Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 27 Kasım 2025

BİNLERCE MAHKÛM VE MAHKÛM AİLELERİ ADALET BEKLİYOR!

COVID-19 sürecinde çıkarılan geçici infaz düzenlemeleri, yalnızca 31.07.2023 tarihi itibarıyla haklarında verilmiş hükümleri kesinleşmiş kişiler için uygulanmış; aynı suçu işlediği iddiasıyla yargılama süreci devam eden binlerce kişi kapsam dışında bırakılarak açık bir eşitsizlik oluşturulmuştur. HÜDA PAR olarak bu haksızlığı daha önce defalarca dile getirdik. Hükümet yetkilileri de zaman zaman bir eşitsizlik olduğunu kabul ederek bunu düzeltecek bir düzenleme yapılacağı yönünde açıklamalarda bulunmuştur. Ancak bugüne kadar herhangi bir düzenleme yapılmamış, verilen sözler karşılıksız kalmıştır.

Oysa Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesi, aynı suçu işleyen ve aynı cezayı alan kişiler arasında dosyanın kesinleşme tarihine göre ayrım yapılmasını kabul etmez. Bu doğrultuda, 06.02.2025 tarihinde 5275 sayılı Kanun’un geçici 10. maddesinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifimizi TBMM’ye sunmuştuk; teklifimiz hâlâ görüşülmeyi beklemektedir. 11. Yargı Paketi’nin Meclis’e sunulmak üzere olduğu bu süreç, infaz adaletinin sağlanması açısından önemli bir fırsattır.

Bu haksızlığın giderilmesi için 31.07.2023 tarihinden önce suç işlemiş tüm kişiler, verilen cezanın kesinleşme tarihine bakılmaksızın infaz kolaylıklarından eşit şekilde yararlanmalıdır. Ayrıca infaz rejimindeki 1/2, 2/3, 3/4 gibi oranlarla oluşan parçalı yapı yerine tüm suçlar için tek ve eşitlikçi bir infaz sistemi oluşturulmalıdır.

COVID Yasası’nın oluşturduğu bu açık haksızlık derhal giderilmeli, tüm vatandaşlarımız infaz düzenlemelerinden eşit biçimde yararlanmalıdır.

 

ÇETE ŞİDDETİ YÜKSELİYOR; TOPLUMSAL GÜVENLİK RİSK ALTINDA

Ülkemizde iç tehditler kaygı verici bir şekilde artış göstermektedir.  Yeni nesil çeteler yaygınlaşmış; bazı bölgelerde haraç toplama ve silahlı saldırılar neredeyse sıradan bir rutin hâline gelmiştir.

Özellikle yoksul semtlerdeki gençler kolay hedef hâline gelmekte, kırılganlıkları nedeniyle suç örgütlerinin karanlık faaliyetlerine sürüklenmektedir. Ortaya çıkan bu tablo, yakın dönemin en kritik güvenlik sorunlarından biri olmaya adaydır.

Çeteler aracılığıyla her türlü kirli faaliyet yürütülmekte veya organize edilmektedir. İnsanlarımızın can, mal ve nesil emniyeti ağır tehdit altındadır. Uyuşturucu, fuhuş, kumar ve benzeri zararlı faaliyetler hızla artmaktadır.

Mevcut hukuki yaptırımlar yetersizdir ve caydırıcı etkisi bulunmamaktadır. Sorunun kökten çözülmesi için kapsamlı bir yaklaşım gerekmektedir. Bugünden harekete geçilmezse yarın insanlar güven içinde sokağa çıkamayacak, iş yerlerini koruyamayacak ve toplumsal hayat ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kalacaktır. Bu tablo, sosyal ve ekonomik politikaların gençleri korumakta başarısız olduğunu da ortaya koymaktadır. Yeni bir politika çerçevesine, etkili sosyal destek mekanizmalarına ve güçlü bir toplumsal önleme stratejisine ihtiyaç vardır. Sorun acildir ve çözüm ertelenemez.

 

GIDA GÜVENLİĞİ KRİZİ DERİNLEŞİYOR

Son dönemde artan maliyetler, plansız tarım politikaları ve yetersiz denetim, Türkiye’de gıda sektöründe ciddi güvensizliğe yol açmıştır. Gıda zehirlenmeleri ve temel gıda maddelerindeki kalite sorunları, halk sağlığını ve hayat güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir.

