RAKAMLAR DEĞİL, İNSAN KAZANSIN;
MİLLET SEFALETE MAHKÛM EDİLMESİN
Bugün ekonomide bazı göstergeler düzelmiş görünüyor.
Ülkenin rezervleri artıyor, kur sakin, kredi notu yükseliyor, cari açık
yönetilebilir seviyede. Yabancı yatırımcı yeniden gelmeye başlamış; devlet,
borcunu daha ucuza çeviriyor. Kısacası devletin ekonomisi nefes alıyor.
Devletin ekonomisi düzelirken milletimizin ekonomisini
de düzeltme zamanı gelmedi mi? Emekli ay sonunu getiremiyor, asgari ücretli
pazardan yarım poşetle dönüyor, kiralar maaşları ezip geçiyor. Enflasyon
düşüyor deniyor ama mutfaktaki yangın hâlâ sönmüş değil. Bu milletin, sefalet
şartlarına daha ne kadar tahammül etmesi bekleniyor?
Bizim iktisat anlayışımız, rakamlardan önce insanı
merkeze alır. Ekonomi, birkaç gösterge düzeldi diye başarılı sayılmaz; insan
onuruna yakışır bir hayat gittikçe zorlaşıyorsa sorun devam ediyor, ölçülerle
ilgili sıkıntı var demektir. Devletin ekonomik dengeleri düzelirken milletin
sofrası küçülüyorsa bu kader değildir. Refahı bankalara, fonlara, büyük
sermayeye değil; emekliye, işçiye, esnafa, çiftçiye ulaştırmak zorundayız.
Artık bekleme değil, milletin ekonomisini sefaletten
ayağa kaldırma zamanıdır. Asgari ücret ve emekli maaşları temel ihtiyaçları
karşılayacak seviyeye çıkarılmalı, sosyal destekler güçlendirilmelidir.
Üretimi, emeği ve adil paylaşımı esas alan bir anlayış hâkim kılınmalıdır.
Çünkü bize göre gerçek başarı; rakamların değil, insanın kazandığı bir
düzendir. İyi bilinmelidir ki milleti sefaletten kurtarmaya yaramayan hiçbir
ekonomik program başarıya ulaşmış sayılmaz.
ÇOCUK ESİRGEME YURTLARINDA DENETİMLER
DAHA ETKİN VE ŞEFFAF OLMALI
Çocuk esirgeme yurtları, devletin sorumluluğunda olan
en hassas kurumlardır. Bu yurtlar çocuklar için koruma, şefkat ve topluma
kazandırma mekânları olmalıdır.
Yurtlarda kalan çocuklar, fiziksel olduğu kadar
manevi, ahlaki ve psikolojik açıdan da devletin tam koruması altında
olmalıdır. Sevgi görmeyen, değerli
olduğunu hissetmeyen çocuğun hayata güvenle tutunması mümkün değildir. Bu
kurumlarda istihdam edilen personel, topluma sağlam karakterli bir nesil
yetiştirme hedefini gerçekleştirmek üzere eğitilmelidirler.
Medyaya zaman zaman yansıyan olumsuz hadiseler, çocuk
esirgeme yurtlarındaki denetim ve
şikâyet mekanizmalarının işlevsizliğini gün yüzüne çıkartmaktadır.
Çocukların şikâyetlerini iletebildikleri kanallar yine aynı kurumun ve
hiyerarşinin içinde olduğundan, çocuklar cezalandırılma korkusu ile kurumla
alakalı yaşadıkları sorunlar karşısında sessiz kalmayı tercih etmektedirler. Bu
sessizlik zamanla kurumsal bir kültüre dönüşmekte, sorunlu personelin açığa
çıkması tesadüflere kalmakta ve sorunlu işleyişin devamına yol açmaktadır.
Çocuk esirgeme yurtlarında görev yapacak personel,
sıradan kamu görevlisi gibi değerlendirilmemelidir. Bu görev; yüksek ahlak,
güçlü vicdan, sabır ve emanet bilinci gerektirmektedir. Çocuklarla doğrudan
çalışan her personel düzenli olarak denetlenmeli, psikolojik yeterliliği
kontrol edilmelidir. En küçük ihmal dahi ağır yaptırımlarla karşılık
bulmalıdır.
