Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-19 Mayıs 2025

DENETİM MEKANİZMALARI ADİL VE ŞEFFAF OLMALIDIR

Bazı belediyelere yönelik gerçekleştirilen operasyonlarda rüşvet, yolsuzluk ve iltimas suçlamalarıyla çok sayıda dava açılmış; gözaltı ve tutuklamalar gerçekleştirilmiştir. Ancak kamuoyu nezdinde,  bu tip operasyonların siyasi nedenlerle ve sadece muhalefete yönelik yapıldığına dair bir algı oluşmuştur.

Adalet mekanizmasının hızlı, şeffaf ve kamuoyu vicdanını rahatlatacak bir şekilde işlemesi; kişi, kurum ve parti ayırımı gözetmeksizin her suç ve suçlu karşısında eşit mesafede durması hem mevcut soruşturmaların hem de bundan sonraki yolsuzluk operasyonlarının güvenilirliği açısından elzemdir.

Sayın Cumhurbaşkanının, İstanbul Büyükşehir Belediyesine yönelik devam eden soruşturmayı kastederek kullandığı “Bu yolsuzluk İstanbul'la sınırlı kalmamış, ülkedeki pek çok belediyeyi, kurumu içine alan, çok farklı yollara uzanan hatta uluslararası ayağı olan bir ahtapota dönüşmüştür.” ifadeleri ürkütücü ve düşündürücüdür. Yolsuzluk ve rüşvetin boyutları eğer bu seviyelere gelmişse ülke güvenliği konusunda endişelenmeyi gerektirecek bir durum söz konusudur.

Siyasetin rant aracı haline getirildiği bir coğrafyada, küresel güç ve çıkar odaklarının cirit atması mukadderdir. İlke, ahlak ve adaletin merkeze alınmadığı, halkın değil ideolojik çıkar gruplarının isteklerinin karşılandığı siyaset kurumları, küresel sistemin oyuncularından yardım da isterler onlar için geniş hareket alanları oluşturmak adına çaba da harcarlar.

Mevcut tablo, denetim mekanizmalarının neredeyse tamamen işlevsiz hâle geldiğini ortaya koymaktadır. İstikrarlı ve bağımsız bir denetimin olmadığı, yargının adil davranıp davranmadığının sorgulandığı bir ortamda, oluşan çürümenin yüzeysel ve geçici tedbirlerle ortadan kaldırılamayacağı bilinmelidir.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, maalesef büyük çaplı yolsuzluk olayları ile doludur. Bu da adil, istikrarlı ve kalıcı bir denetim mekanizmasının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Mevcut tablo, yalnızca kurumların denetlenmesi gereğini değil, aynı zamanda denetim süreçlerinin de gözden geçirilmesi gerektiğine işaret eden derin bir çürümeyi ortaya koymaktadır. Bu nedenle, atılacak kararlı ve kapsamlı adımlarla adalet ve denetim mekanizmaları, şeffaf, hesap verebilir ve siyasi baskılardan uzak bir hale getirilmelidir.

 

SÖZLEŞMELİ MEMUR ATAMALARINDA EŞ DURUMU

Toplumun temel taşı olan ailenin korunması, sağlıklı bir neslin yetişmesi açısından hayati öneme sahiptir. Devlet politikalarının aile bütünlüğünü öncelemesi, yalnızca bireylerin değil, toplumun huzuru ve istikrarı açısından da elzemdir. Ancak sözleşmeli memur atamalarında eşlerin farklı şehirlere atanması, aile yapısının muhafazasını zorlaştırmaktadır. Bir arada yaşamaktan mahrum kalan eşler, hayatın yükünü birlikte paylaşma ve zorlukları birlikte aşma fırsatını kaybettikleri için genellikle çocuk sahibi olmayı da ertelemektedirler.

Aile kurumu, ancak aynı evde birlikte yaşandığında, paylaşımlar arttığında anlam kazanan bir yapıdır. 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi, bu sorunlara çözüm üretmek için önemli bir fırsattır. Bu kapsamda, sözleşmeli memur eşlerinin atama ve nakil süreçleri ile ilgili yasal ve idari iyileştirmeler yapılmalı, bu konudaki mağduriyetler giderilmelidir. Ailenin korunması ve neslin sağlıklı bir şekilde devamı, devletin öncelikli hedeflerinden biri olmalıdır.

 

ECZACILARIN SORUNLARI

 

Sağlık sisteminin önemli unsurlarından biri olan eczacılarımız, meslekî gelişimlerini sürdürmek için yurtdışındaki eğitim programlarına, konferanslara ve seminerlere katılmak istemekte, ancak Avrupa ülkelerinin vize engelleri nedeniyle bu fırsatları değerlendirememektedirler. Eczacılara yeşil pasaport hakkı tanınması, bu sorunu çözecektir.

 

Öte yandan döviz kuru dalgalanmaları, ilaç yoklukları, muayene ücretlerinin eczacılar üzerinden tahsil edilmesi ve Kamu Kurumu İskontolarının tahsilatındaki aksamalar, eczacıların işlerini zorlaştırmaktadır. Özellikle ilaç fiyatlandırmasında kullanılan Euro kurunun yılda bir kez güncellenmesi, firmaların maliyetlerini karşılamasını zorlaştırarak ilaç yokluğuna yol açmakta; bu durum, dar gelirli vatandaşları ve kronik hastaları ciddi şekilde etkilemektedir.

