DENETİM MEKANİZMALARI ADİL VE ŞEFFAF
OLMALIDIR
Bazı belediyelere yönelik gerçekleştirilen operasyonlarda rüşvet,
yolsuzluk ve iltimas suçlamalarıyla çok sayıda dava açılmış; gözaltı ve
tutuklamalar gerçekleştirilmiştir. Ancak kamuoyu nezdinde, bu tip operasyonların siyasi nedenlerle ve
sadece muhalefete yönelik yapıldığına dair bir algı oluşmuştur.
Adalet mekanizmasının hızlı, şeffaf ve kamuoyu vicdanını
rahatlatacak bir şekilde işlemesi; kişi, kurum ve parti ayırımı gözetmeksizin
her suç ve suçlu karşısında eşit mesafede durması hem mevcut soruşturmaların
hem de bundan sonraki yolsuzluk operasyonlarının güvenilirliği açısından
elzemdir.
Sayın Cumhurbaşkanının, İstanbul Büyükşehir Belediyesine yönelik
devam eden soruşturmayı kastederek kullandığı “Bu yolsuzluk İstanbul'la sınırlı
kalmamış, ülkedeki pek çok belediyeyi, kurumu içine alan, çok farklı yollara
uzanan hatta uluslararası ayağı olan bir ahtapota dönüşmüştür.” ifadeleri
ürkütücü ve düşündürücüdür. Yolsuzluk ve rüşvetin boyutları eğer bu seviyelere
gelmişse ülke güvenliği konusunda endişelenmeyi gerektirecek bir durum söz
konusudur.
Siyasetin rant aracı haline getirildiği bir coğrafyada, küresel
güç ve çıkar odaklarının cirit atması mukadderdir. İlke, ahlak ve adaletin
merkeze alınmadığı, halkın değil ideolojik çıkar gruplarının isteklerinin karşılandığı
siyaset kurumları, küresel sistemin oyuncularından yardım da isterler onlar
için geniş hareket alanları oluşturmak adına çaba da harcarlar.
Mevcut tablo, denetim mekanizmalarının neredeyse tamamen işlevsiz
hâle geldiğini ortaya koymaktadır. İstikrarlı ve bağımsız bir denetimin
olmadığı, yargının adil davranıp davranmadığının sorgulandığı bir ortamda,
oluşan çürümenin yüzeysel ve geçici tedbirlerle ortadan kaldırılamayacağı
bilinmelidir.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, maalesef büyük çaplı yolsuzluk
olayları ile doludur. Bu da adil, istikrarlı ve kalıcı bir denetim
mekanizmasının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Mevcut tablo, yalnızca
kurumların denetlenmesi gereğini değil, aynı zamanda denetim süreçlerinin de
gözden geçirilmesi gerektiğine işaret eden derin bir çürümeyi ortaya
koymaktadır. Bu nedenle, atılacak kararlı ve kapsamlı adımlarla adalet ve
denetim mekanizmaları, şeffaf, hesap verebilir ve siyasi baskılardan uzak bir
hale getirilmelidir.
SÖZLEŞMELİ MEMUR ATAMALARINDA EŞ
DURUMU
Toplumun temel taşı olan ailenin korunması, sağlıklı bir neslin
yetişmesi açısından hayati öneme sahiptir. Devlet politikalarının aile
bütünlüğünü öncelemesi, yalnızca bireylerin değil, toplumun huzuru ve istikrarı
açısından da elzemdir. Ancak sözleşmeli memur atamalarında eşlerin farklı
şehirlere atanması, aile yapısının muhafazasını zorlaştırmaktadır. Bir arada
yaşamaktan mahrum kalan eşler, hayatın yükünü birlikte paylaşma ve zorlukları
birlikte aşma fırsatını kaybettikleri için genellikle çocuk sahibi olmayı da
ertelemektedirler.
Aile kurumu, ancak aynı evde birlikte yaşandığında, paylaşımlar
arttığında anlam kazanan bir yapıdır. 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi,
bu sorunlara çözüm üretmek için önemli bir fırsattır. Bu kapsamda, sözleşmeli
memur eşlerinin atama ve nakil süreçleri ile ilgili yasal ve idari
iyileştirmeler yapılmalı, bu konudaki mağduriyetler giderilmelidir. Ailenin
korunması ve neslin sağlıklı bir şekilde devamı, devletin öncelikli
hedeflerinden biri olmalıdır.
ECZACILARIN SORUNLARI
Sağlık sisteminin önemli unsurlarından
biri olan eczacılarımız, meslekî gelişimlerini sürdürmek için yurtdışındaki
eğitim programlarına, konferanslara ve seminerlere katılmak istemekte, ancak
Avrupa ülkelerinin vize engelleri nedeniyle bu fırsatları değerlendirememektedirler.
Eczacılara yeşil pasaport hakkı tanınması, bu sorunu çözecektir.
Öte yandan döviz kuru
dalgalanmaları, ilaç yoklukları, muayene ücretlerinin eczacılar üzerinden
tahsil edilmesi ve Kamu Kurumu İskontolarının tahsilatındaki aksamalar, eczacıların
işlerini zorlaştırmaktadır. Özellikle
ilaç fiyatlandırmasında kullanılan Euro kurunun yılda bir kez güncellenmesi,
firmaların maliyetlerini karşılamasını zorlaştırarak ilaç yokluğuna yol
açmakta; bu durum, dar gelirli vatandaşları ve kronik hastaları ciddi şekilde
etkilemektedir.
