde getirdiği riskler ve sonraki gebeliklerde ortaya
çıkabilecek komplikasyonlar, bu meselenin ciddiyetle ele alınmasını zorunlu
kılmaktadır.
Ailelerin
daha fazla çocuk sahibi olmasını destekleyenler, kadınların doğum sürecini
zorlaştıran sorunları da görmezden gelemezler.
Hamile
kadınlarda ortaya çıkan doğum korkusu; ameliyatla değil, bilgi ve destekle
giderilmeye çalışılmalı, doğumhaneler gebe kadınların kâbusu haline gelmekten
çıkmalı, mahremiyetin korunabildiği, güvenle doğum yapılabilecek bir ortam
oluşturulmalıdır.
Kamu
ve özel hastanelerde sezaryen uygulamaları tıbbi gereklilik açısından etkin
biçimde denetlenmeli, sezaryene gereksiz
yönlendirmelerin önüne geçilmelidir.
FİLİSTİN’E AİT İZLER SİLİNMEK
İSTENMEKTEDİR
Siyonist
terör rejimi, Gazze’de soykırım suçu işlemeye devam etmekte ve Filistin halkını
topraklarından sürme planını en acımasız biçimde sürdürmektedir. İşgal rejimi,
10 Ekim 2025’ten bu yana ilan edilen sözde ateşkese hiçbir şekilde uymadığı
gibi, şimdi de bölgeye sözde özel birlikler sevk ederek alçakça insan
kaçırma haydutluğuna başlamıştır.
İşgal
altındaki Batı Şeria’da ise Filistinlilere ait artık neredeyse tüm yerleşim
yerlerinin gasp edilerek yıkıma mahkûm edilmesi, coğrafyadan Filistin’e ait tüm
izleri silmeyi hedefleyen sistematik işgal stratejisini gözler önüne
sermektedir.
Bu
kirli planın diplomatik ayağı sözde "Barış Kurulu" adına
görevlendirilen Tony Blair’in skandal talebiyle ifşa olmuştur. Blair’in,
Filistin Yönetimi’nden ders kitaplarındaki “Filistin” ifadesini silerek yerine
“Samiriye” yazılmasını istemesi, Filistin’i masada ve zihinlerde yok etme
girişiminin belgesidir. Sözde barış için kurulan bu yapı, siyonist terör
rejiminin mülksüzleştirme ajandasına resmen hizmet etmektedir.
Bu
gerçek karşısında net ve mutlak bir İsrail karşıtı tavır almak yerine, “iki
devletli çözüm” söylemleriyle kendilerini avutan bölge ülkeleri artık bu derin
gafletten uyanmalı, bu içi boş vaatlerin siyonist rejime tüm Filistin
topraklarını yutması için zaman kazandıran bir tuzak olduğunu görmelidir.
Bu
bağlamda masada barış makyajı yapıp sahada soykırımı derinleştirenlerin
yalanlarına asla teslim olunmamalıdır. Ne ilhak dayatmalarına ne de coğrafi
simge oyunlarına geçit verilmelidir. Bilinmelidir ki hiçbir plan Filistin’in
tarihî ve hukuki hakikatini ortadan kaldırmaya yetmeyecektir.
ABD BAŞKAN YARDIMCISI JD VANCE’İN
BÖLGE ÜLKELERİNE YÖNELİK AÇIKLAMALARI
ABD
Başkan Yardımcısı JD Vance’in Türkiye, Azerbaycan, Katar ve Suudi Arabistan’a
ilişkin yaptığı "Kamuoyu önünde açıklamak istemeseler de İran’a bedel
ödetmede bize yardımcı oluyorlar" şeklindeki açıklamaları son derece
manidardır. Bu söylemlerin, ABD’nin kendi haydutluğuna ve bölgeyi ateşe atan
politikalarına, bölge ülkelerini de dâhil etme ve yeni kirli planlarına zemin
hazırlama yönündeki beyhude çabasından ibaret olduğunu ümit ediyoruz.
Bölge
devletleri unutmamalıdır ki, ABD yarın bu coğrafyadan çekilip gidecek, ancak bu
ülkeler komşu olarak kalmaya devam edecektir. Geleceğini Washington’ın
ipoteğine veren politikalar yerine, uzun vadeli bölgesel huzur ve istikrar esas
alınmalıdır.
Bu
noktada Mekke İttifakı ve bölgesel işbirliği mekanizmaları, ABD’nin emperyalist
politikalarına ve siyonist rejimin yayılmacı projelerine karşı bölge ülkeleri
ile işbirliğini esas almalıdır.
Söz
konusu açıklamalarda adı geçen tüm ülkeler tarafından iddialara açıklık
getirilmelidir. Hiç kimsenin bölge ülkelerini kendi kirli senaryolarına figüran
yapamayacağı ilan edilmelidir.