 

21 Mart 2025’te eczacı kârlılığını destekleyen düzenleme olumlu bir adım olsa da sorunların çözümü için yeterli değildir. İlaç sektöründeki sorunların giderilmesi için daha kapsamlı adımlar atılmalı ve şu hususlar dikkate alınmalıdır:

 

İlaç fiyatlandırmasında döviz kuru, yılda bir kez yerine ihtiyaca göre güncellenmelidir.

Eczacı kâr marjları enflasyona göre düzenli olarak ayarlanmalı; eczacı kârlılığı artırılırken dolaylı fiyat artışlarına fırsat verilmemelidir.

Muayene ücreti ve Kamu Kurumu İskontolarının tahsilatındaki sorunlar çözülmelidir.

Vatandaşların ilaca erişimi öncelik olmalı; hayati önem taşıyan ilaçların fiyat artışları kontrol altına alınmalı ve SGK kapsamı daha fazla ilacı kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

Yerli ilaç sanayisi desteklenerek dışa bağımlılık azaltılmalıdır.

Şeffaf bir dağıtım sistemi ve sıkı denetimlerle stokçuluk önlenmelidir.

 

TRUMP’IN KÖRFEZ TURU

Gazze’de sivillere yönelik sistematik imha saldırıları devam ederken; bu sürecin ana finansörü ve lojistik destekçisi olan ABD, İslam ülkelerinin başkentlerinde devlet törenleriyle ağırlandı. Gazze’de çocuklar fosfor bombalarıyla yanarken harekete geçmeyen savaş uçakları, Trump için gökyüzünde şov yaparak, bölge için en büyük tehlike olan siyonist rejime karşı kullanılmayan silahlar için milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzalandı.

Donald Trump’ın Körfez turunda gördüğü ilgi ne yazık ki İslam dünyası yönetimlerinin içine düştüğü siyasi ve ahlaki iflası gözler önüne sermiştir. Bu nedenle Trump, bir İslam ülkesi olan Katar’da ABD’nin Gazze’ye sahip olmak istediğine dair açıklama yapmaktan çekinmemiş ayrıca bu ülkenin ABD’nin askeri üssüne 10 milyar dolar yatırım yapacağını da ilan etmiştir.

Bu tablo, İslam dünyası için utanç vericidir. Milyarlarca dolarlık silah anlaşmalarıyla ABD’ye aktarılan servet, siyonistlere hibeler yoluyla geri dönmekte, bu da Müslümanların kendi paralarıyla kendi çocuklarının öldürülmesini finanse etmesi anlamına gelmektedir.

İslam dünyası, bu aşağılayıcı döngüye son vermeli, kendi savunma ve dış politika kapasitesini emperyal güçlerden bağımsız hale getirmelidir. Aksi takdirde, Gazze’deki soykırım, İslam dünyasının tamamı için bir zillet sembolü olmaya devam edecektir.

 

GAZZE SOYKIRIMI

Siyonist işgal rejiminin Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları, uluslararası savaş hukukunun ihlal edildiği bir soykırım sürecine dönüşmüştür. Hastaneler, BM denetimli çadır kampları ve yardım noktaları her gün bombalanmakta; sivil altyapı kasıtlı olarak hedef alınmaktadır. Siyonist soykırımcılar, bölgeye insanî yardım girişini tamamen engellemek ve açlığı bir silah olarak kullanmak suretiyle Gazze’yi tamamen boşaltmak istemektedir.

İslam ülkelerinin bu tablo karşısındaki tavrı, tarihi bir vebaldir. Müslüman kamuoyu artık diplomatik temennilerle oyalanmamalıdır. Ateşkesi hiçe sayan, hiçbir uluslararası anlaşmayı tanımayan siyonist işgal rejimine karşı hâlâ “diplomasi” çağrısı yapmak, insanlık vicdanını alenen aşağılamaktır.

Gelinen noktada, Filistin direniş gruplarının meşru mücadelesi her anlamda desteklenmelidir. İslam ülkeleri, siyonist saldırganlığa karşı net bir duruş almalı; sadece yardım çağrılarında değil, somut caydırıcı adımlarda birleşmelidir.

İslam İşbirliği Teşkilatı acil gündemle toplanmalı ve Gazze’ye insani koridor açılması için uluslararası baskı mekanizmaları işletilmelidir. Siyonist rejime askeri teknoloji ve yazılım sağlayan şirketlerle tüm ticari ilişkiler derhal askıya alınmalıdır. İslam ülkeleri, ABD ve Batılı devletlere sağladıkları üs ve hava sahası desteğini gözden geçirmeli, bu desteğin siyonist rejim saldırılarına katkısı sonlandırılmalıdır. Müslüman halklar ise hükümetleri üzerinde baskı kurmalı; sivil toplum seferberliği küresel boyuta taşınmalıdır. 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.