BİNLERCE MAHKÛM VE MAHKÛM AİLELERİ ADALET BEKLİYOR!
COVID-19
sürecinde çıkarılan geçici infaz düzenlemeleri, yalnızca 31.07.2023 tarihi
itibarıyla haklarında
verilmiş hükümleri kesinleşmiş kişiler
için uygulanmış; aynı suçu işlediği iddiasıyla yargılama süreci devam eden binlerce
kişi kapsam dışında bırakılarak açık bir eşitsizlik oluşturulmuştur. HÜDA PAR
olarak bu haksızlığı daha önce defalarca dile getirdik. Hükümet yetkilileri de zaman
zaman bir eşitsizlik olduğunu kabul ederek bunu düzeltecek bir düzenleme
yapılacağı yönünde açıklamalarda bulunmuştur. Ancak bugüne kadar herhangi bir
düzenleme yapılmamış, verilen sözler karşılıksız kalmıştır.
Oysa
Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesi, aynı suçu
işleyen ve aynı cezayı alan kişiler arasında dosyanın kesinleşme tarihine göre
ayrım yapılmasını kabul etmez. Bu doğrultuda, 06.02.2025 tarihinde 5275 sayılı
Kanun’un geçici 10. maddesinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifimizi TBMM’ye
sunmuştuk; teklifimiz hâlâ görüşülmeyi beklemektedir. 11. Yargı Paketi’nin Meclis’e
sunulmak üzere olduğu bu süreç, infaz adaletinin sağlanması açısından önemli
bir fırsattır.
Bu
haksızlığın giderilmesi için 31.07.2023 tarihinden önce suç işlemiş tüm
kişiler, verilen cezanın kesinleşme tarihine bakılmaksızın infaz
kolaylıklarından eşit şekilde yararlanmalıdır. Ayrıca infaz rejimindeki 1/2,
2/3, 3/4 gibi oranlarla oluşan parçalı yapı yerine tüm suçlar için tek ve
eşitlikçi bir infaz sistemi oluşturulmalıdır.
COVID
Yasası’nın oluşturduğu bu açık haksızlık derhal giderilmeli, tüm
vatandaşlarımız infaz düzenlemelerinden eşit biçimde yararlanmalıdır.
ÇETE ŞİDDETİ YÜKSELİYOR; TOPLUMSAL GÜVENLİK RİSK ALTINDA
Ülkemizde
iç tehditler kaygı verici bir şekilde artış göstermektedir. Yeni nesil çeteler yaygınlaşmış; bazı
bölgelerde haraç toplama ve silahlı saldırılar neredeyse sıradan bir rutin
hâline gelmiştir.
Özellikle
yoksul semtlerdeki gençler kolay hedef hâline gelmekte, kırılganlıkları
nedeniyle suç örgütlerinin karanlık faaliyetlerine sürüklenmektedir. Ortaya
çıkan bu tablo, yakın dönemin en kritik güvenlik sorunlarından biri olmaya
adaydır.
Çeteler
aracılığıyla her türlü kirli faaliyet yürütülmekte veya organize edilmektedir.
İnsanlarımızın can, mal ve nesil emniyeti ağır tehdit altındadır. Uyuşturucu,
fuhuş, kumar ve benzeri zararlı faaliyetler hızla artmaktadır.
Mevcut
hukuki yaptırımlar yetersizdir ve caydırıcı etkisi bulunmamaktadır. Sorunun
kökten çözülmesi için kapsamlı bir yaklaşım gerekmektedir. Bugünden harekete
geçilmezse yarın insanlar güven içinde sokağa çıkamayacak, iş yerlerini
koruyamayacak ve toplumsal hayat ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kalacaktır.
Bu tablo, sosyal ve ekonomik politikaların gençleri korumakta başarısız
olduğunu da ortaya koymaktadır. Yeni bir politika çerçevesine, etkili sosyal
destek mekanizmalarına ve güçlü bir toplumsal önleme stratejisine ihtiyaç
vardır. Sorun acildir ve çözüm ertelenemez.
GIDA GÜVENLİĞİ KRİZİ DERİNLEŞİYOR
Son
dönemde artan maliyetler, plansız tarım politikaları ve yetersiz denetim,
Türkiye’de gıda sektöründe ciddi güvensizliğe yol açmıştır. Gıda zehirlenmeleri
ve temel gıda maddelerindeki kalite sorunları, halk sağlığını ve hayat
güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir.