Bağımsız denetim kurullarının oluşturulması,
personelin düzenli psikolojik değerlendirmeden geçirilmesi, çocuklar için kurum
dışı farklı şikâyet mekanizmalarının oluşturulması ve denetim sonuçlarının
şeffaf biçimde raporlanması bir tercih değil, zorunluluktur.
PROJE MÜELLİFİ MİMAR VE MÜHENDİSLERİN
YÖNETMELİKLERİN ANİ DEĞİŞMESİNDEN KAYNAKLI ŞİKÂYETLERİ
Yapı sektörünün önemli bir ayağı olan proje hazırlama
ve onay süreci, hem yapı müteahhitleri hem de proje müellifi mimar ve
mühendisler için çok ciddi bir emek isteyen uzun ve meşakkatli bir süreçtir.
Ancak son dönemde gerek Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın
gerekse ilgili belediyelerin uygulamaları, bu sürecin taşıdığı emek ve zaman
yükünü göz ardı eden bir anlayışı yansıtmaktadır.
İlgili kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan ani
yönetmelik ve karar değişiklikleri,
proje müellifi mimar ve mühendislerin aylarca büyük bir özenle
hazırladığı çalışmaları geçersiz hale getirmekte; projelerin uygulamaya
geçmesini bekleyen müteahhitlerin işlerini de ciddi şekilde aksatmaktadır. Bu
durum aynı zamanda, ortaya çıkan öngörülemeyen ek maliyetlerin kim tarafından
karşılanacağı konusunda proje müellifleri ile müteahhitler arasında belirsizlik
ve anlaşmazlıklara yol açmaktadır.
Yapı sektöründe, özellikle imarlı alanlarda
gerçekleştirilen konut ve ticari projelerde; mimari, statik, elektrik, mekanik,
jeolojik gibi farklı teknik uzmanlık isteyen ve birbirinin devamı olan
çalışmalar gerekmektedir. Yönetmelik değişikliği veya meclis kararları alınarak
mimari projede yapılan değişiklikler sadece mimari projenin değişikliği ile
sınırlı kalmamakta; diğer tüm teknik projelerin de yeniden düzenlenmesini
zorunlu kılmaktadır. Bu sebeple ilgili kurumlar tarafından yönetmelik
değişikliği veya meclis kararı alınması halinde, bu değişikliklerin yürürlüğe
girmesi için makul bir geçiş süresi tanınmalıdır. Bu süre, yönetmelik
değişikliklerinin ve belediyelerin meclis kararlarının resmî olarak ilan
edilmesinden itibaren en az ay olmalıdır.
EMEKLİ VETERİNER HEKİMLERE
STATÜLERİNE UYGUN MAAŞ VERİLMELİDİR
Son yıllarda yüksek enflasyon ortamından kaynaklı
olarak emeklilerimiz geçinemeyecek duruma gelmiştir. Bu durumdan en fazla
etkilenen gruplardan biri de emekli veteriner hekimlerdir.
Çalışma hayatında sağlık çalışanı statüsünde görev
yapan veteriner hekimler, emeklilik aşamasında bu statünün karşılığı olan özlük
ve mali haklardan yararlanamamaktadır. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa
göre veteriner hekimler de tabipler, diş hekimleri ve eczacılar gibi sağlık
hizmetleri sınıfına dâhildir. Ancak 2018 yılında Emekli Sandığı Kanunu’nda
yapılan bir değişiklik ile sağlık grubunda ayrıştırmaya gidilmiş ve bu durum
veteriner hekimler açısından ciddi mağduriyetlere yol açmıştır.