21 Mart 2025’te eczacı kârlılığını
destekleyen düzenleme olumlu bir adım olsa da sorunların çözümü için yeterli
değildir. İlaç sektöründeki sorunların giderilmesi için daha kapsamlı adımlar
atılmalı ve şu hususlar dikkate alınmalıdır:
İlaç fiyatlandırmasında döviz kuru,
yılda bir kez yerine ihtiyaca göre güncellenmelidir.
Eczacı kâr marjları enflasyona göre
düzenli olarak ayarlanmalı; eczacı kârlılığı artırılırken dolaylı fiyat
artışlarına fırsat verilmemelidir.
Muayene ücreti ve Kamu Kurumu İskontolarının tahsilatındaki sorunlar çözülmelidir.
Vatandaşların ilaca erişimi öncelik
olmalı; hayati önem taşıyan ilaçların
fiyat artışları kontrol altına alınmalı ve SGK kapsamı daha fazla ilacı
kapsayacak şekilde genişletilmelidir.
Yerli ilaç sanayisi desteklenerek dışa
bağımlılık azaltılmalıdır.
Şeffaf bir dağıtım sistemi ve sıkı
denetimlerle stokçuluk önlenmelidir.
TRUMP’IN KÖRFEZ TURU
Gazze’de sivillere yönelik sistematik imha saldırıları devam
ederken; bu sürecin ana finansörü ve lojistik destekçisi olan ABD, İslam
ülkelerinin başkentlerinde devlet törenleriyle ağırlandı. Gazze’de çocuklar
fosfor bombalarıyla yanarken harekete geçmeyen savaş uçakları, Trump için
gökyüzünde şov yaparak, bölge için en büyük tehlike olan siyonist rejime karşı
kullanılmayan silahlar için milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzalandı.
Donald Trump’ın Körfez turunda gördüğü ilgi ne yazık ki İslam
dünyası yönetimlerinin içine düştüğü siyasi ve ahlaki iflası gözler önüne
sermiştir. Bu nedenle Trump, bir İslam ülkesi olan Katar’da ABD’nin Gazze’ye
sahip olmak istediğine dair açıklama yapmaktan çekinmemiş ayrıca bu ülkenin
ABD’nin askeri üssüne 10 milyar dolar yatırım yapacağını da ilan etmiştir.
Bu tablo, İslam dünyası için utanç vericidir. Milyarlarca dolarlık
silah anlaşmalarıyla ABD’ye aktarılan servet, siyonistlere hibeler yoluyla geri
dönmekte, bu da Müslümanların kendi paralarıyla kendi çocuklarının
öldürülmesini finanse etmesi anlamına gelmektedir.
İslam dünyası, bu aşağılayıcı döngüye son vermeli, kendi savunma
ve dış politika kapasitesini emperyal güçlerden bağımsız hale getirmelidir.
Aksi takdirde, Gazze’deki
soykırım, İslam dünyasının tamamı için bir zillet sembolü olmaya devam
edecektir.
GAZZE SOYKIRIMI
Siyonist işgal rejiminin Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları,
uluslararası savaş hukukunun ihlal edildiği bir soykırım sürecine dönüşmüştür.
Hastaneler, BM denetimli çadır kampları ve yardım noktaları her gün
bombalanmakta; sivil altyapı kasıtlı olarak hedef alınmaktadır. Siyonist
soykırımcılar, bölgeye insanî yardım girişini tamamen engellemek ve açlığı bir
silah olarak kullanmak suretiyle Gazze’yi tamamen boşaltmak istemektedir.
İslam ülkelerinin bu tablo karşısındaki tavrı, tarihi bir
vebaldir. Müslüman kamuoyu artık diplomatik temennilerle oyalanmamalıdır.
Ateşkesi hiçe sayan, hiçbir uluslararası anlaşmayı tanımayan siyonist işgal
rejimine karşı hâlâ “diplomasi” çağrısı yapmak, insanlık vicdanını alenen
aşağılamaktır.
Gelinen noktada, Filistin direniş gruplarının meşru mücadelesi her
anlamda desteklenmelidir. İslam ülkeleri, siyonist saldırganlığa karşı net bir
duruş almalı; sadece yardım çağrılarında değil, somut caydırıcı adımlarda
birleşmelidir.
İslam İşbirliği Teşkilatı acil gündemle toplanmalı ve Gazze’ye
insani koridor açılması için uluslararası baskı mekanizmaları işletilmelidir.
Siyonist rejime askeri teknoloji ve yazılım sağlayan şirketlerle tüm ticari
ilişkiler derhal askıya alınmalıdır. İslam ülkeleri, ABD ve Batılı devletlere
sağladıkları üs ve hava sahası desteğini gözden geçirmeli, bu desteğin siyonist
rejim saldırılarına katkısı sonlandırılmalıdır. Müslüman halklar ise
hükümetleri üzerinde baskı kurmalı; sivil toplum seferberliği küresel boyuta
taşınmalıdır.