Ekonomik
kriz ve yüksek girdi maliyetleri, üreticiyi üretimden uzaklaştırmakta; enerji,
işçilik ve destek yetersizlikleri tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini
tehlikeye sokmaktadır. Tarladaki belirsizlik doğrudan raflara yansımakta, ürün
kalitesi düşmekte ve sofralara güvensiz gıdalar ulaşmaktadır. Denetim
mekanizmalarının etkin çalışmaması, kayıt dışılığın artması ve risk bazlı
kontrol eksikliği ise sektördeki çürümenin boyutlarını büyütmektedir.
Tedbirler
ancak olaylardan sonra gündeme gelmektedir. Ölümler yaşandıktan sonra çözüm
aramak bir alışkanlık hâline gelmemelidir.
Temel
gıdalara erişim giderek güçleşmekte; çocuklar yetersiz beslenmekte ve
milyonlarca aile besin değeri düşük ürünleri tüketmeye mahkûm edilmektedir.
Gıda
güvenliği ulusal güvenlik meselesidir. Bu nedenle yerli üretimi güçlendiren,
denetimi etkinleştiren, soğuk zinciri koruyan ve halkın sofrasını güvence
altına alan adil bir ekonomik düzen kurulmalıdır.
ASGARİ ÜCRET HAYAT ŞARTLARINA GÖRE DÜZENLENMELİDİR
Türkiye’de
çalışan işçilerin yarısına yakını asgari ücretlidir. Gelişmiş ülkelerde bu oran
%2 ile %10 arasında değişirken Türkiye’deki bu yüksek oran, asgari ücreti
fiilen “ortalama ücret” haline getirmiştir.
Yüksek
asgari ücretli oranı ve çoğu zaman açlık sınırının altına sarkan asgari ücret
miktarı, kronikleşmiş bir tartışma konusu olarak “Tespit Komisyonunun”
toplanacağı her yılın son ayında ana gündem konusu oluyor.
Asgari ücretin belirlenmesinde bir diğer tartışma konusu da
gerçekleşen enflasyonun mu yoksa hedef enflasyonun mu esas alınacağıdır. Enflasyon
artışlarının asgari ücret artışlarına bağlanması ve enflasyonla mücadelenin
temel şartının asgari ücretlilerin boğazına yapışmaya indirgenmesi de ayrı bir
garabet haline gelmiştir. Ücretleri yalnızca teknik verilere indirgemek,
insanca hayatın asgari şartlarını göz ardı etmek anlamına gelir.
Her
çalışan gibi asgari ücretli de neticede bir insandır. Barınacağı bir meskene
ihtiyacı olduğu gibi, bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi vardır. Türkiye’de
ekonomik zorlukların dayattığı zorlu şartlar, ne yazık ki mevcut asgari ücretle
aile geçindirmeyi imkânsızlaştırmaktadır.
Üretimde
en azami işlevi sırtlayan asgari ücretli, geçinmede asgari şartlara bile layık
görülmemektedir.
Açlık
sınırının 28 bin TL’yi, yoksulluk sınırının 92 bin TL’yi aştığı mevcut
şartlarda asgari ücret belirlenirken tüm taraflar teknik veriler ya da
enflasyonla mücadele parametrelerinden önce vicdani sorumlulukla hareket
etmelidirler.
BÜTÇEDEN FAİZE AYRILAN PAY
2026 bütçesinde öngörülen faiz giderleri 2 trilyon 741 milyar 656
milyon lira olarak belirlenmiştir. Her yıl öngörülen bütçe açıklarının alınan
borçlarla finanse edilmesi, yıllar içinde devasa borç sarmalı ve bu borçlara
ödenen uçuk faiz miktarları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bütçede en büyük payı alan Millî Eğitim Bakanlığı’nın 1 trilyon
944 milyar liralık bütçesi ile kıyaslandığında, 3 trilyona liraya yaklaşan faiz
yükünün geldiği vahim nokta daha iyi anlaşılacaktır.
Borçlar için ödenecek faiz tutarı, toplam bütçe gelirlerinin %16,91’ne, vergi
gelirlerinin ise %19,89’una karşılık gelmektedir. Yani devlete ödediğimiz her
kuruş verginin %20’ye yakınını borç faizi olarak maalesef tefeci kurumlara
vermek durumunda kalıyoruz.
Emeklimizden, asgari ücretlimizden, evine doğru dürüst ekmek
götüremeyen, çocuğunu istediği gibi giyindiremeyen, kirasını ödemekte bin bir
zorluk çeken vatandaşımızdan esirgediğimiz miktarın çok daha fazlası ne yazık
ki, modern tefeci kurumların kasalarına akmaktadır.