Daha sonra yapılan bir düzenleme ile tabip ve diş
hekimlerinin emekli maaşları iyileştirilmiş, ancak sağlık hizmetleri sınıfında
yer alan veteriner hekimler bu düzenlemenin dışında bırakılmıştır. Bu durum
haksızlığa ve maddi kayıptan dolayı mağduriyetlere neden olmuştur. Aralık 2025
itibarıyla emekli bir hekim ile emekli bir veteriner hekim arasındaki maaş
farkı 25 bin lirayı aşmıştır. Hatta emekli bir veteriner hekim maaşı, emekli
sağlık teknikeri maaşının bile altında kalmıştır. Bu durum, sistemdeki dengesizliği
ve adaletsizliği açıkça ortaya koymaktadır. Bu haksızlığın giderilmesi için
yasal bir düzenleme yapılması zorunludur.
Veteriner hekimler, sağlık çalışanı statüsünde emekli
edilip statülerine uygun bir maaş verilmelidir.
GAZZE BARIŞ KONSEYİ
ABD Başkanı Donald Trump tarafından “Gazze’de barış”
iddiasıyla kurulan sözde Gazze Barış Konseyi, ilk toplantısında gerçek amacını
açıkça ortaya koymuştur. Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana
1.300’den fazla ihlal gerçekleştiren siyonist terör rejimi görmezden gelinirken
direnişin asli unsuru olan Hamas’ın hedef alınması, bu yapının barış girişimi
değil, tasfiye ve yağma projesi olduğunu göstermiştir.
Ateşkesi sistematik biçimde ihlal eden, yüzlerce
sivili katleden, insani yardımları engelleyen ve Gazze’yi yaşanmaz hale getiren
işgalci rejime tek bir uyarı yöneltilmemektedir. Buna karşın direnişi tehdit
eden bir dil tercih edilmektedir. Bu yaklaşımın amacı, işgale karşı direnişi
bitirmek ve Gazze’nin kaynaklarına çökme girişiminin önündeki engelleri ortadan
kaldırmaktır. Esasında Hamas’ın
tasfiyesi, Trump tarafından açıkça itiraf edilmiş bir siyasi hedeftir.
Trump’ın tek yetkili olduğu, üyeliklerin 1 milyar
dolarlık mali katkılarla fiilen satın alındığı, koltukların parayla dağıtıldığı
bu yapı; ABD’nin küresel haydutluk stratejisinin ve “Sömürge Valisi” atama
uygulamasının yeni bir versiyonudur. Bu projenin ilk icraat alanı olarak
Gazze’nin seçilmesi ise tesadüf değil, soykırım süreciyle askerî olarak yıkıma
uğratılamayan direnişin bu kez masa başında tasfiye edilmek istenmesidir.
Bu noktada Malezya’nın, “israil saldırılarını devam
ettirirken ne barışı?” itirazı ile İspanya’nın, “Gazze'nin geleceğine
Filistinliler karar vermelidir.” yönündeki şerhi son derece önemlidir. Malezya
ve İspanya’nın tutumu, gerçek barışın ancak işgalin durdurulması, hesap
verilmesi ve adaletin tesisiyle mümkün olacağını bir kez daha hatırlatmaktadır.
Bu nedenle siyonistlerin sahada, ABD’nin ise masada
tasfiye etmeye çalıştığı Filistin davası, asla gündemden düşürülmemelidir.
Bugün, en az soykırım sürecinde olduğu kadar güçlü bir kamuoyuna ve örgütlü bir
itiraza ihtiyaç vardır.
ABD ve siyonist rejimin bu kirli projesinin karşısında
Müslüman kamuoyunun, özgür halkların ve vicdan sahibi tüm kesimlerin güçlü bir
duruş sergilemesi tarihî bir sorumluluktur. Gazze’nin kaderi, Gazze halkı ve
direnişinin iradesiyle belirlenmelidir.
DAVOS 2026 ZİRVESİ
Davos 2026 zirvesi, eşitsizlik ve gerilim üretmek
üzerine kurulu uluslararası politik ve ekonomik düzenin, bizatihi onu kuran ve
yöneten aktörler tarafından sorgulandığını göstermesi açısından oldukça önemli
konuşmalara ve itiraflara sahne oldu. Bugüne kadar bu sistemden faydalanarak
diplomasiyi ve uluslararası hukuku işlevsiz hale getiren, görece zayıf
devletlere şiddet ve istikrarsızlık taşıyan, tarihin en büyük servetini
biriktirip dünyanın neredeyse tamamını yokluğa, yoksulluğa mahkûm eden bu
yağmacı azınlık; yaklaşmakta olan küresel krizin farkında olarak ilk kez öz
eleştiriye sığındı. Mevcut hukuki ve ekonomik yapının eşitsizlik ürettiği,
toplumsal rızayı zayıflattığı ve siyaseti sürekli kriz yönetimine mahkûm ettiği
açıkça kabul edildi.