Ekonomik kriz ve yüksek girdi maliyetleri, üreticiyi üretimden uzaklaştırmakta; enerji, işçilik ve destek yetersizlikleri tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini tehlikeye sokmaktadır. Tarladaki belirsizlik doğrudan raflara yansımakta, ürün kalitesi düşmekte ve sofralara güvensiz gıdalar ulaşmaktadır. Denetim mekanizmalarının etkin çalışmaması, kayıt dışılığın artması ve risk bazlı kontrol eksikliği ise sektördeki çürümenin boyutlarını büyütmektedir.

Tedbirler ancak olaylardan sonra gündeme gelmektedir. Ölümler yaşandıktan sonra çözüm aramak bir alışkanlık hâline gelmemelidir.

Temel gıdalara erişim giderek güçleşmekte; çocuklar yetersiz beslenmekte ve milyonlarca aile besin değeri düşük ürünleri tüketmeye mahkûm edilmektedir.

Gıda güvenliği ulusal güvenlik meselesidir. Bu nedenle yerli üretimi güçlendiren, denetimi etkinleştiren, soğuk zinciri koruyan ve halkın sofrasını güvence altına alan adil bir ekonomik düzen kurulmalıdır.

 

ASGARİ ÜCRET HAYAT ŞARTLARINA GÖRE DÜZENLENMELİDİR

Türkiye’de çalışan işçilerin yarısına yakını asgari ücretlidir. Gelişmiş ülkelerde bu oran %2 ile %10 arasında değişirken Türkiye’deki bu yüksek oran, asgari ücreti fiilen “ortalama ücret” haline getirmiştir.

Yüksek asgari ücretli oranı ve çoğu zaman açlık sınırının altına sarkan asgari ücret miktarı, kronikleşmiş bir tartışma konusu olarak “Tespit Komisyonunun” toplanacağı her yılın son ayında ana gündem konusu oluyor.

Asgari ücretin belirlenmesinde bir diğer tartışma konusu da gerçekleşen enflasyonun mu yoksa hedef enflasyonun mu esas alınacağıdır. Enflasyon artışlarının asgari ücret artışlarına bağlanması ve enflasyonla mücadelenin temel şartının asgari ücretlilerin boğazına yapışmaya indirgenmesi de ayrı bir garabet haline gelmiştir. Ücretleri yalnızca teknik verilere indirgemek, insanca hayatın asgari şartlarını göz ardı etmek anlamına gelir.

Her çalışan gibi asgari ücretli de neticede bir insandır. Barınacağı bir meskene ihtiyacı olduğu gibi, bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi vardır. Türkiye’de ekonomik zorlukların dayattığı zorlu şartlar, ne yazık ki mevcut asgari ücretle aile geçindirmeyi imkânsızlaştırmaktadır.

Üretimde en azami işlevi sırtlayan asgari ücretli, geçinmede asgari şartlara bile layık görülmemektedir.

Açlık sınırının 28 bin TL’yi, yoksulluk sınırının 92 bin TL’yi aştığı mevcut şartlarda asgari ücret belirlenirken tüm taraflar teknik veriler ya da enflasyonla mücadele parametrelerinden önce vicdani sorumlulukla hareket etmelidirler.

 

 

BÜTÇEDEN FAİZE AYRILAN PAY

2026 bütçesinde öngörülen faiz giderleri 2 trilyon 741 milyar 656 milyon lira olarak belirlenmiştir. Her yıl öngörülen bütçe açıklarının alınan borçlarla finanse edilmesi, yıllar içinde devasa borç sarmalı ve bu borçlara ödenen uçuk faiz miktarları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bütçede en büyük payı alan Millî Eğitim Bakanlığı’nın 1 trilyon 944 milyar liralık bütçesi ile kıyaslandığında, 3 trilyona liraya yaklaşan faiz yükünün geldiği vahim nokta daha iyi anlaşılacaktır.


Borçlar için ödenecek faiz tutarı, toplam bütçe gelirlerinin %16,91’ne, vergi gelirlerinin ise %19,89’una karşılık gelmektedir. Yani devlete ödediğimiz her kuruş verginin %20’ye yakınını borç faizi olarak maalesef tefeci kurumlara vermek durumunda kalıyoruz.

 

Emeklimizden, asgari ücretlimizden, evine doğru dürüst ekmek götüremeyen, çocuğunu istediği gibi giyindiremeyen, kirasını ödemekte bin bir zorluk çeken vatandaşımızdan esirgediğimiz miktarın çok daha fazlası ne yazık ki, modern tefeci kurumların kasalarına akmaktadır.