Oysa giderlerimizi gelirimize göre ayarlayabilseydik, israf düzeni yerine
tasarruf düzenini oturtabilseydik, peşinen borçlanma demek olan bütçe
açıklarını literatürümüzden dahi çıkarabilseydik, millî gelirimizle tefecileri
palazlandırmak yerine emeklimize, çalışanımıza, asgari ücretlimize, fakir
fukaramıza daha yaşanılabilir ekonomik imkânlar sağlamış olurduk. Faiz düzeni
sömürü düzenidir, mutlaka terkedilmelidir.
AİLEYİ GÜÇLENDİRME
Önümüzdeki
on yılın “Aile Yılı” ilan edilmesi önemli bir adım olmakla birlikte, 2025 yılı
boyunca aileyi güçlendirme adına yapılan çalışmaların aile kurumunu daha fazla
iyileştirmediği gerçeğinden ders çıkartılmalıdır.
Boşanma
oranlarının artması, evliliğin azalması, doğurganlık hızının 1,48’e düşmesi
gibi en temel sorunların altında yatan sebep; aileyi güçlendirme adına birtakım
maddi destekler sağlanırken, aile kurumuna zarar veren politikaların hâlâ devam
ediyor oluşudur. Öncelikle bu çelişkinin giderilmesi gerekir.
6284
sayılı kanun, süresiz nafaka uygulaması ve çocuk velayeti gibi konularda iki
tarafı da mağdur etmeyecek bir düzenleme hâlen yapılamamıştır. Cinsel
sapkınlığın propagandası hâlâ serbest bir şekilde yapılmakta, cinsiyet iptali
ameliyatlarının giderleri SGK tarafından karşılanmaktadır.
Medyada,
aile kurumunu hedef alan, gayrimeşru birliktelikleri özendiren ve mahremiyeti
ayaklar altında alan, her türlü ahlaksızlığa davet eden yayınların önüne
geçilmiş değildir. Gündüz kuşağı programları toplumu ekranlardan zehirlemeye
devam etmektedir. Tüm bu aileyi yıkıcı
çalışmalar devrede iken aileyi güçlendirmek mümkün değildir.
Ev
hanımlarını evden uzaklaştıran, çocuklarından koparan ve onları çalışmak
zorunda bırakan politikalara bir son verilmelidir. Ev içi emeği yok sayan,
anneliği değersizleştiren anlayışın yerini; ev hanımlarının elini ekonomik
olarak güçlendiren, çocuk bakımını yeterince destekleyen politikalar almalıdır.
Ev hanımlarının çocuk sahibi olma
oranının çalışan kadınlara göre iki kat daha yüksek olduğu gerçeği dikkate
alınmadığı sürece nüfusun erimesinin önüne geçmek mümkün olmayacaktır.
Kadınlar
için çalışma şartları, çocuk sahibi olma konusundaki tereddütlerini ortadan
kaldıracak şekilde, aile odaklı olarak düzenlenmelidir.
GAZZE PLANI VE BÖLGESEL TEHDİT
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen ve ABD
Başkanı Donald Trump tarafından hazırlanan sözde “Gazze Planı”, bölgede barış
ve istikrar sağlama iddiasıyla ortaya konmuş olsa da siyonist işgali
kurumsallaştırma ve Filistin direnişini tasfiye etme amacı taşımaktadır. Plan
kapsamında kurulması öngörülen “istikrar gücü”nün siyonist rejimle koordineli
hareket edeceğine dair ifade, planın işgalci yapıyla ortak hazırlandığını
açıkça ortaya koymaktadır.
Siyonist rejimin, yürürlükte olan ateşkese rağmen Gazze’ye ve
Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürmesi hem bu sözde ateşkesin hem de Gazze
Planı’nın, gerçek bir barış amacı taşımadığını; direnişi zayıflatmak ve
susturmak üzere kurgulandığının ispatıdır.
Ne yazık ki bazı bölge ülkeleri, bu plana karşı gereken tepkiyi göstermemekte;
hatta bu tehlikeli sürecin bir parçası hâline gelmektedir. Bu, bölge
halklarının geleceğini de tehlikeye atan bir tutumdur. Siyonist projeye karşı
sessiz kalanlar, bu tehdidin kendi kapılarına kadar gelmesine zemin
hazırlamaktadır. Bu noktada, yalnızca hükümetler değil; Müslüman kamuoyu da
sorumluluk altındadır.
Gazze meselesi gündemden düşmemeli; siyonizm lehine işleyen her
plana karşı güçlü bir siyasi ve toplumsal tepki ortaya konmalıdır. Bölgeye
insanî yardımın kesintisiz ulaştırılması sağlanmalı, direnişi hedef alan planlara
karşı halklar, yöneticileri üzerinde etkili bir baskı kurmalıdır.