Serbest piyasa ve küreselleşme masalının adalet ve
refah üretme vaadini yerine getiremediği; itiraf edildi. Özellikle Grönland
talebi üzerinden Amerikan hegemonyasının Avrupa açısından bir güvence olmaktan
çıkıp ekonomik ve stratejik bir baskı aracına dönüştüğü de anlaşıldı, bu da
Avrupa’yı yeni bir yön arayışına zorlamaktadır.
Davos’taki tartışmalar, mevcut düzenin artık
sürdürülebilir olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Daha da önemlisi, bu
gerçeğin sistemi ayakta tutan aktörler tarafından da fark edilmiş olmasıdır.
Ancak dile getirilen yeni sistem arayışları, büyük bir gelecek vizyonu
taşımaktan çok, çözülmekte olan bir düzeni geçici olarak ayakta tutma çabasını
yansıtmaktadır. Önümüzdeki dönemde hukuk, ekonomi ve siyaset daha fazla
korumacılık, içe kapanma, daha fazla egemenlik vurgusu ve daha sert toplumsal
gerilimler etrafında yeniden şekillenecek gibi görünmektedir. Dolayısıyla
dünyamız, küresel ölçekte daha önce “olmaz” denilen yeni ittifaklara da
gebedir.
RAŞİD GANNUŞİ SERBEST
BIRAKILMALI
Nahda Hareketi’nin
tutukluluğu bin günü aşan lideri Raşid Gannuşi, Tunus’ta muhalefetin sistematik
biçimde bastırıldığı, devrim sonrası elde edilen siyasi kazanımların adım adım
ortadan kaldırıldığı sürecin sembolü haline gelmiştir.
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in 25 Temmuz 2021’de
ilan ettiği istisnai tedbirlerin ardından başlayan ve siyasetçileri,
gazetecileri ve muhalif isimleri hedef alan tutuklama dalgası halen devam
etmektedir. Yargının siyasallaştırıldığı, temel hak ve özgürlüklerin askıya
alındığı bu süreç, Tunus’ta devrimle kurulan düzenin fiilen tasfiye edilmesi
anlamına gelmektedir.
Oysa Tunus halkı, 2011 Yasemin Devrimi ile 23 yıl
boyunca ülkeyi demir yumrukla yöneten bir diktatörü devirerek yalnızca kendi
geleceğine değil, tüm bölge halklarına umut olmuştur. Bugün gelinen noktada, bu
tarihî zaferin boşa çıkarılmak istendiği, ülkenin farklı bir otoriterliğe ve
yeni bir karanlığa sürüklendiği görülmektedir.
Ülkedeki bu gidişata karşı durabilecek tek meşru irade
Tunus halkının iradesidir. Bir diktatörün yerini başka bir diktatörün almasına
izin verilmemelidir. Halkın sandıkta ve meydanlarda ortaya koyduğu irade,
hiçbir istisnai karar, hiçbir siyasi tasfiye ve baskı rejimiyle gasp edilemez.
Bu vesileyle Kays Said yönetiminin ülkede başlattığı
siyasi tasfiye sürecini şiddetle kınıyoruz. Başta Raşid Gannuşi olmak üzere,
siyasi gerekçelerle tutuklanan tüm siyasi mahkûmların derhal ve şartsız serbest
bırakılmasını talep ediyoruz.
Tunus halkını, 2011’de gösterdiği cesaret ve
kararlılığı yeniden hatırlamaya; iradesine sahip çıkmaya, özgürlüklerini ve
devrimle kazanılmış haklarını savunmaya çağırıyoruz.