Oysa giderlerimizi gelirimize göre ayarlayabilseydik, israf düzeni yerine tasarruf düzenini oturtabilseydik, peşinen borçlanma demek olan bütçe açıklarını literatürümüzden dahi çıkarabilseydik, millî gelirimizle tefecileri palazlandırmak yerine emeklimize, çalışanımıza, asgari ücretlimize, fakir fukaramıza daha yaşanılabilir ekonomik imkânlar sağlamış olurduk. Faiz düzeni sömürü düzenidir, mutlaka terkedilmelidir.

 

AİLEYİ GÜÇLENDİRME

Önümüzdeki on yılın “Aile Yılı” ilan edilmesi önemli bir adım olmakla birlikte, 2025 yılı boyunca aileyi güçlendirme adına yapılan çalışmaların aile kurumunu daha fazla iyileştirmediği gerçeğinden ders çıkartılmalıdır.

Boşanma oranlarının artması, evliliğin azalması, doğurganlık hızının 1,48’e düşmesi gibi en temel sorunların altında yatan sebep; aileyi güçlendirme adına birtakım maddi destekler sağlanırken, aile kurumuna zarar veren politikaların hâlâ devam ediyor oluşudur. Öncelikle bu çelişkinin giderilmesi gerekir.

6284 sayılı kanun, süresiz nafaka uygulaması ve çocuk velayeti gibi konularda iki tarafı da mağdur etmeyecek bir düzenleme hâlen yapılamamıştır. Cinsel sapkınlığın propagandası hâlâ serbest bir şekilde yapılmakta, cinsiyet iptali ameliyatlarının giderleri SGK tarafından karşılanmaktadır.

Medyada, aile kurumunu hedef alan, gayrimeşru birliktelikleri özendiren ve mahremiyeti ayaklar altında alan, her türlü ahlaksızlığa davet eden yayınların önüne geçilmiş değildir. Gündüz kuşağı programları toplumu ekranlardan zehirlemeye devam etmektedir.  Tüm bu aileyi yıkıcı çalışmalar devrede iken aileyi güçlendirmek mümkün değildir.

Ev hanımlarını evden uzaklaştıran, çocuklarından koparan ve onları çalışmak zorunda bırakan politikalara bir son verilmelidir. Ev içi emeği yok sayan, anneliği değersizleştiren anlayışın yerini; ev hanımlarının elini ekonomik olarak güçlendiren, çocuk bakımını yeterince destekleyen politikalar almalıdır.  Ev hanımlarının çocuk sahibi olma oranının çalışan kadınlara göre iki kat daha yüksek olduğu gerçeği dikkate alınmadığı sürece nüfusun erimesinin önüne geçmek mümkün olmayacaktır.

Kadınlar için çalışma şartları, çocuk sahibi olma konusundaki tereddütlerini ortadan kaldıracak şekilde, aile odaklı olarak düzenlenmelidir.

 

GAZZE PLANI VE BÖLGESEL TEHDİT

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından hazırlanan sözde “Gazze Planı”, bölgede barış ve istikrar sağlama iddiasıyla ortaya konmuş olsa da siyonist işgali kurumsallaştırma ve Filistin direnişini tasfiye etme amacı taşımaktadır. Plan kapsamında kurulması öngörülen “istikrar gücü”nün siyonist rejimle koordineli hareket edeceğine dair ifade, planın işgalci yapıyla ortak hazırlandığını açıkça ortaya koymaktadır.

 

Siyonist rejimin, yürürlükte olan ateşkese rağmen Gazze’ye ve Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürmesi hem bu sözde ateşkesin hem de Gazze Planı’nın, gerçek bir barış amacı taşımadığını; direnişi zayıflatmak ve susturmak üzere kurgulandığının ispatıdır.


Ne yazık ki bazı bölge ülkeleri, bu plana karşı gereken tepkiyi göstermemekte; hatta bu tehlikeli sürecin bir parçası hâline gelmektedir. Bu, bölge halklarının geleceğini de tehlikeye atan bir tutumdur. Siyonist projeye karşı sessiz kalanlar, bu tehdidin kendi kapılarına kadar gelmesine zemin hazırlamaktadır. Bu noktada, yalnızca hükümetler değil; Müslüman kamuoyu da sorumluluk altındadır.

 

Gazze meselesi gündemden düşmemeli; siyonizm lehine işleyen her plana karşı güçlü bir siyasi ve toplumsal tepki ortaya konmalıdır. Bölgeye insanî yardımın kesintisiz ulaştırılması sağlanmalı, direnişi hedef alan planlara karşı halklar, yöneticileri üzerinde etkili bir baskı kurmalıdır.

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.